YENİ Parti İstanbul Milletvekili Evrim Rızvanoğlu’nun Sincan Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda ziyaret ettiği Manisa İl Başkanı İlksen Özalper ile gazeteci Tuğba Tekerek’in dosyaları birbirinden farklı. Biri rüşvet ve çıkar amaçlı suç örgütü soruşturmasından, diğeri gazetecilik faaliyetiyle bağlantılı suçlamalardan tutuklu. Ancak iki dosyanın buluştuğu ortak başlık, hüküm kurulmadan önce özgürlüğün neden bu kadar kolay kısıtlandığı ve tutuklamanın istisnai bir tedbir olmaktan çıkıp çıkmadığı tartışması.
Sincan’da İki Kadın Ve İki Farklı Dosya
Rızvanoğlu, Sincan Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda YENİ Parti Manisa İl Başkanı İlksen Özalper ve gazeteci Tuğba Tekerek’i ziyaret etti. Rızvanoğlu, ziyaret sonrasında yaptığı açıklamada iki farklı hayat ve iki farklı hikâyenin aynı hukuksuzlukla karşı karşıya olduğunu savundu ve her iki ismin de tutuksuz yargılanması gerektiğini belirtti.
Özalper, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen çıkar amaçlı suç örgütü ve rüşvet soruşturması kapsamında 5 Ağustos’ta gözaltına alındı, 8 Ağustos’ta tutuklandı. Soruşturmanın dayanakları arasında etkin pişmanlık kapsamında verilen ifadeler, MASAK raporları ve HTS kayıtlarının bulunduğu bildirildi. Özalper ise emniyet ifadesinde suçlamaları kabul etmediğini, belediyenin iş ve işlemleriyle bağlantısının bulunmadığını söyledi.
Tuğba Tekerek ise “Ailem Güvende” operasyonu kapsamında gözaltına alınanlar arasında yer aldı ve 15 Eylül’de Kaos GL’nin yedi yönetim ve denetim kurulu üyesiyle birlikte tutuklandı. Tutuklama kararının Dernekler Kanunu’na muhalefet, müstehcen yayınların yayımlanmasına aracılık etmek ve çocuğun görebileceği yerlerde müstehcenlik suçlamalarına dayandırıldığı bildirildi. Tekerek ise ifadesinde 24 yıldır gazetecilik yaptığını ve Kaos GL için yalnızca haber yaptığını söyledi.
Tutuklama İle Mahkûmiyet Arasındaki Çizgi
Buradaki temel mesele, Özalper ve Tekerek hakkındaki suçlamaların doğru olup olmadığına ilişkin nihai bir hüküm vermek değil. Henüz mahkûmiyet kararı bulunmayan kişiler açısından asıl soru, yargılama tamamlanmadan özgürlükten mahrum bırakmanın hangi somut gerekçeyle zorunlu hale geldiği.
Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihadına göre tutuklama için suç işlendiğine ilişkin kuvvetli belirti bulunması yanında kaçma ya da delillerin yok edilmesi, değiştirilmesi veya tanıklar üzerinde baskı kurulması gibi somut tutuklama nedenlerinin ortaya konulması gerekiyor. Mahkeme ayrıca tutuklamanın ölçülü olması ve tutukluluğun devamına ilişkin gerekçelerin kişiselleştirilmesi gerektiğini belirtiyor.
Bu nedenle tutuklama kararı, suçun ağırlığının otomatik sonucu olarak görülebilecek bir ceza değil; soruşturmanın sağlıklı yürütülmesi açısından zorunlu olduğu somut biçimde ortaya konulması gereken geçici bir tedbir niteliğinde.
Peki Muhalif Siyasetçiler Neden Tutuklu Yargılanıyor?
Türkiye’de son dönemde tartışmanın büyümesinin nedeni tek tek dosyalardan daha geniş bir tablo. 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden sonra çok sayıda CHP’li belediye başkanı hakkında soruşturma yürütüldü, bazı başkanlar tutuklandı, görevlerinden uzaklaştırıldı ve daha sonra bir bölümü tahliye edildi. Örneğin Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar 8 Temmuz 2025’te tutuklandı ve 5 Şubat 2026’da tahliye edildi.
Bu süreçte tutuklama gerekçeleri dosyadan dosyaya değişti. Rüşvet, irtikap, ihaleye fesat karıştırma, örgüt suçlamaları ve benzeri isnatlar soruşturmaların hukuki çerçevesini oluşturdu. Dolayısıyla bütün tutuklamaları tek bir hukuki gerekçeye indirgemek mümkün değil.
