back to top
Ana Sayfa Haberler Bilim ve Teknoloji İnsanları Kötülüğe İten Kör İtaat Değil, İyi Bir Amaç İnancı

İnsanları Kötülüğe İten Kör İtaat Değil, İyi Bir Amaç İnancı

Tokyo metrosundaki sarin saldırısından otoriter cemaatlere kadar uzanan örnekler, “iyi insanların nasıl kötülük yaptığı” sorusunun basit bir itaat mekanizmasıyla açıklanamayacağını gösteriyor; modern sosyal psikoloji, tehlikeli gruplarda asıl kırılmanın çoğu zaman kişinin iradesini kaybetmesi değil, kötülüğü “iyi ve gerekli” bir amaç adına yaptığına inanmasıyla başladığına işaret ediyor.

Bir Doktorun Trajik Dönüşümü

20 Mart 1995’te Tokyo metrosuna düzenlenen sarin saldırısında görev alan Ikuo Hayashi, daha önce insan hayatı kurtarmaya yemin etmiş bir kardiyologdu. Ancak Hayashi, Aum Shinrikyo tarikatının lideri Shoko Asahara’nın etkisi altına girdikten sonra, sabah işe giden yolcularla dolu bir vagona ölümcül sarin gazı bırakma eyleminin parçası oldu.

Hayashi, kendisine verilen gaz paketlerinden yalnızca birini deldi; çevresindeki insanları görünce saldırıyı tamamen durdurmayı düşündüğü ve tereddüt ettiği daha sonra ortaya çıktı. Buna rağmen saldığı gaz ölümlere yol açtı. Sonrasında polise teslim olan Hayashi, suçunu kabul etti ve Asahara aleyhine ifade verdi. Mahkeme, derin pişmanlığını da dikkate alarak ölüm cezası yerine müebbet hapis cezası verdi.

Bu hikâye, kötülüğün her zaman kötücül kişiliklerden çıkmadığını; sıradan, hatta topluma yararlı görünen insanların da belirli koşullar altında ağır suçların parçası haline gelebileceğini gösteren çarpıcı örneklerden biri.

Milgram Ve Zimbardo Efsanesinin Çöküşü

ntv.de’nin aktardığı değerlendirmede, uzun yıllar boyunca bu soruya verilen en yaygın yanıtın “otoriteye körü körüne itaat” olduğu belirtiliyor. Stanley Milgram’ın 1960’lı yıllardaki elektrik şoku deneyleri ile Philip Zimbardo’nun Stanford Hapishane Deneyi, insanların otorite karşısında ahlaki yargılarını kolayca askıya alabileceğinin kanıtı olarak uzun süre kullanıldı.

Ancak sonraki araştırmalar bu deneylerin yorumlarını ciddi biçimde tartışmaya açtı. Zimbardo deneyine ilişkin arşiv belgeleri, deneklere nasıl davranmaları gerektiğine yönelik yönlendirmeler bulunduğunu ve bazı katılımcıların davranışlarını bilinçli biçimde oynadığını ortaya koydu. Milgram deneyinin arşivlerinin yeniden incelenmesi de katılımcıların yalnızca “emir aldıkları için” hareket ettiği şeklindeki basit anlatının yetersiz olduğunu gösterdi.

Dolayısıyla mesele yalnızca “Emre uydu mu?” sorusundan ibaret değil. Daha önemli soru, kişinin verilen emri hangi anlam çerçevesinde değerlendirdiği.

Kör İtaat Değil, “Angaje Takipçilik”

Modern sosyal psikolojide öne çıkan “engaged followership” yaklaşımı tam da bu noktaya odaklanıyor. Buna göre insanlar tehlikeli bir otoriteyi yalnızca iradelerini kaybettikleri için takip etmiyor; çoğu zaman otoritenin temsil ettiği amaçla kendilerini özdeşleştiriyor.

