back to top
Ana Sayfa Yorum Adaletin Kaybolduğu Yerde Bir Annenin Sesi ve Yurtsuzlaşan Yurttaş

Adaletin Kaybolduğu Yerde Bir Annenin Sesi ve Yurtsuzlaşan Yurttaş

Bazı haberler vardır; okunur, üzerine birkaç cümle düşünülür ve günün diğer gelişmeleri arasında yavaşça kaybolup gider. Bazıları ise insanın zihninde kalır. Aradan saatler geçer, başka haberler okunur, başka görüntüler izlenir, başka tartışmalar dinlenir ama o haberin içinde saklı tek bir cümle, tek bir sahne, tek bir ses gelip yeniden insanın içine yerleşir. Çünkü bazen insanı sarsan şey olayın büyüklüğü değil, olayın içindeki insanın kırılganlığıdır. Bir annenin sesi, bir çocuğun korkusu ya da bir insanın kendisini değil de sevdiklerini düşünürken yaşadığı çaresizlik, uzun siyasal analizlerden ve kalın hukuk kitaplarından daha güçlü biçimde gerçeğe dokunur.

İBB davasında yargılanan Fatoş Pınar Türker’in mahkeme salonunda yaptığı savunmayı gazetelerde ve çeşitli haber kaynaklarında okurken bende oluşan duygu da buydu. Burada açıkça belirtmek gerekir ki anlatılanların doğrudan tanığı değilim. Mahkeme salonunda bulunmadım. Dosyanın bütün ayrıntılarını bilmiyorum. Bu nedenle hukuki bir hüküm vermek ya da yargılamanın sonucuna ilişkin kesin değerlendirmelerde bulunmak istemem. Ancak bazen bir ülkede asıl tartışılması gereken şey yalnızca dosyaların içeriği değildir. İnsanların yaşadığını anlattıkları deneyimlerin toplumda neden bu kadar güçlü yankı bulduğu da en az davaların kendisi kadar önemlidir. Çünkü hukuk yalnızca karar metinlerinden ibaret değildir; aynı zamanda insanların adalet duygusunu nasıl yaşadığıyla ilgilidir.

Savunmayı okurken gözümün önünde sürekli aynı sahne canlandı. Henüz güneş doğmamış. Şehir uykunun en ağır yerinde. Sokaklar sessiz. Bir evin içinde iki çocuk var. Bir anne var. Sonra kapı çalınıyor. Devlet bütün ağırlığıyla o evin içine giriyor. İşte tam da burada insanın zihninde hukukla ilgili soyut tartışmalar geri çekiliyor ve yerini çok daha temel bir soru alıyor: Bir devlet vatandaşının hayatına nasıl dokunmalıdır? Çünkü hukuk yalnızca suçluyu bulma mekanizması değildir. Aynı zamanda masumiyet karinesiyle, insan onuruyla ve ölçülülük ilkesiyle anlam kazanır. Güç sahibi olmak başka bir şeydir; o gücü adalet duygusunu zedelemeden kullanabilmek ise bambaşka bir şeydir.

Savunmada anlatılan ayrıntılar arasında en çarpıcı olanlardan biri çocukların yaşadığı korkuydu. Çocuklar soruşturma nedir bilmez. Savcının ne iş yaptığını bilmez. İddianameyi, delili, suç isnadını bilmez. Çocuk yalnızca annesinin yüzündeki ifadeyi okur. Evdeki telaşı hisseder. Bir şeylerin yolunda gitmediğini anlar. O gün yaşananların hukuki sonucu ne olursa olsun, o sabahın görüntüsü çocukların belleğinde kalır. Çünkü çocukluk hafızası olayları değil duyguları kaydeder. Aradan yıllar geçse de insanlar yaşadıkları birçok şeyi unutabilirler ama korkuyu unutmazlar. Annesinin elini sıkıca tuttuğu anı, evin içine çöken sessizliği, yabancı insanların yüzlerini ve o gün hissettikleri güvensizliği unutmazlar.