Ancak siyasal tartışmanın düğümlendiği nokta da tam burada ortaya çıkıyor: Bir siyasetçi hakkında soruşturma yürütülmesi başka, o siyasetçinin soruşturma süresince cezaevinde tutulmasının zorunlu görülmesi başka bir hukuki mesele.
Tutukluluk Sandıkta Başlayan Siyaseti Nasıl Etkiliyor?
Bir belediye başkanının, parti yöneticisinin veya milletvekilinin tutuklanması yalnızca o kişinin özgürlüğünü sınırlayan bir tedbir olarak kalmıyor. Kişi görevini fiilen yerine getiremiyor, örgütüyle olağan siyasal faaliyetlerini sürdüremiyor, seçmenleriyle kurduğu temsil ilişkisi kesintiye uğruyor.
Anayasa Mahkemesi de özellikle siyasi parti faaliyetleri ve seçilme hakkıyla bağlantılı tutuklamalarda bu etkilerin ayrıca değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Mahkeme, tutukluluk gerekçelerinin kişiselleştirilmesini ve kişinin siyasi faaliyetlerine yönelik etkilerin dikkate alınmasını gerekli görüyor.
Selahattin Demirtaş kararında da Anayasa Mahkemesi, tutukluluğun devamına ilişkin kararların kişinin milletvekilliği, siyasi parti eş genel başkanlığı ve Cumhurbaşkanı adaylığı gibi siyasi konumlarının özgürlüğe etkisini yeterince değerlendirmediğini ve bazı kararların matbu gerekçelerle reddedildiğini belirlemişti.
Bu içtihat, bugün yaşanan tartışmanın hukuki zeminini anlamak açısından önem taşıyor: Siyasi faaliyet nedeniyle suç isnadı ile siyasi faaliyetin tutukluluk yoluyla fiilen engellenmesi aynı şey değil; ancak ikinci durumun da ayrıca ve somut biçimde gerekçelendirilmesi gerekiyor.
Özalper Dosyasında Zamanlama Tartışması
İlksen Özalper dosyasındaki dikkat çekici unsur ise zamanlama. Özalper, YENİ Parti’nin kuruluşundan hemen sonra partinin Manisa kurucu il başkanı olarak görevlendirildi. YENİ Parti’nin kuruluş sürecinin ardından Manisa’da çok sayıda yerel yöneticinin partiye katıldığı bir dönemde Özalper’in gözaltına alınması, parti yönetimi tarafından siyasi sonuçları bulunan bir operasyon olarak değerlendirildi. Bu yorum, parti yöneticilerinin açıklamasıdır ve soruşturma makamlarının hukuki gerekçeleriyle aynı şey değildir.
Özalper’in tutuklanmasının ardından YENİ Parti Manisa İl Başkanlığı’nda yeni yönetim oluşturuldu. Bu da tutukluluğun yalnızca bir ceza soruşturması işlemi olmadığını, siyasal örgütlenmenin günlük işleyişini doğrudan etkileyen sonuçlar doğurduğunu gösteriyor.
Gazeteci Tekerek’in Dosyası İfade Özgürlüğü Eşiğinde
Tuğba Tekerek dosyasında ise tartışmanın başka bir boyutu bulunuyor. Gazetecinin tutuklanması, doğrudan ifade ve basın özgürlüğünün sınırları tartışmasını gündeme getiriyor. Tekerek, kendi ifadesine göre Kaos GL ile gazetecilik faaliyeti kapsamında temas kurduğunu belirtiyor. Yetkililerin isnat ettiği suçlamalar ise bunun ötesinde hukuki değerlendirmeler içeriyor.
Dolayısıyla burada da mesele yalnızca “gazeteci tutuklandı” cümlesine indirgenemez. Asıl incelenmesi gereken, haber üretimi ile suç olarak değerlendirilen eylem arasındaki sınırın nasıl kurulduğu ve tutuklama için gerekli görülen somut koşulların mevcut olup olmadığıdır.
Tutuklama Bir Tedbir Mi, Fiilî Cezaya Mı Dönüşüyor?
Tutukluluğun en kritik problemi, sürenin uzamasıyla ortaya çıkıyor. Anayasa Mahkemesi, tutukluluğun makul sürede sona erdirilmesi gerektiğini, belirli bir aşamadan sonra ilk tutuklama gerekçelerinin otomatik biçimde yeterli sayılamayacağını açıkça belirtiyor. Tutukluluğun devamı için gerekçelerin güncel, ilgili ve yeterli olması gerekiyor.
