Türkiye son yıllarda yalnızca bir iktidar-muhalefet mücadelesine değil, devletin niteliği ve rejimin karakteri üzerine derin bir tartışmaya da sahne oluyor. Bu tartışmanın son ve dikkat çekici örneklerinden biri, tarihçi ve akademisyen Ali Yaycıoğlu’nun sosyal medya hesabından yaptığı iki kapsamlı değerlendirme oldu.
Yaycıoğlu’nun tezinin özü şu: Türkiye’de yaşananlar sıradan bir otoriterleşme süreci değil; iktidar blokunun bir bölümü tarafından tasarlanan ve yürütülen bir “rejim değişikliği” girişimidir.
Bu elbette tartışmalı bir tezdir. Ancak son yıllarda yaşanan gelişmelere bakıldığında, üzerinde durulmayı hak eden güçlü gözlemler içerdiği de açıktır.
Yaycıoğlu’nun dikkat çektiği ilk nokta, iktidarın artık yalnızca seçim kazanmayı hedefleyen bir siyasi hareket gibi davranmaması, daha kalıcı bir siyasal mimari inşa etmeye çalışmasıdır.
Bu perspektife göre mesele yalnızca Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidarını sürdürmesi değildir. Erdoğan’ın etrafında şekillenmiş siyasal, bürokratik ve ekonomik ağların Erdoğan sonrasında da varlığını koruyabileceği yeni bir düzen kurulmak istenmektedir.
Aslında bu iddia yeni değildir.
Türkiye’de özellikle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişten sonra birçok siyaset bilimci, yürütmenin merkezileşmesi, parlamentonun etkisinin azalması, yargının bağımsızlığına ilişkin tartışmalar ve güvenlik bürokrasisinin artan ağırlığı üzerinden benzer analizler yapmıştır.
Ancak Yaycıoğlu’nun yorumunu farklılaştıran nokta, bu süreci yalnızca “otoriterleşme” kavramıyla değil, bilinçli bir “rejim mühendisliği” girişimi olarak okumasıdır.
Burada dikkat çekici olan bir diğer unsur ise MHP’ye biçilen roldür.
Yaycıoğlu’na göre Erdoğan siyasal liderliği temsil ederken, Devlet Bahçeli ve MHP yeni dönemin ideolojik aklını temsil etmektedir.
Gerçekten de son yıllarda güvenlik eksenli siyaset, devlet merkezli söylem, milli beka vurgusu ve siyasal alanın giderek daha fazla güvenlik perspektifiyle tanımlanması, MHP’nin tarihsel siyasal çizgisiyle önemli ölçüde örtüşmektedir.
Bu nedenle Cumhur İttifakı içinde sayısal ağırlığının çok üzerinde bir etkiye sahip olan MHP’nin yalnızca bir koalisyon ortağı değil, rejim tasarımının kurucu unsurlarından biri olduğu yönündeki değerlendirme yabana atılabilecek bir tespit değildir.
Yaycıoğlu’nun en dikkat çekici değerlendirmelerinden biri ise CHP üzerine yaptığı yorumdur.
Burada ortaya atılan tez, CHP’nin tamamen tasfiye edilmek istenmediği; aksine sistem içinde kontrollü ve etkisiz bir konuma yerleştirilmesinin hedeflendiğidir.
Bu yorum özellikle son dönemde CHP etrafında yaşanan yargısal ve siyasi tartışmalar bağlamında anlam kazanmaktadır.
Muhalefetin tamamen ortadan kaldırılması yerine, sistemin meşruiyet üretmesine hizmet eden sınırlı ve denetlenebilir bir muhalefet alanı yaratılması fikri, dünyadaki birçok rekabetçi otoriter rejimde gözlenen bir modeldir.
Rusya’dan Macaristan’a, bazı Orta Asya ülkelerinden Latin Amerika’daki kimi örneklere kadar farklı ülkelerde seçimlerin yapıldığı ancak iktidarın el değiştirme ihtimalinin sistematik olarak sınırlandığı modeller bulunmaktadır.
Yaycıoğlu’nun Türkiye için çizdiği tablo da buna benzemektedir.
Ancak yazıların asıl güçlü yanı, rejim tasarımını anlatmasından çok, bu tasarımın neden başarısız olabileceğine ilişkin değerlendirmelerinde ortaya çıkıyor.
Çünkü onun analizinde merkezi önemde olan unsur devlet değil, toplumdur.
Yaycıoğlu’nun temel tezi şudur:
İktidar çevreleri bütün hesaplarını devlet kapasitesi, güvenlik aygıtları, yargı mekanizmaları ve jeopolitik gelişmeler üzerinden yapıyor olabilir. Ancak halkın değişim talebi bu denklemin dışında tutulamaz.
