Türkiye’de farklı siyasi ve hukuki dosyalar kapsamında tutuklu bulunan ya da özgürlüğünden mahrum bırakılan çok sayıda baba, bir Babalar Günü’nü daha çocuklarından uzakta geçirirken, geride kalan çocukların büyüyen sessizliği yargı süreçlerinin en görünmez toplumsal maliyetlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Dosyalar Farklı, Çocukların Bekleyişi Aynı
İBB davasından Aziz İhsan Aktaş soruşturmasına, Gezi davasından farklı siyasi ve yerel yönetim dosyalarına kadar uzanan geniş yelpazede tutuklu bulunan çok sayıda isim, bugün çocuklarının yanında değil. Ekrem İmamoğlu, Resul Emrah Şahan, Tayfun Kahraman, Evren Buçan ve kamuoyunda uzun süredir tartışılan diğer birçok dosyanın sanıkları için Babalar Günü, ailelerinden uzakta geçen bir takvim yaprağına dönüştü.
Yıllardır cezaevinde bulunan Selahattin Demirtaş ile milletvekili seçilmesine rağmen tahliye edilmeyen Can Atalay da çocukların ve ailelerin özlem hikâyelerinin simgesel isimleri arasında yer alıyor. İBB ve Aziz İhsan Aktaş dosyalarında adı geçen çok sayıda tutuklu baba da benzer şekilde çocuklarının hayatındaki en sıradan ama en değerli anlara uzaktan tanıklık etmek zorunda kalıyor.
Yargı Kararlarının Görünmeyen Tarafı
Tutuklama kararları hukuken kişiye yönelik olsa da sonuçları çoğu zaman aileyi ve özellikle çocukları etkiliyor. Bir okul gösterisinde boş kalan sandalye, doğum günü pastasında eksik kalan bir el, karne gününde çekilemeyen bir fotoğraf ya da Babalar Günü’nde kapısı çalınmayan bir ev, istatistiklere yansımayan ancak toplumsal hafızada derin izler bırakan kayıplar olarak birikiyor.
Uzayan soruşturmalar, geciken iddianameler ve yıllara yayılan yargılamalar yalnızca sanıkları değil, çocukların çocukluklarını da beklemeye mahkûm ediyor. Hukuk devleti ilkeleri açısından masumiyet karinesi ve makul sürede yargılanma hakkı tartışmaları sürerken, çocukların ebeveynleriyle kişisel ilişki kurma hakkı da ulusal ve uluslararası insan hakları belgelerinin koruması altında bulunuyor.
Babalar Günü’nün Sessiz Sorusu
Bugün sosyal medya milyonlarca kutlama mesajıyla dolarken, Türkiye’nin farklı cezaevlerinde yüzlerce baba çocuklarının sesini yalnızca açık görüşlerde, telefon görüşmelerinde ya da gönderilen birkaç satırlık mektuplarda duyabiliyor. Babalar Günü, bu yönüyle yalnızca bireysel bir kutlama değil, yargı süreçlerinin aileler üzerindeki sosyal etkisini görünür kılan bir gün niteliği taşıyor.
Bir toplumun adalet anlayışı yalnızca mahkeme salonlarında değil, çocukların hafızasında da şekilleniyor. Çünkü cezaevlerinin demir kapıları babaları içeride tutabilir; ancak geride kalan çocukların büyüyen özlemi, hukuk ile vicdan arasındaki mesafenin en somut göstergelerinden biri olmaya devam ediyor.