İnsan tam da burada durup düşünmek zorunda kalıyor. Bir ülkede adalet yalnızca mahkeme kararlarıyla mı ölçülür? Yoksa insanların adalet karşısında hissettikleri güven duygusuyla da mı? Çünkü yurttaşın devlete duyduğu güven, yalnızca anayasa kitaplarından doğmaz. İnsanların günlük hayatlarında yaşadıkları deneyimlerden doğar. Eğer hukuk, insanlarda güven duygusu yerine korku üretmeye başlıyorsa, orada yalnızca bireyler değil, hukukun kendisi de yara almaya başlar.

Fakat bu yaranın bir başka boyutu daha vardır. Belki de en az konuşulan boyutu budur. İnsan yalnızca özgürlüğünü kaybetmekten korkmaz. İnsan yalnızca haksızlığa uğramaktan da korkmaz. Bazen yaşadığı ülkeye yabancılaşmaktan korkar. Kendisini ait hissettiği toprağın üzerinde bir yabancıya dönüşmekten korkar.

Ece Temelkuran, Yurtsuzlar Ulusu adlı kitabında sürgünü yalnızca coğrafi bir kopuş olarak anlatmaz. İnsan bazen ülkesinden gitmeden de yurtsuzlaşabilir. Aynı sokaklarda yürür, aynı dili konuşur, aynı kahvede oturur, aynı denize bakar ama artık kendisini ait hissetmez. Çünkü yurtsuzluk bazen pasaportla ilgili değildir; insanın yaşadığı ülke ile kurduğu duygusal bağın kopmasıyla ilgilidir.

İşte bu nedenle bu tür davaların toplumsal etkisi yalnızca mahkeme salonlarıyla sınırlı değildir. Bir sabah evine baskın yapılan, çocuklarının gözleri önünde suçlu muamelesi gördüğünü hisseden, geleceğinin belirsizliğe itildiğini düşünen bir insanın zihninde kaçınılmaz olarak şu soru belirir:

“Bu ülke gerçekten benim ülkem mi?”

Bu soru son derece ağır bir sorudur.

Çünkü insan doğduğu topraklarla yalnızca hukuki bir ilişki kurmaz. Orada anıları vardır. Çocukluğu vardır. Dostlukları vardır. İlk aşkı, ilk hayal kırıklığı, ilk sevinci vardır. İnsan yaşadığı ülkeye yalnızca vatandaşlık bağıyla bağlı değildir; belleğiyle bağlıdır. Fakat devletin gücü yurttaşın hayatına adalet duygusunu zedeleyerek dokunmaya başladığında, o bağ da çatlamaya başlar.

İnsan bir gün kendisini mahkeme koridorlarında, cezaevi duvarlarının arasında ya da sürekli savunma yapmak zorunda kaldığı bir hayatın içinde bulduğunda yalnızca hukuka olan güvenini kaybetmez. Yaşadığı ülkeyle kurduğu ilişki de değişmeye başlar. Her sabah geçtiği sokaklar aynı sokaklardır ama artık başka görünür. Her gün gördüğü bayrak aynı bayraktır ama artık başka anlamlar taşır. İnsan bir anda kendi ülkesinde misafir gibi hissetmeye başlar.

İşte yurtsuzluk tam da burada başlar.

Bu nedenle mesele yalnızca bir dava değildir. Mesele bir toplumun kendi yurttaşlarıyla kurduğu ilişkinin niteliğidir. Çünkü demokratik devlet yurttaşına güven verir. Otoriter eğilimler ise yurttaşında sürekli bir tedirginlik üretir. İnsan ne zaman kapısı çalınacağını, ne zaman suçlanacağını, ne zaman hayatının altüst olacağını düşünmeye başladığında, ülkesine aidiyet duygusu da aşınmaya başlar.

Savunmanın en ağır bölümlerinden biri ise çocuklarla ilgili anlatılanlardı. Bir anne için çocuk yalnızca aile bireyi değildir. Çocuk, hayatının merkezidir. Kendi varlığının uzantısıdır. İnsan kendi acısına çoğu zaman dayanabilir. Yoksulluğa, yalnızlığa, hastalığa, hatta haksızlığa bile direnebilir. Ancak konu çocuğu olduğunda aynı dayanıklılığı göstermek çok daha zor hale gelir. Bu nedenle tarih boyunca baskıcı siyasal dönemlerde insanların en hassas noktaları hedef alınmıştır. Çünkü insanı teslim almanın en kolay yolu onun korkularına ulaşmaktır. Kimi zaman işiyle, kimi zaman özgürlüğüyle, kimi zaman ailesiyle, kimi zaman çocuklarıyla.