Bu durumda kişi, ahlaki değerlerini terk ettiğini düşünmüyor. Tam tersine, yaptığı şeyin daha yüksek ve kutsal bir amaca hizmet ettiğine inanıyor. Böylece normal koşullarda kabul edilemeyecek bir davranış, kişinin zihninde ahlaki bir görev haline getirilebiliyor.

Bu mekanizma cemaatler, tarikatlar, radikal siyasi hareketler ve başka kapalı gruplar açısından özellikle önemli. Çünkü birey “Ben yanlış yapıyorum” düşüncesiyle değil, “Doğru olanı yapmak zorundayım” inancıyla hareket ettiğinde, dışarıdan görülen kötülük içeriden erdem olarak algılanabiliyor.

Dil, Kötülüğün Ahlaki Kılıfı Olabiliyor

Bu dönüşümde kullanılan dil kritik bir rol oynuyor. Bir kişinin grupla bağını kesmesi “dışlama” değil, “onu doğru yola döndürmek için bir sevgi eylemi”; cezalandırma “zulüm” değil, “arınma”; ağır ahlaki baskı ise “kutsallaşma” olarak yeniden tanımlanabiliyor.

Böylece davranışın kendisi değişmeden, davranışa verilen anlam değişiyor. Şiddet, baskı veya dışlama gibi eylemler, grubun ortak sözlüğü içinde meşrulaştırıldığında bireyin vicdanıyla eylemi arasındaki gerilim de azalıyor.

Bu nedenle tehlikeli yapılanmaların gücü yalnızca liderin otoritesinden kaynaklanmıyor. Asıl güç, grubun kendi davranışlarını tanımlamak için kurduğu ahlaki dilde yatıyor.

Ben İle Grup Arasındaki Sınır Silindiğinde

Bir diğer kritik mekanizma ise “kimlik füzyonu” olarak tanımlanıyor. Antropolog Harvey Whitehouse’un çalışmalarıyla da ilişkilendirilen bu kavram, bireyin kendisiyle ait olduğu grup arasındaki sınırın aşırı biçimde erimesini ifade ediyor.

Grup bir dönem kişiye aidiyet, güvenlik veya anlam sağlamışsa, gruba yöneltilen saldırı zamanla kişiye yöneltilmiş saldırı gibi algılanabiliyor. Böyle bir durumda kişi, grubu korumayı kendi varlığını korumakla eşdeğer görebiliyor. Şiddet de bu noktada “seçenek” olmaktan çıkıp “zorunluluk” gibi algılanabiliyor.

Bu mekanizma yalnızca tarikatlarla sınırlı değil. Siyasi hareketlerden milliyetçi yapılara, futbol taraftarlığından çevrimiçi topluluklara kadar grup kimliğinin aşırı güçlendiği farklı alanlarda daha düşük yoğunluklarda gözlemlenebiliyor.

Kötülük Bir Anda Değil, Küçük Adımlarla Geliyor

ntv.de’nin değerlendirmesinin ortaya koyduğu temel sonuç, “iyi insan-kötü insan” ayrımının bu tür vakaları açıklamakta yetersiz kaldığı yönünde. İnsanları ağır davranışlara götüren süreç çoğu zaman tek bir emirden değil; aidiyet, otorite, anlam arayışı, dilin yeniden kurulması, grup baskısı ve ahlaki meşrulaştırmanın birbirini tamamlayan küçük adımlarından oluşuyor.

Ikuo Hayashi’nin saldırı sırasında tereddüt etmesi de bu açıdan çarpıcı. Yıllarca bir lidere ve gruba bağlanmış olmasına rağmen vicdani sınırları tamamen ortadan kalkmış değildi. Ancak o sınır, eylemi durdurmaya yetmedi.

Asıl tehlike de burada ortaya çıkıyor: İnsanları kötülüğe sürükleyen şey her zaman ahlaksızlık değil; bazen kötülüğü iyilik adına yaptıklarına ikna eden bir sistemdir.

  • TB /  ntv.de aktarılan sosyal psikoloji değerlendirmeleri ve Ikuo Hayashi/Aum Shinrikyo vakasına ilişkin kaynaklar.