back to top
Ana Sayfa Haberler Berlin’de Sandıktan Çıkan Elif Eralp’e Siyaset Duvarı: Cem Özdemir’in Şaşırtan Çıkışı Ne...

Berlin’de Sandıktan Çıkan Elif Eralp’e Siyaset Duvarı: Cem Özdemir’in Şaşırtan Çıkışı Ne Anlama Geliyor?

Berlin’de seçmen yüzde 25,7 ile Sol Parti’yi sandıktan birinci çıkardı ve Türkiye kökenli Elif Eralp’i kentin ilk göçmen kökenli kadın Belediye Başkanı olma ihtimaliyle karşı karşıya bıraktı. Ancak seçim zaferinin hemen ardından Eralp’in önüne yalnızca koalisyon pazarlıkları değil, partisinin özellikle Neukölln teşkilatındaki antisemitizm tartışmaları, Filistin yanlısı aktivistlerle ilişkiler, bir seçim gecesi partisinin etkinliğine gelen Remmo ailesi üyesi ve Sol Parti’nin güvenlik politikalarıyla ilgili tartışmalar konuldu. En dikkat çekici çıkış ise kendisi de göçmen kökenli olan Baden-Württemberg Başbakanı Cem Özdemir’den geldi: Özdemir, Sol Parti içindeki bazı grupların “iktidarın yakınına bile gelmemesi” gerektiğini söyledi ve gerekirse partiden ihraç talep etti. Böylece Almanya’da göçmen kökenli siyasetin kendi içindeki sınıfsal, siyasal ve ideolojik ayrışması da Berlin seçimlerinin görünmeyen ikinci gündemine dönüştü.

Berlin’de 20 Eylül’de yapılan eyalet seçimleri yalnızca bir hükümet değişikliği ihtimalini değil, Almanya’nın göçmen kökenli yurttaşlarının siyasal temsili açısından da sembolik bir eşiği ortaya çıkardı.

Elif Eralp liderliğindeki Sol Parti yüzde 25,7 oyla seçimi birinci sırada tamamladı. CDU ikinci sırada kalırken Yeşiller yüzde 14,3, SPD ise yüzde 12,1 oy aldı. Sol Parti tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğa ulaşamadığı için Eralp’in önündeki yol, Yeşiller ve SPD ile yapılacak koalisyon görüşmelerinden geçiyor.

Ancak seçimden yalnızca birkaç gün sonra tartışmanın ekseni değişti.

Berlin’de artık “Sol Parti hükümeti kurabilecek mi?” sorusunun yanında, “Elif Eralp kendi partisinin tartışmalı kesimlerini kontrol edebilecek mi?” sorusu soruluyor.

Bu sorunun merkezinde ise antisemitizm suçlamaları, Filistin meselesine ilişkin parti içindeki farklı tutumlar, polis ve güvenlik politikaları, organize suç tartışmaları ve büyük konut şirketlerinin kamulaştırılması önerisi bulunuyor.

Ve bütün bu tartışmaların ortasında, Almanya’da göçmen kökenli siyasetin sembol isimlerinden biri olan Cem Özdemir’in Eralp’e ve Sol Parti’ye yönelik sert tutumu dikkat çekiyor.

Eralp’in Önündeki İlk Engel: Koalisyon

Berlin’de seçimden birinci çıkan Sol Parti’nin hükümet kurabilmesi için SPD ve Yeşillerle anlaşması gerekiyor.

Arithmetik olarak mümkün olan bu ittifak, siyasal açıdan ise son derece karmaşık.

SPD’nin başbakan adayı Steffen Krach, Sol Parti ile olası bir hükümet ortaklığının ön koşulunun antisemitizm konusunda açık ve somut bir tutum olduğunu söyledi. Yeşillerden de benzer açıklamalar geldi.

Yeşillerin federal eş başkanı Franziska Brantner, antisemitik tutumları olan ya da organize suç veya İslamcılıkla bağlantılı olduğu ileri sürülen kişilerin hükümeti taşımasına veya şekillendirmesine izin verilemeyeceğini belirtti.

Böylece mesele yalnızca Eralp’in kişisel tutumu olmaktan çıktı. Sol Parti’nin bütün milletvekilleri, ilçe örgütleri ve muhtemel senatörleri üzerinden bir güven testi başladı.

