back to top
Ana Sayfa Haberler Marx 159 Yıl Önce Yazdı: Fon Krizi Birkaç Tokatçının Değil, Sistemin Aynası

Marx 159 Yıl Önce Yazdı: Fon Krizi Birkaç Tokatçının Değil, Sistemin Aynası

Ekonomist İnan Mutlu, Türkiye’de yüz binlerce yatırımcıyı etkileyen fon krizini Marx’ın Kapital’indeki “Benden sonra tufan” sözü üzerinden değerlendirdi. Mutlu’ya göre mesele birkaç kişinin vurgunundan ibaret değil; olağanüstü kâr beklentisinin, riskin ve denetimsizliğin iç içe geçtiği finansal sistemin kendisi sorgulanmalı.

Türkiye’de fon piyasasında yaşanan kriz büyürken, tartışma artık yalnızca “kim ne yaptı?” sorusuna sıkışmış durumda. Ekonomist İnan Mutlu, Marx’ın Kapital’de finansal spekülasyonu anlatırken kullandığı “Benden sonra tufan” ifadesini hatırlatarak, krizin daha geniş bir sistem sorunu olarak ele alınması gerektiğine dikkat çekti.

Marx’ın 159 yıl önce işaret ettiği mekanizma oldukça yalın: Herkes fırtınanın bir gün kopacağını bilir; ancak herkes, kendi kazancını güvenceye aldıktan sonra krizin başkasının üzerine patlamasını umar.

Bugünkü fon krizine uygulandığında soru yalnızca “Kim kazandı, kim kaybetti?” değildir. Asıl soru, böylesine yüksek getirilerin nasıl üretildiği, risklerin neden zamanında görülmediği ve fırtına yaklaşırken kimlerin pozisyonlarını değiştirebildiğidir.

Kâğıt Üzerindeki Servet, Gerçek Para Değil

Finansal piyasalarda bir varlığın fiyatının yükselmesi, aynı miktardaki varlığın aynı fiyattan kolayca satılabileceği anlamına gelmiyor.

Özellikle likiditesi düşük hisselerde fiyatlar hızla yükseldiğinde fonların portföy değerleri de büyüyor. Yüksek getiri yeni yatırımcıları çekiyor, yeni para fiyatları destekliyor ve böylece kendi kendisini besleyen bir döngü oluşabiliyor.

Ancak yatırımcılar aynı anda paralarını geri istediğinde sistem tersine dönüyor. Satış baskısı fiyatları aşağı çekiyor, fonların varlık değerleri eriyor ve bilançolarda görünen servet ile gerçek nakde çevrilebilir değer arasındaki fark ortaya çıkıyor.

İşte kriz tam bu noktada görünür hale geliyor.

Fırtınanın Geldiği Biliniyordu

SPK, bazı fonların düşük fiili dolaşıma sahip hisselerde şirketlerin temel finansal göstergeleriyle açıklanamayacak fiyat hareketlerine neden olduğunun 2025’in son çeyreğinden itibaren görüldüğünü açıkladı.

Kurumun açıklamasına göre konu Aralık 2025’te Finansal İstikrar Komitesi’nin gündemine geldi ve SPK bünyesinde çalışma grubu oluşturuldu.

Bu durum, krizin bir gecede ortaya çıkmadığını gösteriyor.

Dolayısıyla artık yalnızca fon yöneticilerinin veya yatırımcıların ne yaptığı değil, kamu kurumlarının hangi tarihte neyi bildiği ve bildikleri anda hangi önlemleri aldığı da sorgulanmak zorunda.

455 Bin 758 Yatırımcı

SPK’nın son açıklamasına göre tasfiye kapsamına alınan 131 fonda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor.

Bu rakam, yaşananların birkaç profesyonel yatırımcının kendi arasındaki finansal hesaplaşmasından ibaret olmadığını gösteriyor. Yüksek enflasyon karşısında birikimini korumaya çalışan yüz binlerce yurttaş da bu sistemin içinde.

Bu nedenle “yatırımcı risk aldı” açıklaması tek başına yeterli değil. Çünkü yatırımcının aldığı risk ile bir finansal sistemin riskleri olduğundan düşük, getirileri olduğundan yüksek göstermesi aynı şey değil.

Sorun Tokatçılardan İbaret Değil

Krizle bağlantılı olarak yürütülen soruşturmalarda tutuklamalar ve çeşitli adli tedbirler uygulanıyor. Suç işlendiği tespit edilenler elbette hukuk önünde hesap vermeli.

Ancak bütün krizi birkaç kişinin davranışına indirgemek, sistemin nasıl çalıştığı sorusunu cevapsız bırakabilir.

Neden olağanüstü getiriler uzun süre sorgulanmadı?

Düşük likiditeli hisselerdeki yoğunlaşma nasıl oluştu?

Fonların gerçek likiditesi neden zamanında ortaya çıkarılamadı?

Krizden önce kimler risk gördü ve pozisyon değiştirdi?

Ve en önemlisi, denetim mekanizmaları neden fırtına kopmadan önce yeterince etkili olmadı?

Marx’ın Sorusu Bugüne Kalıyor

İnan Mutlu’nun değerlendirmesinin asıl önemi burada.

Marx’ın meselesi yalnızca açgözlü birkaç kapitalistin varlığı değildi. Rekabet ve daha yüksek kâr arayışının, aktörleri belirli davranışlara zorlayan ekonomik ilişkiler yaratmasıydı.

Fon krizine bu açıdan bakıldığında sorun yalnızca “kötü niyetli kişiler” değil, yüksek getiri üretme baskısının riskleri büyüttüğü, kârın özel kaldığı ancak krizin maliyetinin geniş bir kesime yayıldığı mekanizma olarak ortaya çıkıyor.

“Benden sonra tufan” tam da bu anlayışın kısa özeti.

Bugün sorulması gereken yalnızca “Kim vurdu?” değil.

Kim kazandı, kim önceden gördü, kim denetledi ve fırtınanın faturasını kim ödeyecek?

Fon krizinin gerçek hesabı, bu soruların yanıtları ortaya çıktığında başlayacak.