Bazı zaferler vardır; sayılarla anlatılamaz, bilanço kalemlerine sığmaz. Çünkü o zafer, yalnızca alınmış bir ücretin, kazanılmış bir hakkın değil; görünmez bir düzenin çatlamasının işaretidir. Ankara’da direnen Doruk maden işçilerinin mücadelesi de böyle bir eşiğe denk düştü. Yeraltında kararan ellerin, yeryüzünde görünür kıldığı şey yalnızca sömürü değildi; aynı zamanda geç kapitalizmin giderek sertleşen, kabalaşan ve nihayetinde zorla kendini dayatan yüzüydü.
Bugünün kapitalizmi artık klasik anlamıyla yalnızca piyasa ilişkileri üzerinden işlemiyor. Rekabetin, sözleşmenin, ücretin “serbest” dolaşımı çoktan aşınmış durumda. Onun yerini, giderek daha çıplak bir el koyma mantığı alıyor. Bu mantık, yalnızca üretim sürecinde artı değerin çekilip alınmasıyla sınırlı değil; doğrudan doğruya emeğin karşılığının gasp edilmesiyle işliyor. İşçinin çalışıp da ücretini alamaması, bir “aksaklık” değil; yeni rejimin kendisidir.
Tam da bu noktada, Şebnem Oğuz’un sosyal medya hesabından işaret ettiği çerçeve, yaşananları anlamak açısından belirleyici bir açıklık sunuyor. Oğuz’un vurguladığı gibi, Türkiye’de sermaye birikimi artık yalnızca ekonomik süreçlerle değil, doğrudan siyasal müdahalelerle yeniden kuruluyor. Olağanüstü Hal döneminde çıkarılan KHK’lerle şirketlere el konulması, bu varlıkların Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu aracılığıyla yeniden dağıtılması ve sadakat ilişkileri üzerinden yeni sermaye bloklarının oluşturulması, ekonominin siyasal iktidar tarafından yeniden mühendisliğe tabi tutulduğunu gösteriyor.
Bu tablo, klasik faşizm analizlerinin ötesine geçen bir durumu işaret ediyor. Çünkü burada zor, yalnızca açık baskı biçiminde değil; ekonomik ilişkilerin içine sızmış, onları yeniden kuran bir araç olarak işliyor. İşçi, yalnızca düşük ücretle değil, çoğu zaman hiç ücret almadan çalışmaya zorlanıyor. Ve bu zor, çoğu zaman yasa dışı bile görünmüyor; aksine, hukukun esnetilmiş sınırları içinde meşrulaştırılıyor.
Bu yüzden bugün yaşadığımız şey, bir “kriz” değil; krizin süreklileştiği bir yönetim biçimi. Hakların ortadan kaldırılmadığı, ama sürekli ertelendiği; geleceğe havale edilen vaatlerle bugünün emeğinin sömürüldüğü bir zaman rejimi. İşçiye deniyor ki: “Bugün çalış, yarın alırsın.” Ama o yarın hiçbir zaman gelmiyor. Zaman, bir tahakküm aracına dönüşüyor.
Doruk işçilerinin direnişi tam da bu noktada anlam kazanıyor. Çünkü onların mücadelesi, yalnızca bir işverene karşı verilmiş bir hak arayışı değil; bu zamansal tahakküm biçimine karşı bir itirazdır. “Bugün”ün gasp edilmesine karşı, bugünü geri alma çabasıdır.
Bu direnişin bir diğer kritik boyutu ise görünürlük meselesidir. Kapitalizm, özellikle geç evresinde, sömürüyü görünmez kılarak işler. Üretim parçalanır, işçiler birbirinden koparılır, emek süreci dağıtılır. Ama Ankara’da kurulan o park, bu parçalanmışlığı geçici de olsa tersine çevirdi. Farklı kesimlerden insanların bir araya gelmesi, dayanışmanın genişlemesi, mücadelenin yalnızca bir işyeri meselesi olmaktan çıkıp toplumsal bir meseleye dönüşmesini sağladı.
Burada önemli olan yalnızca sayının artması değildir. Asıl önemli olan, deneyimin paylaşılmasıdır. Çünkü sınıf bilinci, soyut bir ideolojik pozisyon değil; ortak bir yaşantının içinden doğar. Aç kalmanın, beklemenin, ertelenmenin ortaklaşması… İşte o noktada bireysel mağduriyet, kolektif bir hakikat haline gelir.
Doruk işçilerinin kazandığı şey tam da budur: yalnızca ücretlerini değil, kendi deneyimlerinin meşruiyetini de geri aldılar. “Bu yaşanan normal değildir” diyebilmenin gücünü…
Bu kazanımın anlamı burada bitmiyor. Çünkü her direniş, yalnızca kendi sınırları içinde kalmaz; başka ihtimalleri de çağırır. Küçük görünen bir gedik, daha büyük yarılmaların habercisi olabilir. Tarih, çoğu zaman böyle işler: büyük dönüşümler, görünmez sayılan küçük çatlaklardan sızar.
Geç kapitalizmin ve onunla iç içe geçmiş geç faşizmin en büyük gücü, kaçınılmazlık hissi yaratmasıdır. “Böyle gelmiş, böyle gider” duygusu… İşte Doruk işçilerinin direnişi, tam da bu duyguyu kırdığı için önemlidir. Çünkü gösterdi ki, en sert görünen düzenler bile çatlayabilir. En kapalı sistemler bile içeriden çözülebilir.
Yeraltında çalışanların mücadelesi, yalnızca karanlığa ait değildir. Onlar, aynı zamanda yeryüzüne ışık taşıyanlardır. Ve bazen o ışık, en beklenmedik anda, en dar geçitte belirir.
110 işçi… Sayı küçük görünebilir. Ama açtıkları gedik, sayıyla ölçülemeyecek kadar geniştir. Çünkü o gedik, yalnızca bir maden ocağında değil; bu düzenin kendisinde açılmıştır.
- Yeraltından Yükselen Işık: 110 Madencinin Açtığı Gedik - 29 Nisan 2026
- CHP Mitingleri, Ekranlar Sustukça Meydan Konuşuyor - 27 Nisan 2026
- Mine Kırıkkanat’ın “Özür”ü ve Ulusalcı Dilin Görünmeyen Kör Noktası - 26 Nisan 2026


















