1980’lerden 2000’lere Türkiye’de İslamcılık Akımı ve Siyaset


Türkiye’de İslamcılık akımı, 19. Yüzyılın sonlarından itibaren, kapitalist modernleşmeyle gerileyen sosyal kesimlerin rahatsızlıkları temelinde gelişti. Aynı zamanda da devlet dairesinde o dönemin en popüler sorusu olan “Gerileyen Osmanlı Devleti’ni nasıl yaşatabiliriz” sorusuna verilen 3 yanıttan biri oldu. Diğer ikisi; Osmanlıcılık ve Türkçülük’tü. Bu açıdan, İslamcılık Türkiye’nin modern siyasi tarihinde görece güçlü köklere sahiptir.

Kentli esnaf-zanaatkâr lonca örgütlenmesi ve ulema kesimin sosyal ittifakı olarak ortaya çıkan Osmanlı’daki İslamcılık akımının temel savunusu, Batı tarzı kapitalistleşmeye ve modernleşmeye karşı, Batı’nın teknolojisini alırken, “milli(İslami)-manevi değerlere” bağlı kalmaktır. Bu önerinin Osmanlı’nın son dönemindeki karşılığı, devletin siyasal birliğinin Türk-Kürt etnik unsurları üzerine yeniden inşa edilmesidir. Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrasında izlenen tepeden modernleşme/burjuva toplumunu inşa politikaları ve siyasi birliğin harcının Türk etnisitesi merkezli uluslaşma üzerinden tarif edilmesi neticesinde bu birlik projesinin rafa kalktığı söylenebilir. Tam da bu yüzden İslamcılık, Cumhuriyet Türkiye’sinde uzun süre ayrı bir siyasal akım olarak siyasi arenada varlık gösterememiştir.

Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulduktan sonra (1925) bu partiye yöneldikleri söylenen İslamcılar, Fevzi Çakmak’ın Millet Partisi bünyesinde 1948’de siyasal alana dönerken dar bir ulema-aydın çevresiydi. Onu söz konusu sosyal tabanın ötesinde, siyasette hatırı sayılır bir aktör konumuna yükselten gelişme, 1960’ların ikinci yarısında hızlanan sanayileşme sürecinin çelişkileriydi. Bu konuya geçmeden önce İslamcılık akımının söz konusu tarihlere kadarki fikri birikimi hakkında kısa bir özet geçmek isterim. Bu birikimin bir damarını Said Nursi oluşturur. Kürt ve medrese kökenli Nursi’nin laik ve ulusal kimlik inşa sürecine karşı yürüttüğü mücadele, önceleri siyasal düzlemde devlet dönüştürmeye dönük olsa da baskı ve sürgünlerin etkisiyle, yazdığı Risaleler üzerinden iktidarla karşı karşıya gelmeden yüz yüze ilişkilere dayalı bir tebliğ çalışmasına bırakmıştır. Bir kısım dindar siyasetçinin, dini İslamcı siyasete alet etmesini eleştiren Nursi kendine has, daha ziyade imanla bilimi, aklı birleştirmeye çalışan ve insanların gündelik hayatına kılavuzluk eden bir cemaat oluşumuna gitti (Karabaşoğlu, 2005; Yavuz, 2005a; Yavuz, 2005b). Erken Cumhuriyet döneminden itibaren görülen Said Nursi etkisi, 1940’larda modernleşmeye karşı Peyami Safa kimliğinde cisimleşen tepkiler, 1950 ve 60’larda Türklerin kültürel kimliğine yapılan göndermelerle iç içe geçti. Burada Necip Fazıl Kısakürek’in ve onun önerdiği Büyük Doğu düşüncesini anmak gerekiyor. Bu dönemde basın yayın organlarının artan ağırlığıyla bir kültürel mantık olarak Kemalist modernleşme projesinin DP iktidarıyla terk edilmese de esnetilmesinin, Necip Fazıl‘ın Türklüğü İslam ekseninde anlamlandırırken, ona İslam dünyasının (Büyük Doğu’nun) merkezi olma misyonu biçen fikirlerinin kamuoyunda tartışılmasına kolaylaştırıcı bir rol oynadığı söylenebilir (Duran, 2005). Modern bir siyasi figür olarak genç kuşakları etkileyen Necip Fazıl[1]’ın dışında dindar kesimler üzerinde ve sonrasında İslamcı siyaset damarının gelişip, şekillenmesinde etkili olan bir diğer isim Nakşibendi Şeyhi Mehmed Zahid Kotku’dur.