Nitekim son yıllardaki kamuoyu araştırmaları incelendiğinde ekonomik kriz, gelir dağılımındaki bozulma, genç nüfustaki gelecek kaygısı ve kurumsal güvensizlik gibi faktörlerin iktidara yönelik desteği önemli ölçüde aşındırdığı görülmektedir.
Bu nedenle siyasal sistem ne kadar yeniden tasarlanırsa tasarlansın, toplumsal rıza üretilemediği takdirde kalıcı bir istikrarın sağlanması oldukça zor görünmektedir.
Tam da bu noktada Yaycıoğlu’nun analizinin merkezine yerleştirdiği kavram önem kazanıyor:
“Halkın siyasal iradesi.”
Yazılarda sık sık tekrar edilen düşünce, mevcut iktidar blokunun asıl sorununun seçim kazanmak değil, seçimlerde ortaya çıkabilecek değişim talebini yönetmek olduğu yönündedir.
Bu nedenle yargı süreçleri, siyasi operasyonlar, kayyum uygulamaları, parti içi müdahaleler veya olağanüstü siyasal yöntemler yalnızca güncel siyasi hamleler olarak değil; daha büyük bir rejim inşasının araçları olarak okunmaktadır.
Elbette bu değerlendirme bir yorumdur.
Ancak son yıllarda yaşanan gelişmelerin önemli bir bölümü düşünüldüğünde, bu yorumun neden giderek daha fazla tartışıldığını anlamak zor değildir.
Öte yandan Yaycıoğlu’nun analizindeki en kritik nokta, rejim değişikliği projelerinin tarihsel kaderine ilişkin yaptığı hatırlatmadır.
Modern siyasal tarihte halkın rızasını dışlayarak kurulan düzenlerin büyük bölümü uzun vadede ciddi meşruiyet krizleri yaşamıştır.
Çünkü baskı, kontrol ve güvenlik mekanizmaları belirli bir süre için istikrar yaratabilir.
Ancak siyasal temsil ihtiyacını ortadan kaldıramaz.
Toplumun değişim talepleri bastırılabilir; fakat yok edilemez.
Bu nedenle Özgür Özel’in Newsweek’te yayımlanan yazısından aktarılan şu cümle, yalnızca muhalefetin değil, demokratik siyaset teorisinin de temel bir uyarısı niteliğindedir:
“Demokrasi, vatandaşların iktidarı barışçıl yollarla değiştirebileceği güvenilir kanalları korumak demektir. Bu kanallar ortadan kalktığında, siyasal hoşnutsuzluk da ortadan kalkmaz.”
Bugün Türkiye’nin önündeki temel soru da budur.
Ülke gerçekten yeni bir rejim inşasının eşiğinde mi?
Yoksa yaşananlar mevcut iktidarın siyasi ömrünü uzatmaya yönelik geçici müdahalelerden mi ibaret?
Bu sorunun kesin cevabı henüz yok.
Ancak kesin olan bir şey var:
Demokratik sistemlerin dayanıklılığı, yalnızca devletin gücünden değil, halkın yönetime rıza gösterebilmesinden kaynaklanır.
Türkiye’nin geleceğini belirleyecek olan da Saray koridorlarında yapılan hesaplardan çok, toplumun bu yeni döneme nasıl cevap vereceği olacaktır.
Bugün tartışılan mesele yalnızca bir iktidarın geleceği değil; halkın iradesinin siyasal sistem içindeki yerinin ne olacağıdır.
Ve tarih gösteriyor ki, halkı denklemin dışına çıkararak yapılan hiçbir siyasi mühendislik uzun süre ayakta kalamamıştır.
Kaynak: Tarihçi ve akademisyen Ali Yaycıoğlu’nun 7 Haziran 2026 tarihinde sosyal medya platformu X üzerinden yayımladığı “rejim değişikliği” başlıklı değerlendirmeler; Özgür Özel’in Newsweek’te yayımlanan demokrasi ve güvenlik ilişkisine dair makalesinde yer alan ilgili bölüm.
- Rejim Değişikliği Tartışması: Türkiye Bir Geçiş Döneminden mi Geçiyor? - 7 Haziran 2026
- Anadolu’nun Mesajı: Özgür Özel’e Sahip Çıkış Büyüyor - 5 Haziran 2026
- Dilek İmamoğlu’ndan Meydanlara Mesaj: Seçilmiş İrade Teslim Olmayacak - 30 Mayıs 2026
