Çünkü kişi sonunda beraat ederse, aylar veya yıllar boyunca cezaevinde geçirilmiş süreyi geri getirmek mümkün değil. Mahkûmiyet kararı verilmesi halinde dahi tutukluluk, hükümden önce infaz edilmiş bir ceza gibi işlememeli. Hukukun temel ayrımlarından biri tam da burada ortaya çıkıyor: Tutuklu olmak, hükümlü olmak değildir.
Bu ayrım yalnızca hukukçuların teknik tartışması değil, doğrudan özgürlük hakkının sınırıdır.
Asıl Soru: Neden Tutuksuz Yargılama Değil?
Bir siyasetçi hakkında ciddi bir suçlama bulunabilir. Bir gazeteci hakkında soruşturma açılabilir. Devlet, suç iddialarını araştırabilir ve delilleri toplayabilir. Bunların hiçbiri tartışma dışı değil.
Tartışmanın asıl noktası, “Soruşturma yapılabilir mi?” değil, “Soruşturma yapılırken kişi neden cezaevinde tutulmak zorunda?” sorusudur.
Eğer kaçma riski varsa bunun somutlaştırılması, delillerin karartılma ihtimali varsa hangi delillerin ve nasıl karartılabileceğinin açıklanması, tanıklar üzerinde baskı ihtimali ileri sürülüyorsa bunun kişiye özgü olgularla gösterilmesi gerekir. Aksi halde tutuklama gerekçesi soyutlaştıkça, tutukluluk ile peşin ceza arasındaki sınır da belirsizleşir.
Cezaevlerinden Siyasete Uzanan Daha Büyük Mesele
Rızvanoğlu’nun Sincan ziyaretinin ortaya çıkardığı tablo bu nedenle iki kişinin özgürlüğüyle sınırlı değil.
Bir tarafta hakkında ciddi suçlamalar bulunan ve yargılanan kişiler var. Diğer tarafta ise henüz mahkûmiyet hükmü kurulmadan özgürlüklerinden mahrum bırakılan siyasetçiler, gazeteciler ve kamuya mal olmuş kişiler bulunuyor.
Demokratik hukuk düzeninin sınavı, yalnızca suç işleyenlerin cezalandırılması değildir. Suç isnadı ile mahkûmiyet arasındaki mesafenin korunması, yargılamanın tutuksuz yapılmasının mümkün olup olmadığının her dosyada gerçek ve somut gerekçelerle tartışılması ve siyasi faaliyetin tutuklama yoluyla fiilen etkisizleştirilmemesi de aynı hukuk düzeninin güvenceleri arasındadır.
Sincan Cezaevi’nin kapısında bugün sorulan soru bu yüzden yalnızca “İlksen Özalper ve Tuğba Tekerek neden tutuklandı?” sorusu değildir.
Daha büyük soru şudur:
Türkiye’de tutuklama gerçekten istisnai bir yargısal tedbir olarak mı uygulanıyor, yoksa soruşturmanın kendisiyle birlikte kişinin özgürlüğünü, siyasal faaliyetini ve kamusal sözünü geçici olarak susturan bir araca dönüşme riski mi taşıyor?
Bu sorunun yanıtı, yalnızca Özalper ve Tekerek’in dosyalarında değil, Türkiye’de kişi özgürlüğü ile siyasal alan arasındaki sınırın nerede çizildiğinde yatıyor.
Bu versiyonda özellikle “muhalifler neden tutuklanıyor?” sorusuna tek ve kanıtlanmamış bir siyasi saik atfetmek yerine, dosyalardaki hukuki gerekçeler ile tutukluluğun siyasal faaliyet ve ifade özgürlüğü üzerindeki somut etkisini karşı karşıya koydum. Böylece haberin eleştirel damarını korurken, “tutuklamanın amacı budur” gibi doğrudan kanıt gerektiren bir hükümden kaçındım.
- Cezaevinde İki Kadın, Aynı Soru: Tutuklama Neden Bu Kadar Kolaylaşıyor? - 24 Eylül 2026
- Dostoyevski’nin Ölümden Dönen Hayatı: Kurşuna Dizilmek Üzereyken Yeniden Doğmak - 12 Eylül 2026
- İnsan Bazen Kendi Gölgesinden Çıkar - 7 Eylül 2026