1952’de İskenderpaşa camisi imamı olarak cemaatin başına geçen Kotku ismi, cemaatin İstanbul ve Anadolu’nun küçük ve orta boy girişimcileri arasında, İlim Yayma Cemiyeti aracılığıyla akademide ve bürokraside geliştirdiği ilişkiler sayesinde 1960’lı yıllarda ön plana çıkmıştır. Bunun ötesinde, Kotku’nun cemaat çevresindeki çok sayıdaki dindar üniversite öğrencisine devlet görevlerine talip olmalarını telkin ederek (Çalmuk, 2005: 561) bu partinin yolunu döşeyecek bir yaklaşım sergilediği anlaşılmaktadır. Ayrıca, Kotku’nun Milli Nizam Partisi (MNP)’nin fikir babası olduğu (Lütfi Doğan’dan alıntılayan Yavuz, 2005: 279) ve bizzat Erbakan’ı görevlendirdiği belirtilmektedir (Çalmuk, 2005: 561). Kotku’nun (Nursi gibi) ekonomik güce, teknolojiye, sanayileşmeye verdiği önemin (Mardin, 1991) de MNP’den Refah Partisi (RP)’ne İslamcı partilerin söylemlerinin şekillenişinde etkili olduğu görülmektedir. Haldun Gülalp, MNP-MSP’nin Erbakan şahsında 1970’lerdeki ağır sanayi vurgusunun kalkınma, sanayileşme söylemlerinin o dönemlerdeki hegemonyasından kaynaklandığını belirtmektedir (2003: 63-65).

İslamcılığı cami cemaatinin ötesinde, siyasetin güçlü bir aktörü haline getiren gelişmenin, ithal ikameci sanayileşmeyle ilişkili olduğunu söylemiştik. İthal ikameci sanayileşme hızlı bir ekonomik kalkınmaya vesile olmuş olmakla birlikte, 1960’ların sonlarında  burjuva fraksiyonları arasında bir sınıf çatışmasıyla yüzyüze geldi. : Batı sermayesiyle ortaklıklar kurarak tekelci konum edinen İstanbul-İzmir sermayesinin çıkarlarının belirginleşip, büyüyen pastadan -büyük çoğunluğunu küçük ve orta boy işletmelerin oluşturduğu- Anadolu burjuvazisinin payının yerinde saymasına karşı Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği içinde bir yarılma yaşanmış, köylülük de  tarım teşviklerindeki düşüş ve tarımsal ürün fiyatlarındaki göreli gerileme karşısında  iktidardaki Adalet Partisi (AP)’ne ciddi bir tepki duymaya başlamıştır. AP’nin hegemonya kapasitesini aşındıran bu gelişmeler sonucunda, bu partiden kopan kırsal sosyal kesimlere dönük olarak Demokratik Parti kurulmuş, aynı kesimlerin bir kısmının Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne (CKMP) yönelişi de söz konusu partiyi Milliyetçi Hareket Partisi’ne (MHP) dönüştürmüştür.