Eralp ise seçim sonrasında yaptığı açıklamalarda Yahudi yaşamının korunmasının kendisi için vazgeçilmez olduğunu, antisemitizme karşı mücadele edeceğini ve Berlin’de Yahudilerin, Müslümanların ve Filistinlilerin güven içinde yaşayabilmesi gerektiğini vurguladı.

Sorun tam da burada başlıyor.

Çünkü Eralp’in kişisel açıklamaları ile partisinin bazı yerel örgütlerinde yaşananlar arasında ciddi bir mesafe bulunduğu görülüyor.

Neukölln’deki Parti Örgütü Tartışmanın Merkezinde

Berlin Sol Partisi içindeki tartışmanın en önemli adresi Neukölln.

Seçim kampanyası sırasında Neukölln Sol Parti örgütünün düzenlediği bir etkinlikte sahne alan bir rapçinin İsrail ordusuna yönelik ölüm çağrısı olarak değerlendirilen ifadeler kullanması büyük tepki çekti.

Eralp bu sözlerden açık biçimde uzaklaştı.

Ancak tartışmanın büyümesinin nedeni yalnızca rapçinin sözleri değildi.

Parti içindeki bazı aktörlerin bu olay karşısında yeterince hızlı ve sert tepki vermediği iddiaları, “Eralp’in parti üzerindeki siyasi kontrolü ne kadar güçlü?” sorusunu beraberinde getirdi.

Eralp ise konunun parti ombudsmanlığı tarafından incelendiğini ve Yahudi yaşamının korunması konusunda kendi tutumunun açık olduğunu söyledi.

Bir başka tartışma da Filistin Dayanışma Çalışma Grubu çevresindeki bazı açıklamalar üzerinden yürütülüyor.

Alman basınının bir bölümünde, 7 Ekim saldırısının nitelenmesi ve İsrail’e yönelik tutumlar üzerinden Sol Parti içinde antisemitizmin sınırlarına ilişkin ciddi bir tartışma yürütülüyor.

Burada önemli bir ayrım var:

İsrail hükümetinin politikalarını eleştirmek ile Yahudilere yönelik antisemitizm aynı şey değil.

Ancak Almanya’daki tartışmanın tarafları, özellikle İsrail ve Filistin meselesinde kullanılan bazı ifadelerin İsrail devleti eleştirisini aşarak Yahudilere yönelik düşmanlığa dönüştüğünü savunuyor.

Sol Parti yönetimi ise antisemitizme karşı olduğunu açıklarken, Filistinlilerin haklarının ve Gazze’de yaşananların da gündeme getirilmesi gerektiğini savunuyor.

Eralp’in siyasi çizgisi de bu iki alanı birbirinden ayırmaya çalışıyor.

Fakat Berlin’de koalisyon görüşmelerini belirleyecek olan yalnızca Eralp’in kişisel tutumu değil, partinin farklı kademelerinde bu çizginin uygulanıp uygulanmadığı olacak.

Seçim Gecesindeki Remmo Görüntüsü

Tartışmayı daha da büyüten olay ise seçim gecesi yaşandı.

Neukölln Sol Parti seçim kutlamasına, organize suç çevreleriyle ilişkilendirilen Remmo ailesinden Issa Remmo’nun gelmesi kamuoyunda büyük yankı yarattı.

Parti, Remmo’nun davet edilmediğini ve etkinliğin herkese açık olması nedeniyle içeri girdiğini açıkladı. Eralp de Remmo’nun parti tarafından davet edilmediğini ve daha sonra etkinlikten çıkarıldığını söyledi.

Ancak olay burada kapanmadı.

Sol Parti milletvekili Ferat Koçak’ın, Remmo ailesinden bir isimle yaptığı yazışmaların kamuoyuna yansıması yeni bir tartışma başlattı.

Koçak, suç veya şiddet övgüsüne ilişkin her türlü ifadeden uzak olduğunu belirtti. Parti yönetimi de konunun inceleneceğini açıkladı.

Böylece Eralp’in önündeki problem yalnızca antisemitizm tartışması olmaktan çıktı.

Bir yanda Yahudi yaşamının güvenliği, diğer yanda organize suçla mücadele, öte yanda göçmen toplulukların damgalanmaması arasındaki çok hassas denge Berlin siyasetinin merkezine yerleşti.

Cem Özdemir Neden Bu Kadar Sert Konuştu?

Tam da bu noktada Cem Özdemir’in çıkışı dikkat çekici hale geliyor.

Baden-Württemberg Başbakanı olan Özdemir, Sol Parti ile Yeşiller arasında Berlin’de kurulabilecek bir koalisyona ilişkin son derece sert ifadeler kullandı.

