Bazı fotoğraflar yalnızca bir anı saklamaz; bir dönemin ruhunu, bir toplumun vicdanını ve görünmez kılınmaya çalışılan acıları da geleceğe taşırlar. İnsan bazen uzun raporların, kalın hukuk dosyalarının ve sayfalarca süren siyasi tartışmaların anlatamadığını tek bir karede görebilir. Çünkü fotoğraf, sözcüklerden farklı olarak doğrudan insanın kalbine seslenir. Karşımızdaki fotoğraf da böyle bir yerde duruyor. İlk bakışta birbirine sarılmış bir aile görüyoruz. Yüzlerde sevgi, yakınlık ve aidiyet hissi var. Fakat biraz durup baktığımızda fotoğrafın içinde başka bir hikâyenin dolaştığını fark ediyoruz. Bu yalnızca bir aile fotoğrafı değil; zamanın ortasında bekletilen bir hayatın, yarım bırakılmış bir gündelik yaşamın ve geciken adaletin fotoğrafıdır.
Şehir plancısı Evren Buçan 343 gündür tutuklu bulunuyor. Bir yıla yaklaşan bu süre, takvim yaprakları üzerinden hesaplandığında yalnızca bir sayı gibi görünebilir. Oysa insan hayatı rakamlarla yaşanmaz. Günler bazen aynı uzunlukta değildir. Özellikle özlemin ve belirsizliğin içine düştüğü zaman, saatler büyür, günler uzar ve bekleyiş insanın ruhuna yerleşen ağır bir yük haline gelir. Üstelik ortada hâlâ hazırlanmış bir iddianamenin bulunmaması, yargılamanın ne zaman başlayacağının bilinmemesi ve sürecin hangi noktaya varacağının öngörülememesi, bu bekleyişi sıradan bir hukuki süreç olmaktan çıkarıp başlı başına bir yaşam deneyimine dönüştürüyor. İnsan yalnızca özgürlüğünden mahrum bırakılmıyor; aynı zamanda hayatını planlama, geleceğini kurma ve yarınını öngörebilme imkânından da mahrum bırakılıyor.
Fakat tutukluluğun en ağır tarafı çoğu zaman cezaevinin duvarları arasında yaşananlar değildir. Asıl görünmez yük dışarıda taşınır. Çünkü bir insan özgürlüğünü kaybettiğinde yalnızca kendisi cezalandırılmaz. Onunla birlikte evinin dengesi bozulur, çocuklarının zamanı eksilir, eşinin omuzlarına yeni yükler biner ve bir ailenin gündelik hayatı görünmez biçimde parçalanmaya başlar. Hukuk metinleri genellikle sanığın durumunu yazar; fakat hiçbir dosyada çocukların kaç gece babalarını düşünerek uykuya daldığı, bir eşin kaç kez telefona bakarak haber beklediği ya da bir annenin çocuklarına aynı sorulara tekrar tekrar cevap vermek zorunda kaldığı yazmaz. Oysa hayat tam da burada yaşanır.
Bu fotoğrafa baktığımda en çok çocukların yüzleri üzerinde duruyorum. Çünkü çocuklar hukuku bilmezler. Soruşturmanın teknik ayrıntılarını, dosya numaralarını, tutuklama gerekçelerini ya da usul tartışmalarını anlamazlar. Onların dünyası çok daha yalındır. Bir çocuğun bildiği şey, babasının yanında olup olmadığıdır. Birlikte geçirilen akşam yemekleri, okul çıkışında kurulan kısa sohbetler, bayram sabahları ve sıradan günlerin sıradan mutluluğudur. Bu nedenle yetişkinlerin “bir yıl” dediği şey, çocukların dünyasında bambaşka bir anlama sahiptir. Çünkü çocukluk geri gelmeyen bir zamandır. Kaçırılan her gün, yalnızca takvimden eksilen bir gün değildir; bir daha yaşanamayacak bir hayat parçasıdır.
Esma Buçan’ın paylaşımlarını okurken insanın dikkatini çeken yalnızca bir eşin özlemi ya da bir annenin kaygısı değildir. Satırların arasında daha derin bir duygu dolaşmaktadır. Bu duygu, duyulmak istemek ile duyulamayacağını düşünmek arasında sıkışmış bir insanın yorgunluğudur. Çünkü onun sözleri yalnızca savcılığa, mahkemelere ya da ilgili kurumlara yönelmiş görünmüyor. Aynı zamanda kamuoyuna sesleniyor. Yaşadıklarını görünür kılmaya, unutulmamaya ve sesini bir yerlere ulaştırmaya çalışıyor. Fakat satırlar ilerledikçe insanın içine yerleşen duygu umut değil, umudun yavaş yavaş aşınması oluyor. Neredeyse bir yıla yaklaşan iddianamesiz bekleyiş, cevapsız kalan sorular ve sürekli ertelenen açıklamalar, sanki onu görünmeyen bir duvara konuşuyormuş hissine sürüklüyor. İnsan metni okurken, sesini yükselten ama sesinin karşı tarafta yankı bulacağına dair inancı giderek zayıflayan bir yurttaşın yalnızlığıyla karşılaşıyor.