Köylülüğün tepkileri Demokratik Parti’yi ve MHP’yi doğururken, aynı 1968-71 sürecinde ithal ikameci sanayileşmeden daha çok pay almak/palazlanmak isteyen Anadolu sermayesinin önemlice bir bölüğünün de Necmettin Erbakan önderliğinde Milli Nizam Partisi’nin (MNP) kurulmasının arkasındaki sosyal-sınıfsal dinamik olduğu görülmektedir. Aynı zamanda güçlü bir Sünni tarikatın (Nakşibendilerin İskenderpaşa Kolu) ilişki ağları üzerine kurulmuş olan MNP 12 Mart (1971) darbesiyle kapatılmış olsa da kısa süre sonra onu kuran irade Milli Selamet Partisi (MSP) adıyla siyasal arenada yoluna devam etmiştir. 1974 genel seçimlerinden sonra Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’yle koalisyon hükümeti kuran MSP daha sonra 1. ve 2. Milliyetçi Cephe hükümetlerinde yer almıştır. MNP’den MSP’ye uzanan kısa zamanda 3 hükümette sahip olduğu anahtar konumla siyasi gücünü istikrarlı biçimde arttıran Milli Görüş hareketi Türkiye’de İslamcılığın kurumsal siyasetteki en bilinen temsilcisi olmuştur. Çalışmamızda 1980 sonrasında gerek Milli Görüş çizgisinin gelişimi, gerekse de yükselen bir sosyo-politik bir hareket olarak İslami Hareket’in farklı kollardan evrimi – bu kolların hangi dinamiklerle nereden nereye geldiği- konuları ortaya konulmaya çalışılacaktır.

Herkesin Malumu: 12 Eylül’ün İslamcılığın Önünü Açması  

Nasıl 27 Mayıs’ın (1960) sendikal haklar ve sol hareketin önünü açan bir sosyo-politik ortam yaratan bir olay olduğu yaygın kabul gören bir tespitse, 12 Eylül ve 1980’lerde Dünya konjonktürünün toplumun ve siyasetin İslam öğretisine göre düzenlenmesini savunan akımları güçlendirdiği de solcusundan İslamcısına üzerinde uzlaşılmış, neredeyse bir ortak duyuya dönüşmüş bir tespittir.

ABD emperyalizminin bölge düzeyinde benimsediği Sovyetler Birliği’ni Müslüman doğuda İslami rejimlerle çevreleme anlamında “Yeşil Kuşak” politikasıyla da uyumlu biçimde, 12 Eylül darbecilerinin genç kuşakların 1970’lerdekine benzer bir sol politizasyon yaşamasının önünü silah zoruyla tıkarken, onun bıraktığı değerler, normlar, ilkeler boşluğunu dinle doldurma siyasetine yöneldiği bilinmektedir[2]. Bu makro politika büyük ölçüde, 12 Eylül Askeri Darbe hükümetinin Başbakan yardımcısı, 1983 genel seçimleri sonrasının başbakanı olan Turgut Özal’ın kendi Nakşibendi cemaati başta olmak üzere cemaatleri, kadrolarını daha genel olarak dindar muhafazakar kesimleri devletle ve büyük sermayeyle buluşturan iktisaden (neo)liberal, sosyo-kültürel açıdan dindar muhafazakar politikalarıyla gerçeklik kazanmıştır. Kendi Kemalistliklerinden şüphe duymadıkları söylenebilecek cuntacılarsa, Özal gibi akıl hocalarının tavsiyeleriyle zorunlu din dersi getirmek, İmam Hatip okullarının sayısını arttırmak, dini cemaatleri desteklemek gibi önlemlerle rejimin sosyal tabanını genişletmeye çalışırken, gelişecek İslamizasyon sürecinin devlet kontrolünden çıkmayacağını öngörüyordu (Gürel, 2012: 420; Tuğal, 2010).

Andığımız politikalarla uyumlu olarak, 12 Eylül cuntası sırasında solcularla ülkücüler ağır bir baskı altında tutulurken, Milli Görüş’ün gençlik kolu olan Akıncı Gençlik başta olmak üzere, İslamcı gençlik kadroları çak fazla baskıya maruz kalmadan mevcudiyetlerini ve faaliyetlerini sürdürüyorlardı[3]. İslamcı gençlik böylesi bir hareket serbestisi içindeyken, 12 Eylül döneminde resmi ideoloji konumuna yükselen Türk-İslam sentezini savunan Aydınlar Ocağı çevresiyle, onu yeniden üreten (1990’lara kadar aşırı sağcı kabul edilen) anti-komünist kadroların devlet dairesinde etkinliğinde büyük bir sıçrama yaşanmıştır. 1960’larda daha belirgin olmak üzere, kamu bürokrasisinde 12 Eylül’e kadar önemli bir ağırlığı olan yüzü sola dönük kadroların yerini Türk-İslam sentezinin kadroları almıştır[4]. Bu kadroların özellikle kültürel-ideolojik hegemonyanın merkezi kurumları olan Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıklarıyla Yüksek Öğretim Kurulu’nda o tarihten beri söz konusu olan baskınlıklarının temelleri atılmıştır.