Özdemir’e göre antisemitizm konusunda yeterince açık olmayan kişi ve gruplar “iktidarın yakınına bile gelmemeli”. Özdemir ayrıca Sol Parti’nin yalnızca açıklamalarla yetinmemesi, gerekirse antisemitik tutum sergileyen kişileri partiden ihraç etmesi gerektiğini savundu.

Daha da önemlisi, Özdemir bu tutumun Yeşiller açısından koalisyon görüşmelerinde temel ölçüt olması gerektiğini söyledi.

Ancak Özdemir’in açıklamalarında dikkat edilmesi gereken bir ayrıntı var:

Doğrudan Elif Eralp’i hedef almadı.

Eralp’e haksızlık etmek istemediğini söyleyen Özdemir, sorunun Eralp’in kişisel tutumundan çok, onun partisinin farklı kademelerinde bulunan aktörlerin tutumları olduğunu savundu.

Bu ayrım önemli.

Çünkü Eralp, seçim kampanyası boyunca antisemitizme karşı olduğunu açıkça dile getirdi. Özdemir’in eleştirisi ise “Eralp antisemitik mi?” sorusundan ziyade, “Eralp kendi partisi içindeki antisemitik olarak nitelenen aktörlere karşı gerekli siyasi iradeyi gösterebilir mi?” sorusuna dayanıyor.

Göçmen Kökenli Bir Politikacıdan Başka Bir Göçmen Kökenli Politikacıya

İşte Berlin tartışmasının en çarpıcı tarafı burada.

Elif Eralp, 1981’de Türkiye’den siyasi nedenlerle Almanya’ya gelen bir ailenin çocuğu olarak Münih’te doğdu. Anne ve babasının siyasi geçmişi, Eralp’in politik kimliğinin önemli parçalarından biri.

Cem Özdemir ise Almanya’da Türkiye kökenli siyaset açısından çok daha eski ve sembolik bir figür.

Özdemir, 2026 Mayıs’ında Baden-Württemberg’in başbakanı olarak Almanya’daki eyalet hükümetlerinin başına geçen ilk Türkiye kökenli siyasetçi oldu.

Dolayısıyla bugün ortaya çıkan tablo son derece çarpıcı:

Almanya’da göçmen kökenli bir siyasetçinin tarihi bir makama yükselmesinin önünü açan toplumsal dönüşümün sembollerinden biri olan Özdemir, şimdi başka bir göçmen kökenli siyasetçinin Berlin’de iktidara yürümesinin önündeki siyasi tartışmanın en yüksek sesli aktörlerinden biri haline geliyor.

Bu durum ilk bakışta şaşırtıcı.

Fakat Özdemir’in siyasi çizgisi ile Eralp’in siyasi çizgisi birbirinden oldukça farklı.

Eralp kendisini antırkçı hareketlerden, göçmen hakları mücadelesinden, polis uygulamalarına karşı mücadeleden ve sosyal adalet politikalarından gelen aktivist bir siyasetçi olarak tanımlıyor.

Özdemir ise Yeşiller içinde devlet yönetimi, güvenlik, ekonomi ve merkez siyasete daha fazla ağırlık veren bir çizgiyi temsil ediyor.

Dolayısıyla burada aslında yalnızca iki göçmen kökenli siyasetçi arasındaki kişisel bir farklılık değil, Almanya’da göçmen kökenli siyasetin hangi siyasal hatta oturacağına ilişkin daha geniş bir ayrışma bulunuyor.

Eralp’in Siyasi Hikâyesi Neden Bazı Çevreleri Rahatsız Ediyor?

Eralp’in yükselişi yalnızca göçmen kökenli olmasıyla açıklanamaz.

Seçim kampanyasında Berlin’in en büyük sorunlarından biri olan konut krizini merkeze koydu.

Yüksek kiralar, hayat pahalılığı, sosyal eşitsizlik ve büyük emlak şirketlerinin kamulaştırılması önerisi, Eralp’in kampanyasının temel unsurları oldu.

Bu nedenle Almanya basınının bir bölümü onu New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani ile karşılaştırdı.

Her iki siyasetçinin de göçmen kökenli olması, genç seçmenlere ulaşması, konut krizini merkezine alması ve geleneksel parti siyasetinin dışında daha hareketçi bir kampanya yürütmesi bu benzetmenin temelini oluşturuyor.

Ancak Berlin ile New York arasında önemli farklar var.