Belki de insanı en çok yaralayan şey budur. Çünkü adalet arayışı yalnızca hukuki bir süreç değildir; aynı zamanda duyulma arayışıdır. Yurttaş devlet karşısında yalnızca hak sahibi olmak istemez. Aynı zamanda görüldüğünü, dinlendiğini ve insan yerine konulduğunu hissetmek ister. Oysa uzun süren belirsizlikler, cevapsız kalan sorular ve açıklanamayan gecikmeler zamanla yalnızca sabrı değil, aidiyet duygusunu da aşındırmaya başlar. İnsan bir noktadan sonra kendisini hukukun koruması altında hisseden bir yurttaş olmaktan uzaklaşır. Hukukun kendisi için değil, kendisine rağmen işlediği duygusuna kapılmaya başlar.
Modern hukuk devletlerinin ortaya çıkış amacı tam da bu hissin önüne geçmektir. Çünkü demokratik toplumlar, yurttaşın devlet karşısında kendisini güvende hissedebildiği ölçüde güçlüdür. Tarih boyunca otoriterleşmenin en tehlikeli belirtilerinden biri, insanların adalet talep etmeyi bırakmaları değil; taleplerinin karşılık bulacağına olan inançlarını kaybetmeleridir. Bir yurttaşın kendisini ortak hukukun eşit öznesi olarak değil de, kendisine farklı davranılan bir kişi olarak hissetmeye başlaması, modern toplumların kaçınmaya çalıştığı en ağır kırılmalardan biridir. Çünkü bu noktada aşınan yalnızca hukuki güvence değil, toplum sözleşmesinin kendisidir.
Esma Buçan’ın paylaşımlarında hissedilen yorgunluk biraz da buradan kaynaklanıyor. İnsan bazen acıya dayanabilir, kayıpla baş etmeyi öğrenebilir ve zor koşullara uyum sağlayabilir. Fakat belirsizlik çok farklı bir duygudur. Çünkü belirsizlik insanın gelecekle kurduğu ilişkiyi bozar. Her sabah yeni bir umutla başlanan gün, akşam olduğunda yeni bir hayal kırıklığına dönüşebilir. Sonra ertesi gün aynı umut yeniden kurulur. İşte insanı en çok yoran şey de budur. Beklemek değil; bekleyişin ne zaman sona ereceğini bilmeden yaşamak.
Bu nedenle geciken adalet meselesi yalnızca hukuki bir problem değildir. Aynı zamanda ahlaki ve toplumsal bir problemdir. Çünkü adalet yalnızca doğru karar vermek değildir; doğru zamanda karar verebilmektir. Geciken her karar, yalnızca dosyaların arasında kaybolan bir işlem değildir; insanların hayatından eksilen zamandır. Çocukların büyümesidir. Eşlerin yaşlanmasıdır. Ailelerin yıpranmasıdır. İnsanların devlete ve hukuka duyduğu güvenin aşınmasıdır.
Bugün bu fotoğrafa baktığımda yalnızca Evren Buçan’ı görmüyorum. Bu ülkede iddianame bekleyenleri, duruşma günü bekleyenleri, karar bekleyenleri, bir açıklama bekleyenleri görüyorum. Çocuklarına cevap vermeye çalışan anne ve babaları görüyorum. Her telefon sesinde umutlanan, her yeni günle birlikte yeniden beklemeye başlayan insanları görüyorum. Çünkü bekleyiş yalnızca bireysel bir duygu değildir; zamanla toplumsal bir deneyime dönüşür.
Bu yüzden bu fotoğrafın anlattığı hikâye yalnızca bir ailenin hikâyesi değildir. Bu fotoğraf, bir ülkenin hukukla kurduğu ilişkinin aynasıdır. Ve o aynaya dikkatle bakıldığında görülen şey şudur: Özgürlüğünden mahrum bırakılan yalnızca cezaevindeki insan değildir. Bazen dışarıda kalanlar da görünmez duvarların arasında yaşamaya başlarlar. Çünkü bazı bekleyişler vardır ki, insanı demir parmaklıklar olmadan da tutsak eder. Ve bazen gerçekten de tutuklu olan yalnızca içerideki değildir; geride kalanlar da bekleyişin uzun koridorlarında kendi özgürlüklerinden bir parçayı kaybederler.
Bu nedenle bugün bu fotoğrafa baktığımda en çok bir ailenin özlemini değil, duyulmak isteyen insanların sessiz çığlığını görüyorum. Çünkü adalet yalnızca mahkeme salonlarında verilen kararlarla değil, yurttaşın kendisini duyulmuş hissetmesiyle de var olur. Bir toplum için en ağır kayıp ise insanların adalete ulaşamaması değil, adaletin bir gün kendilerine ulaşacağına dair inançlarını yitirmeleridir.
- Bekleyenler de Tutukludur - 18 Haziran 2026
- Kılıldaroğlu’ndan İktidarın Diliyle Muhalefet Etme Denemesi - 18 Haziran 2026
- Unutulan İl Başkanının Gölgesinde Bir Parti Hafızası - 17 Haziran 2026



