Özal zamanında Suudi/Körfez sermayesiyle girilen ilişkilerin de sayesinde cemaat sermayesi ve dindar küçük ve orta burjuva kesim bir alt ekonomi oluşturacak ölçüde palazlanmıştır. Milli görüşün genç kadrolarının, İslami sermayenin, cemaat ve tarikatların nüfuz ve etkinliğinin bu biçimlerde yaygınlaştırılmasının yarattığı nicel birikim, 1990’ların başlarında dünya dinamikleriyle, ortaklarında da Türkiye’deki iktisadi ve siyasi krizle çakışmış ve İslamcı siyaseti yeni bir hegemonya projesinin taşıyıcısı konumuna getirmiştir.

Post-Cunta Döneminde İslamcılığın Dinamik Unsurları: Milli Görüş, Radikal İslamcılar, İslamcı Sermaye

Bütün sosyal muhalefet kanallarının tıkalı olduğu bir dönemde İslamcı gençliğin görece rahat hareket edebildiğini söylemiştik. Her ne kadar, 1970’lerden itibaren siyasal İslamcılığın pek çok eseri çevrilmiş, İsmet Özel’den, Ercümend Özkan’a, Hamza Türkmen’e, Ali Bulaç’a belli bir entelektüel çevre şekillenmeye başlamış olsa da 1980’li yıllar İslamcı gençliğin genişlerken, radikal bir ufuk kazanmasında kendine özgü bir dönem olmuştur. İçinde güçlü bir modernizm eleştirisi ve Şii kurtuluş teleolojisi barındıran İran Devrimi’nin artçı sarsıntıları ve Nasır sonrası Mısır’da ABD uydusu haline gelen otoriter rejime karşı mücadele yürüten İhvan (Müslüman Kardeşler) hareketinin (ve elbette teorisyenlerinin) etkisiyle devletten ve düzenden bağımsız radikal bir hareket yaratma ufku bu dönemde açığa çıkmaya başladı. Yine aynı dönemde, Afganistan’daki mücahitlerin Türkiye’nin yakın müttefikleri ABD (CIA), Pakistan ve Suudi Arabistan tarafından Sovyetlere karşı örgütlenip, desteklenmesi de radikal İslamcı gençliğin hareket alanını genişletmenin yanı sıra mücahitlik gibi ülke sınırlarını aşan bir nosyonu güçlendiren olay olmuştur.

Dolayısıyla, öğrenci gençlik içerisinde İslamcılaşmayı 12 Eylül darbecilerinin önlerini açmasına indirgenmek yanlıştır. Kemalistlerden sosyalistlere laik çevrelerin genelindeki bu toptancı yaklaşım hareketin gelişme dinamiklerini görmek noktasında ciddi yetersizliklere yol açmaktadır. 1970’lerden beri Mısır’dan, İran’dan, Afganistan’dan esen rüzgarların da etkisiyle güçlenen muhalif-düzen dışı arayışlar bu noktada üzerinden atlanmaması gereken bir husustur.

Sıraladığımız içsel ve dışsal faktörlerin etkisiyle, fikri düzlemdekinden aktivizme belli bir radikalizm içeren Siyasal İslamcılık, Girişim, İktibas, Mektep, Kitap, Albatros gibi dergi çevrelerinden, İBDA-C’den, Cemalettin Kaplan çevresine, Mealcilerden, Tebliğcilere, Hizbullahilere, Müslüman Gençlik gibi üniversite platformlarından, Mazlum-Der, Özgür-Der gibi derneklere geniş sayılabilecek bir yelpazeye yayılmış bir harekete dönüşmüştür. Sıraladığımız örgütlenmeleriyle, geleneksel cemaatler ve Milli Görüş geleneğinden görece özerk bir İslamcı Hareket, 12 Eylül sonrası siyasal iklimde gelişip, dünyadaki İslamcı yükselişle kendisini düzen-dışı bir çizgide inşaya yönelmişti.