Berlin’de büyük konut şirketlerinin kamulaştırılması, 2021’de yapılan referandum nedeniyle zaten anayasal ve hukuki tartışmanın parçası haline gelmiş durumda.

Eralp’in savunduğu politika, yalnızca ekonomik bir tercih değil; mülkiyet hakkı, kamu yararı, tazminat ve devletin konut piyasasındaki rolü hakkında büyük bir hukuk ve ekonomi tartışmasını da beraberinde getiriyor.

Bu nedenle Yeşiller ve SPD açısından mesele yalnızca antisemitizm tartışması değil.

Konut politikası da koalisyon masasının en zor başlıklarından biri olacak.

Alman Basını İkiye Ayrılmış Durumda

Berlin seçimlerinden sonra Alman basınındaki tartışmanın tek bir çizgide ilerlediğini söylemek mümkün değil.

Tagesspiegel, Welt ve Bild çizgisindeki yayınlarda Sol Parti’nin antisemitizm, güvenlik ve organize suç tartışmaları öne çıkarılıyor.

Bu yayınlarda özellikle Neukölln örgütü, Ferat Koçak’ın yazışmaları, Remmo’nun seçim gecesi parti etkinliğine gelişi ve Filistin meselesindeki bazı açıklamalar üzerinde duruluyor.

Buna karşılık taz ve Frankfurter Rundschau çevresindeki değerlendirmelerde başka bir soru öne çıkıyor:

Sol Parti’ye yönelik eleştirilerin dozuyla AfD’ye yönelik siyasi tepkinin aynı ölçüde olup olmadığı.

Bu çevredeki bazı yorumlarda, Sol Parti’nin kendi içerisindeki antisemitizmle mücadele etmesi gerektiği kabul edilirken, Almanya’da asıl demokratik tehdidin aşırı sağdan geldiği ve Berlin’deki seçim sonucunun AfD’nin yükselişine karşı farklı bir siyasi cevap oluşturduğu savunuluyor.

Dolayısıyla Alman basınında bugün iki ayrı tartışma yan yana ilerliyor.

Birinci tartışma:

“Sol Parti iktidara geldiğinde kendi içindeki radikal unsurları kontrol edebilir mi?”

İkinci tartışma:

“Sol Parti’nin içindeki tartışmalı aktörler gerekçe gösterilerek, seçmenin sandıkta verdiği hükümet kurma mesajı siyasi olarak bloke edilebilir mi?”

İki soru da aynı anda tartışılıyor.

“Sol Parti’ye Karşı Duvar” Tartışması

Alman siyasetinde CDU ve AfD’ye karşı oluşturulan siyasi mesafe uzun süredir tartışılırken, Berlin seçimlerinden sonra ilk kez “Sol Parti’ye karşı da bir duvar örülmeli mi?” sorusu daha yüksek sesle konuşulmaya başladı.

Tagesspiegel’de yayımlanan bir değerlendirmede “sola karşı Brandmauer” tartışması doğrudan gündeme getirildi.

Bu yaklaşımın karşısında ise bunun demokratik meşruiyet açısından sorunlu olacağını savunan değerlendirmeler bulunuyor.

Çünkü Sol Parti Berlin’de seçimin birinci partisi.

Bu nedenle mesele yalnızca “Eralp başbakan olacak mı?” sorusu değil.

Sandıktan birinci çıkan partinin hangi koşullarda hükümet kurabileceği ve koalisyon ortaklarının hangi talepleri meşru biçimde masaya koyabileceği de tartışılıyor.

Bu noktada Eralp’in kişisel siyasi çizgisi ile partisinin bazı yerel örgütlerinin tutumu arasındaki fark belirleyici hale geliyor.

Türkiye Kökenli Toplumda Eralp Heyecanı

Berlin’deki Türkiye kökenli toplum açısından ise seçim sonucunun bambaşka bir anlamı var.

Eralp’in Türkçe konuşarak yaptığı seçim gecesi konuşması, ailesinin Türkiye’den siyasi nedenlerle Almanya’ya geliş hikâyesi ve göçmen mahallelerinde yürüttüğü kampanya, önemli bir sembolik karşılık yarattı.

Berlin Türk Toplumu çevresinden yapılan değerlendirmelerde, göçmen nüfusun yoğun olduğu Kreuzberg, Neukölln, Wedding, Moabit ve Gesundbrunnen gibi bölgelerde seçim katılımının dikkat çekici biçimde yüksek olduğu ve Eralp’in bu hareketlilikte etkili olmuş olabileceği belirtildi.

