Meclis’teki çerçeve yasa görüşmelerinde Selahattin Demirtaş üzerinden yaşanan tartışma, yeni çözüm sürecinin görünmeyen siyasi hattını yeniden gündeme taşıdı: İktidarın DEM Parti’yi muhalefet cephesinden ayrıştırma çabası, sürecin doğrudan Abdullah Öcalan üzerinden yürütülmesi ve Demirtaş’ın bu denklemde giderek daha fazla geri plana itilmesi.
Meclis’teki Tartışma Daha Büyük Bir Ayrışmayı Açığa Çıkardı
Kürt meselesinin çözümüne yönelik hazırlanan ve 5 Ağustos’ta 360 milletvekilinin imzasıyla TBMM Başkanlığı’na sunulan “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” başlıklı kanun teklifi Adalet Komisyonu’nda görüşülürken, tartışmanın merkezine Selahattin Demirtaş oturdu.
YENİ Parti Milletvekili Murat Emir’in, “Demirtaş’ın yıllardır dışarıda olması gerekirdi” sözlerine DEM Parti Milletvekili Saruhan Oluç sert tepki göstererek, “O sizin kullanışlı aletiniz değil. Demirtaş üzerinden kurmayın cümlelerinizi. O bizim yoldaşımız. O sizin yüzünüzden oraya girdi” ifadelerini kullandı.
İlk bakışta iki parti arasındaki siyasi polemik olarak görülebilecek bu tartışma, aslında yeni çözüm sürecinin en kritik sorularından birini görünür hale getirdi: Süreç kimin üzerinden ve hangi siyasal aktörlerin dahil olduğu bir denklem üzerinden yürütülüyor?
Öcalan Merkezli Süreç, DEM Parti’yi Muhalefetten Ayrıştırıyor mu?
Yeni sürecin belirgin özelliklerinden biri, siyasal ve hukuki tartışmanın büyük ölçüde Abdullah Öcalan’ın çağrıları ve PKK’nin silahsızlanması ekseninde şekillenmesi.
Bu tercih, iktidar açısından son derece işlevsel bir siyasi çerçeve yaratıyor. Çünkü süreç, bir yandan Kürt meselesinin demokratik ve siyasal boyutlarını genişletmek yerine öncelikle “terörün sona erdirilmesi” ve örgütün tasfiyesi üzerinden tanımlanabiliyor; diğer yandan DEM Parti’nin muhalefet içindeki konumu yeniden tartışmaya açılıyor.
Bu tablo, iktidarın DEM Parti’yi Yeni Parti merkezli muhalefet hattından uzaklaştırarak ayrı bir siyasi aktör olarak konumlandırma stratejisinin sonuç vermeye başladığı yönündeki değerlendirmeleri güçlendiriyor.
Buradaki kritik nokta, DEM Parti’nin sürece yaklaşımı.
Partinin “barış”, “demokratik çözüm” ve silahlı çatışmanın sona ermesi hedeflerini öne çıkarması, yürütülen sürecin temel çerçevesine önemli ölçüde alan açıyor. Bu durum, DEM Parti’nin iktidarla aynı siyasi pozisyonda olduğu anlamına gelmese de, muhalefet bloğunun ortak siyasal zemininin zayıflamasına neden olabilecek yeni bir ayrışma hattı oluşturuyor.
Demirtaş’ın Geri Plana İtilmesi Tesadüf mü?
Tam da bu noktada Selahattin Demirtaş’ın konumu önem kazanıyor.
Demirtaş, geçmişte HDP’nin yalnızca Kürt siyasal hareketinin değil, Türkiye’deki daha geniş muhalefet kesimlerinin de ortak siyasi referanslarından biri haline gelmişti. Özellikle 2015 sonrasında HDP’nin “Türkiye partisi” olma iddiasının en görünür siyasi yüzlerinden biri olarak ortaya çıkmış, farklı toplumsal ve siyasal kesimlerle temas kurabilen bir aktör olmuştu.
Bugünkü süreç ise farklı bir siyasi mimariye işaret ediyor.
Sürecin Demirtaş yerine Öcalan merkezli yürütülmesi, Kürt meselesinin Türkiye’nin genel demokratikleşme gündeminden ayrıştırılarak daha dar biçimde örgütün silahsızlandırılması ve tasfiyesi ekseninde ele alınmasına imkan sağlıyor.
Bu nedenle Demirtaş’ın yeni süreçte görece görünmez kalması, yalnızca hukuki statüsüyle açıklanamayacak kadar önemli bir siyasi sonuç yaratıyor.
Çünkü Demirtaş’ın siyasal profili; demokratikleşme, parlamenter siyaset, muhalefet ittifakları ve geniş toplumsal kesimlerle ortaklaşma başlıklarını öne çıkarırken, Öcalan merkezli modelin ağırlık noktası doğrudan örgütün silah bırakması ve güvenlik sorununun çözülmesi üzerine kuruluyor.
Bu iki yaklaşım arasındaki fark, yeni sürecin siyasal niteliğine ilişkin tartışmanın da merkezinde bulunuyor.
“Barış” Söylemi Sürece Yeni Bir Meşruiyet Alanı Açıyor
DEM Parti’nin sürece yaklaşımında “barış” vurgusunun belirleyici hale gelmesi, siyasi açıdan yeni bir tablo ortaya çıkarıyor.