Dolayısıyla, İslamcı hareketin 1980’lerde başlayan yükseliş ivmesi, geneli devletin yörüngesinde olmaya devam etse de şöyle ya da böyle bu yörüngeden çıkan radikal öğrenci veya entelektüel grupların daha fazla güç kazanmasıyla birleşmiştir. Söz konusu kesimler cemaatler veya RP kadar kitleselleşemese de kimi yazarlar, onların dönemin genç kuşaklarının önemli bir kısmının devlete-müesses nizama tepkilerini örgütleyebildiğini belirtmiştir. Bunlardan Cihan Tuğal, İslamcılığın 1980’lerden sonra örgütçülük anlayışı, kadroları ve kısmen de kullandığı anti-kapitalist, anti-emperyalist söylemle Türkiye’de kapitalizme tek kitlesel direniş noktası olduğunu söylüyordu (Tuğal: 2006).

Gündeminde üniversitelerde türbana özgürlük mücadelesinin yanında, ‘modern toplumun yarattığı kimlik bunalımının’, Filistin, Afganistan ve daha sonra Bosna ve Çeçenya gibi coğrafyalarda yaşanan sorunların bulunduğu söz konusu hareketin, Kürt coğrafyasında faaliyet yürüten Hizbullah’ı bir yana ayırarak değerlendirecek olursak, tarikat ve cemaatlerle Milli Görüş’ün devletçi-milliyetçi-düzen içi reflekslerini aşan bir siyasal güce erişebildiklerini söylemek güçtür. Bununla birlikte, İslamcı hareketin sosyal tabanı genelde düzen sınırları içinde kalsa da uluslararası bir hareket olarak modern-Batıcı düzene muhalif siyasal İslamcılığın, Türkiye’de 1980’lerde mayalanmış ve İslamcı siyasetin 1990’larda hegemonya kapasitesinin artmasını da sağlayan kabuk değişimlerinde belli bir etkisi olduğu söylenebilir. Önemli bir kısmı entelektüel çevre konumunu aşamasa da söz konusu çevrelerin, sundukları Türkiye sınırlarını aşan vizyon, yürüttükleri sokak eylemleri ve kültürel üretim-faaliyetleriyle, aynı habitusu paylaştıkları İslamcı cemaatlerle RP kadroları üzerinde belli bir ideolojik-politik etkide bulundukları kabul edilmektedir.

Söz konusu İslamcı gençlik kuşağının 1990’lar sonrasındaki süreçte, gazete ve dergilerde, TV’lerde, kültürel etkinliklerde yazdıkları, söyledikleri ve icra ettikleriyle İslamcı siyasetin 1990’lardan sonra genişleyen kitle tabanının moral-kültürel yeniden üretiminde önemli rol oynadıkları söylenebilir. Yanı sıra, İslami sermayenin ihtiyaç duyduğu orta ve üst düzey yöneticilerin de bunlar arasından çıktığı belirtilmektedir (Tuğal, 2006). Ez cümle, geniş bir muhalif aydın çevresi olarak, söz konusu kuşak, Türkiye siyasetinin tepesindeki merkez sağ ve sol partilerin 1990’larda Özal’ın ölümü ardından gelişen kirli savaş süreci ve ekonomik krizle derinleşen erime sürecinde Refah Partisi şahsında İslamcı siyasetin Türkiye kapitalist formasyonunun yaşadığı hegemonya krizine bir cevap olarak temerküz etmesinde İslamcı sermayeyle birlikte hatırı sayılır bir paya sahip olduğu söylenebilir.

1980 Sonrasında Milli Görüş Çizgisinin RP’yle Yükselişi

İslamcılığın 1980’lerden itibaren gösterdikleri dinamizmin toplumdaki daha belirgin yansıması RP’nin 1984 yerel seçimlerinden başlayarak gösterdiği siyasal performanstır. 1980 darbesinden sonra RP’nin önceli Milli Selamet Partisi kapatılmış, lideri Necmettin Erbakan da 10 ay hapis yatmıştı. Erbakan 1987’ye kadar siyasi yasaklı kalsa da 1983 yılında Refah Partisi’yle yeniden siyasal arenaya dönen Milli Görüşçüler, 1990’ların ortasına gelindiğinde Türkiye siyasetinde birinci parti konumuna yükseldi.