Ancak göçmen toplumunun tamamının Eralp’i desteklediği gibi bir tablo da yok.

Seçim sonrası Alman basınının yaptığı sokak röportajlarında bazı göçmen kökenli Berlinliler Eralp’in seçilmesini önemli bir temsil kazanımı olarak görürken, bazıları için belirleyici olanın adayın kökeni değil, yönetim kapasitesi olduğu görülüyor.

Hatta bazı göçmen seçmenler Sol Parti’nin İran, İsrail-Filistin ve güvenlik politikalarındaki yaklaşımını eleştirdi.

Bu da önemli bir gerçeği gösteriyor:

Göçmen kökenli seçmenler tek bir siyasi blok değil.

Cem Özdemir’in Çıkışı Bu Yüzden Önemli

Özdemir’in açıklamasını yalnızca Eralp’e karşı bir tavır olarak okumak eksik kalır.

Burada Almanya’daki göçmen kökenli siyasetin kendi içindeki dönüşümü de görülüyor.

Birinci kuşak göçmenlerin temel hedeflerinden biri siyasette görünür olmak ve temsil edilmekti.

İkinci ve üçüncü kuşak siyasetçiler için ise mesele artık yalnızca temsil değil.

Hangi devlet politikası? Hangi ekonomi? Hangi güvenlik anlayışı? Hangi dış politika? Hangi göç politikası? Hangi sınıfsal tercih?

Cem Özdemir ile Elif Eralp arasındaki fark tam da bu noktada ortaya çıkıyor.

İkisi de göçmen kökenli.

İkisi de Almanya siyasetinde tarihi bir eşik aşıyor.

Fakat aynı siyasal dünyayı temsil etmiyorlar.

Eralp’in yükselişi, göçmen kökenli siyaseti daha radikal sosyal politika, konut hakkı, antırkçılık ve aktivizm eksenine taşıyan bir çizginin güçlenmesini ifade ediyor.

Özdemir’in çizgisi ise göçmen kökenli bir siyasetçinin artık yalnızca “göçmenlerin temsilcisi” olarak değil, Alman devletinin en üst düzey yöneticilerinden biri olarak kendi siyasi ölçütlerini koyduğunu gösteriyor.

Bu nedenle Özdemir’in Eralp’e yönelik tavrı şaşırtıcı olsa da aslında Almanya’daki göçmen siyasetinin geldiği noktayı anlatıyor.

Artık mesele “Almanya’da göçmen kökenli biri yönetici olabilir mi?” sorusu değil.

Mesele, hangi göçmen kökenli siyaset anlayışının Almanya’nın geleceğinde etkili olacağı.

Eralp’in Asıl Sınavı Şimdi Başlıyor

Elif Eralp’in seçim zaferiyle tarihsel bir eşik aşılmış olabilir.

Ama seçim kazanmak ile hükümet kurmak aynı şey değil.

Hükümet kurmak ile hükümet yönetmek ise daha da farklı.

Eralp’in önünde en az dört büyük sınav bulunuyor:

Antisemitizm iddialarına karşı kendi partisinde somut siyasi mekanizmalar oluşturmak.

Organize suçla mücadele konusunda göçmen toplulukları topluca damgalamadan devlet otoritesini koruyacak bir çizgi belirlemek.

SPD ve Yeşillerle koalisyon kurabilecek ortak bir program oluşturmak.

Ve bütün bunları, Berlin’in milyarlarca avroluk bütçe açığı ve ağır konut krizi altında gerçekleştirmek.

Dolayısıyla Berlin’de asıl hikâye seçim gecesi başlamadı.

Asıl hikâye seçimden sonra başladı.

Sandık Elif Eralp’e siyasi bir kapı açtı.

Şimdi o kapının önünde Alman siyasetinin bütün eski fay hatları duruyor: antisemitizm, Filistin, göç, güvenlik, sınıf, konut, mülkiyet, kimlik ve iktidar.

Ve belki de en ilginç soru şu:

Berlin, göçmen kökenli bir kadının sadece belediye başkanlığına yükseldiği kent mi olacak, yoksa Almanya’da göçmen kökenli siyasetin artık kendi içinde de birbirinden çok farklı sınıfsal ve ideolojik yollar izlediğinin en görünür sahnesine mi dönüşecek?


  • TB / Tagesschau, Deutsche Welle Türkçe, taz, rbb24, Welt, Bild