Burada asıl mesele yalnızca bir kişinin yaşadığını anlattığı olaylar değildir. Daha büyük bir sorudur. İnsanların neden itirafçı olmaya zorlandığı, neden bazı soruşturmaların yalnızca hukuki süreçler olarak değil aynı zamanda psikolojik baskı mekanizmaları olarak algılandığı sorusudur. Tarih boyunca iktidarlar yalnızca gerçeği öğrenmek istememiştir. Bazen istedikleri şey gerçeğin kendisi değil, kendilerinin doğru kabul ettiği anlatının teyit edilmesidir. Bu nedenle baskı dönemlerinin ortak özelliği suçlu bulmaktan çok itaat üretmeye yönelmeleridir. İnsanların doğruyu söylemesinden çok, isteneni söylemesini istemeleridir.

Bir seçim kazanmak, iktidarda biraz daha uzun süre kalmak ya da siyasal rakiplerini etkisiz hale getirmek için hukukun araçsallaştığına dair güçlü bir toplumsal kanaatin oluşması bile başlı başına tehlikelidir. Çünkü hukuk yalnızca adil olmak zorunda değildir; adil görünmek de zorundadır. İnsanlar mahkeme salonlarına baktığında hakikati arayan bir mekanizma görmelidir. Eğer gördükleri şey siyasal hesaplaşma ise, orada yalnızca sanıklar değil, adalet fikrinin kendisi de zarar görmeye başlar.

Bu yüzden savunmayı okurken aklıma sürekli Franz Kafka’nın Dava romanı geldi. Josef K. bir sabah gözaltına alınır ama neyle suçlandığını tam olarak öğrenemez. Roman boyunca görünmeyen bir mekanizma insanın üzerinde baskı kurar. Kafka’nın dehası tam da burada ortaya çıkar. Çünkü o, modern insanın iktidar karşısındaki yalnızlığını anlatır. Kendisini açıklamaya çalışan ama sesinin duvarlara çarpıp geri döndüğünü hisseden insanı. Bugün de bazı savunmalar okunduğunda insanın zihninde benzer duygular uyanıyorsa, bunun nedeni yalnızca hukuki süreçler değil, insanların giderek büyüyen çaresizlik hissidir.

Belki de savunmada beni en çok etkileyen cümle şu oldu:

“İnsan tanımadığı birinden nasıl nefret eder?”

Bu soru aslında yalnızca bir kişiye değil, bütün bir döneme yöneltilmiş bir sorudur.

Çünkü adalet kaybolmaya başladığında insanlar birbirlerine yabancılaşır. Fakat daha kötüsü, kendi ülkelerine de yabancılaşırlar. İnsanların doğup büyüdükleri topraklara ait hissetmemeye başlaması, herhangi bir ekonomik krizden ya da siyasi gerilimden çok daha derin bir yaradır.

Bir ülkenin en büyük serveti ne doğal kaynaklarıdır ne de ekonomik gücüdür.

Bir ülkenin en büyük serveti, yurttaşlarının o ülkeye duyduğu aidiyet hissidir.

Eğer insanlar adalet saraylarına umutla değil korkuyla bakmaya başlıyorsa, eğer yurttaşlar kendilerini savunmak zorunda kaldıkları her gün biraz daha yalnız hissediyorlarsa, eğer bir anne çocuklarının geleceği için korkarken aynı zamanda yaşadığı ülkeye de yabancılaşmaya başlıyorsa, orada yalnızca bireyler değil, ortak yurttaşlık duygusu da yara alıyor demektir.

Ve belki de bugün sormamız gereken en önemli soru budur:

Bir davanın sonunda kaç kişi mahkûm oldu değil.

Bu süreçlerin sonunda kaç insan kendi ülkesinde kendisini artık evinde hissedemiyor?