RP’nin bu konuma gelmesinde 1990’larda yaşanan birtakım olayların özel bir payının bulunduğunu da belirtmek gerekir.  1993’ten itibaren etkisi hissedilen ve 1994’te patlak veren ekonomik kriz ve Kürt Sorunu’nun etkisiyle merkez sağ ve solun erimesinin[5] kritik önemi vardır. Bunların yanında, bu yazının konusunu oluşturan 1980’lerde çeşitli faktörlerin etkisiyle; öğrenci gençlik kesimleri, Karadeniz ve Orta Anadolu’dan göçüp yeni kentlileşen dindar kesimler arasında yaşanan İslamcılaşmanın da hatırı sayılır rolleri bulunmaktadır.

Sonuç itibariyle, kurulu düzenle çatışmadan büyümesini sürdürmek isteyen RP ve Özal’ın neoliberal-piyasacı politikalarıyla palazlanan cemaatler ve İslamcı sermaye çevreleri (MÜSİAD) 1990’lı yıllarda önemli bir sıçrama gerçekleştirdi. İktisaden liberal, sosyo-kültürel olarak dini muhafazakâr Özal’ın başında olduğu ve 1983’ten beri ülkeyi tek başına yöneten Anavatan Partisi (ANAP)’nin popülaritesinin azalmaya başladığı 1989-1991 arası dönemde güçlenen RP, 1991 seçimlerinde MHP’yle ittifak yapıp yüzde 16,8 oy alıp meclise girdi. ANAP’ta Özal sonrası liberallerin partiye hakim olmasıyla[6] oradan kopan muhafazakar ekibin de katılması, RP’yi kurumsal siyasette önemli bir siyasal aktör konumuna yükseltti. Bu durumun en somut yansıması, 1994 yerel seçimlerinde Ankara, İstanbul gibi en önemli iki kentinki de dahil, çok sayıda orta ve büyük ölçekli kentin belediyesini yönetmeye başlamasıdır. İslamcı partinin bu yükselişi 1995 seçimlerinden birinci parti olarak çıkmasıyla taçlandı. Küreselleşme, yeni dünya düzeni gibi isimlerle anılan 1990’lardaki dünya konjonktürünün iki boyutunun da bu yükselişin arkasındaki makro faktörler olarak değerlendirilmesi gerekiyor.

Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Bloku’nun çöküşüyle ardışık biçimde gelişen Körfez Savaşı (1991) Gülalp’in işaret ettiği üzere hem sosyalist düzen ve dünya görüşünün hem de Batı modelinin, “yani bir bütün olarak modernleşme ideolojisinin, rasyonalizmin ve pozitivizmin genel kabullerini sorguluyor, bunların birer hegemonya aracı olduğunu öne sürüyor, o güne kadar itirazsız kabul edilmiş olan “çağdaş medeniyet” kavramını sorunsallaştırıyordu (Gülalp, 2003: 13-14).” Böylesi bir ortamda dinsel kimliğe, kültüre dönük vurgular yapan ve emperyalizm ve Siyonizm karşıtı söylemleri öne çıkaran RP’nin “Adil Düzen” vaadi kent yoksulları, ezilen kesimler (Kürtler, kadınlar) ve gençler nezdinde güçlü bir karşılık buldu. RP’nin yükşelişinin arkasındaki bir diğer önemli faktör, ağırlıkla Anadolu Kaplanları olarak selamlanan Konya, Kayseri, Antep gibi kentlerin Organize Sanayi Bölgelerinde faaliyet yürüten küçük ve orta boy işletmelerin ulusal-uluslararası büyük sermayeye parça başı iş veya fason üretim yaparak yakaladığı büyümedir. İslamcıların 1994 ve sonrasında kazandıkları belediyeler ve MÜSİAD üzerinden bu sermaye fraksiyonuyla girdiği ilişkiler, söz konusu belediyeler çevresinde gelişen ticaret, inşaat şirketleri ve önemli ölçüde onlarla ilişkili profesyonel küçük burjuvazi (mühendis, doktor, muhasebeci, akademisyen) RP’nin sosyal tabanını genişletirken, beslendiği ekonomik kaynakları da ciddi ölçüde arttırmıştır.