Silahlı çatışmanın sona erdirilmesi, şiddetin ortadan kaldırılması ve kalıcı toplumsal barış hedefi elbette demokratik siyasetin temel amaçları arasında yer alıyor. Ancak asıl tartışma, barışın hangi siyasi ve hukuki koşullarda kurulacağı sorusunda düğümleniyor.
Eğer süreç yalnızca PKK’nin tasfiyesi ve silah bırakması üzerinden tanımlanırsa, Kürt meselesinin siyasal, hukuki ve demokratik boyutlarının ikinci plana itilmesi riski ortaya çıkıyor.
Bu durumda “barış süreci” ile “örgütün tasfiye süreci” arasındaki ayrımın belirsizleşmesi mümkün.
İktidar açısından bunun önemli bir sonucu bulunuyor: DEM Parti’nin barış talebi üzerinden sürece dahil olması, iktidarın güvenlik merkezli çözüm çerçevesinin toplumsal ve siyasal meşruiyetini güçlendirebiliyor.
Dolayısıyla ortaya çıkan tablo, klasik anlamda iktidar ile DEM Parti arasında bir ittifaktan ziyade, farklı hedeflerle aynı sürecin içinde bulunma durumuna işaret ediyor.
Muhalefetin Ortak Zemini Zayıflarken Yeni Bir Siyasi Hat Oluşuyor
DEM Parti’nin muhalefet cephesinden ayrışması, yalnızca Meclis aritmetiği açısından değil, Türkiye’nin siyasal dengeleri açısından da önemli sonuçlar doğurabilir.
Özellikle Yeni Parti’nin iktidara karşı geniş bir demokratik muhalefet hattı oluşturma arayışında DEM Parti’nin konumu kritik önem taşıyor. DEM Parti’nin iktidarla yürütülen çözüm sürecini önceliklendirmesi, muhalefetin ortak siyasi gündeminin parçalanmasına yol açabilecek bir gelişme olarak değerlendiriliyor.
Bu noktada iktidarın stratejik kazanımı yalnızca DEM Parti’yi kendisine yaklaştırmak olmayabilir.
Daha önemli sonuç, muhalefetin ortak siyasal hattının zayıflatılması olabilir.
Başka bir ifadeyle mesele, DEM Parti’nin iktidara geçip geçmediğinden çok, iktidarın DEM Parti’yi Yeni Parti merkezli muhalefet denkleminden çıkarıp ayrı bir siyasi kulvara taşıyıp taşıyamadığıdır.
Meclis’teki son tartışma, bu dönüşümün izlerini görünür hale getirdi.
Demirtaş Tartışma Dışında Bırakıldıkça Soru Büyüyor
DEM Parti’nin Saruhan Oluç üzerinden verdiği tepki, Demirtaş’ın parti açısından hâlâ güçlü bir sembolik ve siyasi değer taşıdığını gösteriyor. Ancak aynı zamanda tartışmanın kendisi, Demirtaş’ın yeni sürecin merkezinde neden bulunmadığı sorusunu da yeniden gündeme taşıdı.
Burada önemli olan yalnızca Demirtaş’ın cezaevinde bulunması değil; sürecin siyasi temsilinin hangi aktörler üzerinden kurulacağı.
Demirtaş’ın geniş muhalefet kesimleriyle iletişim kurabilen, demokratik siyaset vurgusu güçlü ve Türkiye’nin genel siyasal dengelerine hitap eden bir figür olması, onu Öcalan merkezli bir süreç açısından farklı bir aktör haline getiriyor.
Bu nedenle Demirtaş’ın geri planda kalması, sürecin yalnızca hukuki bir sonucu değil, aynı zamanda siyasi tercih olduğu yönündeki yorumları güçlendiriyor.
Ancak bu, Demirtaş’ın bilinçli biçimde “dışlandığının” kanıtlandığı anlamına gelmiyor. Bu yöndeki değerlendirmeler mevcut siyasi tablo üzerinden yapılan yorum niteliğinde.
Asıl Soru: Barış Mı, Tasfiye Mi?
Yeni dönemin en kritik meselesi tam da burada ortaya çıkıyor.
Eğer amaç gerçekten kalıcı bir barışsa, silahların bırakılmasının ötesine geçilerek Kürt meselesinin demokratik temsil, hukuk devleti, ifade özgürlüğü, yerel demokrasi ve siyasal eşitlik boyutlarının da ele alınması gerekiyor.
Aksi halde Türkiye’nin önüne konulan tablo, “Kürt meselesinin çözümü”nden çok, silahlı bir örgütün tasfiye edilmesini “barış” olarak tanımlayan dar bir güvenlik perspektifine dönüşebilir.
İktidarın DEM Parti’yi muhalefetten ayrıştırması, süreci Öcalan üzerinden yürütmesi ve Demirtaş’ın bu denklemde geri planda kalması birlikte değerlendirildiğinde, yeni dönemin yalnızca bir güvenlik operasyonunun siyasi uzantısı mı, yoksa gerçek bir demokratik barış projesi mi olduğu sorusu giderek daha fazla önem kazanıyor.
Meclis’teki Demirtaş tartışması bu nedenle sıradan bir siyasi polemik olmaktan çıkıyor.
Çünkü tartışmanın arkasında daha büyük bir soru duruyor:
Türkiye’de yeni bir barış düzeni mi kuruluyor, yoksa siyasi dengeleri değiştirecek yeni bir tasfiye ve yeniden konumlandırma süreci mi yaşanıyor?