İslamcı siyasetin 1990’larda gerçekleştirdiği sıçrama, Milli Güvenlik Kurulu’nda çoğunluğu oluşturan askerler ve laiklik savunusu adına onun arkasına dizilen işveren ve işçi sendikalarından oluşan ulusalcı-devletçi blokun bariyerleriyle durdurulmaya çalışılmışsa da bu engellemenin 28 Şubatçıların murad ettiği gibi “bin yıl” sürmeyeceği de çok geçmeden anlaşılmıştır.

28 Şubat muhtırasıyla (1997) cisimleşen baskılara karşı insan hakları-demokrasi temelli bir söyleme ihtiyaç duyan andığımız çevreler, hem yenilikçi muhalif bir söylem üretme, hem de 1990’lardaki yükselişle daha fazla etki alanlarına giren dindar-muhafazakâr kesimlerin çeşitlenen ihtiyaçlarına yanıtlar üretme çabasında oldular. Bu da Milli Görüş geleneğinden gelen AKP’lileri bir yandan merkez sağ figürleri kapsarken, bir yandan da yüzlerini 1980’lerin İslamcı öğrenci-gençlik kuşağının kadrolarına daha fazla dönmek durumunda bırakmıştır. AKP iktidarı 2000’lerin siyasi çatışmaları içinde tek parti iktidarına yönelmek durumunda kalınca bu durum daha da pekişmiştir. Böylece de İslamcı hareketin ve etki alanındaki insanların büyük kısmının, İslami söylem ve değerleri de içeren ve “muhafazakâr demokrasi” diye adlandırılan yeni hegemonyanın kuruluş sürecinde ideolojik-kültürel birikim ve dağarcığını ortaya koyması için geniş bir alan açılmıştır.


Kaynaklar

Çakır, R. (2002) Ayet ve Slogan, Türkiye’de İslamcı Akımlar (9. Baskı), İstanbul: Metis Yayınları.

Doğan, A. Ekber (2008) “İslamcı Sermayenin Gelişme Dinamikleri ve 28 Şubat Süreci” der. Bülent Duru ve İlhan Uzgel içinde, AKP Kitabı, Ankara: Phoenix Yayınları.

Duran, Burhanettin (2005) “Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı”, yayına hazırlayan Yasin Aktay, içinde Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 6: İslamcılık, 129-156, İstanbul: İletişim Yayınları.

Gülalp, Haldun (2003) Kimlikler Siyaseti, Türkiye’de Siyasal İslamın Temelleri, İstanbul: Metis Yayınları.

Gürel, Burak (2012) İslamcılık”, içinde (der.) Gökhan Atılgan ve E. Attila Aytekin, Siyaset Bilimi: Kavramlar, İdeolojiler ve Disiplinler Arası İlişkiler, 407-428, İstanbul: Yordam Kitap.

Karabaşoğlu, Metin (2005) “Said Nursi”, yayına hazırlayan Yasin Aktay, içinde Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 6: İslamcılık, 270-289, İstanbul: İletişim Yayınları.

Mardin, Şerif (1991) Türkiye’de Din ve Siyaset, İstanbul: İletişim Yayınları.

Şaylan, Gencay (1992) Türkiye’de İslamcı Siyaset, Ankara: Verso Yayıncılık.

Tuğal, Cihan (2006) “AKP İktidarı: Sermayenin Pasif Devrimi”, Birikim Dergisi, sayı 206.

Tuğal, Cihan (2010) Pasif Devrim: İslami Muhalefetin Düzenle Buluşması, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları.

Uzun, Necmi (2011) Türkiye’de İslamcı Hareket: Gelişimi, İlişkileri, Ayrılıkları ve Dönüşümü, Ankara: Atılım Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, yayımlanmamış yüksek Lisans tezi.

Yavuz, Hakan (2005a) “Bediüzzaman Said Nursi ve Nurculuk”, yayına hazırlayan Yasin Aktay, içinde Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 6: İslamcılık, 270-289, 264-307, İstanbul: İletişim Yayınları.

Yavuz, Hakan (2005b) Modernleşen Müslümanlar, Nurcular, Nakşiler, Milli Görüş ve AKP, çev. Ahmet Yıldız, İstanbul: Kitap Yayınevi.

[1] Bunların yanında, Necip Fazıl’ın Mehmet Zahit Kotku, Eşref Edip ve bazı tarikat cemaatleri ile Nurcuların bazı ileri gelenleriyle birlikte Milli Nizam Partisi’nin kuruluşuna karar verilen şuranın katılımcılarından olduğu iddiasını (Uzun, 2011: 137) da belirtmek gerekir.

[2] Daha az bilinen gerçek, benzer bir politikayı 12 Mart (1971) cuntacıların da 1971-1973  arasında izlediğidir. İmam Hatip Okullarının lise statüsünde kabul ettirilerek sayısının arttırılması, üniversiteye giriş hakkı verilmesi bu konuda en bilinen uygulamadır (Şaylan, 1992: 104-105).

[3] Cuntanın yerini Turgut Özal Başbakanlığında sivil hükümete bıraktığı Aralık 1983 sonrasında ülkücü gençlik üzerindeki baskılar kalkarken, devrimci- sosyalist örgütler ve onların genç kadroları üzerindeki baskı, Sosyalist Blok’un çöktüğü 1991’de hafiflemişse de 1990’ların sonlarına kadar devam etmiştir.

[4] “Modernleşen Müslümanlar” adlı kitabında Hakan Yavuz (2005: 117) Türk-İslam sentezinin kabulünde ve bürokrasindeki söz konusu değişimde, dinsel ve milliyetçi partilerin güçlü olduğu Türk-Sünni Orta Anadoluların 1960’lar ve 1970’lerde yoğunlaşan Ankara’ya göçlerinin önemli rol oynadığını belirtmektedir. Bu kadroların 1980’lerde kamu bürokrasisinde ağırlık kazanmalarının siyasi sonuçları ise 1990’larda ortaya çıkmaya başlamıştır. Kemalist modernleşmenin üssü Ankara o tarihlerden beri –Tanıl Bora’nın tabiriyle- büyük bir Çankırı olma yolunda istikrarlı bir gelişme katetmiştir. 1960 Darbesi ve sonrasındaki sol yükselişte eski laik-modernleşmeci Cumhuriyetçi kadroların ve çocuklarının rolü olduğunu düşünen tekelci sermaye-ABD-ordu bloku adeta ‘Türkiye kapitalist bir sosyal formasyon olmaya devam etmek istiyorsa, toplumcu arayışlar içindeki bürokrasi kadrolarını Türk-İslam sentezci kadrolarla değiştirmek durumundadır’ şeklinde bir saptamayla hareket etmiştir..

[5] Bununla bağlantılı olarak, Kürt hareketinin 1994’te yerel seçimleri boykot etmek durumunda kalması büyükşehirlerde ve Kürt illerinde ortaya çıkan boşluğu bölgede 1970’lerden beri güçlü olan Milli Görüşçülerin (RP’nin) doldurmasının rolüne de değinilmelidir. Kürt hareketi 1995 Genel Seçimlerine Türkiye sosyalist hareketiyle Emek-Barış-Özgürlük Bloğu’nu oluşturarak girmişse de1994’te RP’ye kaptırdığı seçmenleri geri kazanamamıştır. 1997’de başlayan 28 Şubat muhtırası devam ederken yapılan 1999 ve 2002 seçimleri bu noktada bir toparlanma olanağı vermişse de AKP iktidarı süresince 2002’de ittifaksız yakaladığı orana ulaşamamıştır.

[6] Gülalp bu gelişmenin arkasında, iktidar partisi ANAP’taki İslamcı/muhafazakar kesimlerin Körfez Savaşı sonrasında Batılı güçler tarafından istenmemesinin bulunduğunu belirtmiştir (2003: 76).