Bir üniversitede Platon’un yasaklanması, ilk bakışta akademik bir absürtlük gibi görünebilir. Oysa Texas A&M’de yaşananlar, yalnızca bir ders müfredatı tartışması değil; küresel ölçekte yükselen sağ-popülist ve aşırı sağ siyasetlerin bilgi üretimi, düşünce özgürlüğü ve toplumsal hafıza üzerindeki tahakküm arzusunun yeni bir tezahürü. Çünkü otoriterleşen her siyasal düzen, eninde sonunda önce düşünceden korkar.
Platon’dan korkulur mu?
Normal koşullarda bu soru gülünç sayılırdı. Yaklaşık 2400 yıl önce yaşamış bir filozofun “Şölen” diyaloğunda aşk, arzu ve insan doğası üzerine kurduğu düşünsel tartışmanın, 21. yüzyıl Amerikan üniversitelerinde “cinsiyet ideolojisi” gerekçesiyle sansüre uğraması, aslında çağın ruhunu ele veriyor. Bugün mesele Platon değil; mesele, iktidarın hangi düşüncenin dolaşıma gireceğine karar verme hakkını kendinde görmesi.
Sağ siyaset uzun yıllar boyunca kendisini “ifade özgürlüğünün savunucusu” olarak sundu. Özellikle neoliberal dönemde üniversiteler, “fikirlerin serbest piyasası” metaforuyla tarif edildi. Ancak aynı çevrelerin, kendi ideolojik sınırlarına temas eden her düşünceyi artık “tehdit”, “ahlaki bozulma” ya da “ulusal değerler saldırısı” olarak kodladığı görülüyor.
Bugün ABD’den Avrupa’ya, Latin Amerika’dan Türkiye’ye kadar uzanan geniş hatta benzer bir siyasi refleks çalışıyor: Toplumsal cinsiyet çalışmaları hedefe konuluyor, queer kuram şeytanlaştırılıyor, eleştirel akademi “militan ideoloji” diye damgalanıyor, sanat ve edebiyat alanı ise giderek daha yoğun bir kültürel denetime tabi tutuluyor.
Çünkü aşırı sağın temel korkusu yalnızca farklı yaşam biçimleri değil; insanların dünyayı farklı yorumlama kapasitesidir.
Kültür Savaşı Aslında Bir İktidar Savaşı
Texas A&M’deki olayın merkezinde yer alan “Politika 801” gibi düzenlemeler, görünürde “öğrencileri koruma” ya da “tarafsızlığı sağlama” iddiası taşıyor. Fakat pratikte işlevleri oldukça açık: Üniversiteyi eleştirel düşüncenin değil, ideolojik disiplinin alanına dönüştürmek.
Burada dikkat çekici olan nokta, sansürün artık kaba yasaklarla değil; bürokratik dil, idari yönetmelikler ve kurumsal prosedürler üzerinden işletilmesi. Modern otoriterlik artık kitap yakmıyor; müfredat düzenliyor. Akademisyeni doğrudan susturmuyor; “uyum politikası” adı altında sınır çiziyor.
Bu durum yalnızca kültürel değil, sınıfsal bir mesele aynı zamanda.
Çünkü üniversite tarihsel olarak yalnızca diploma üreten bir kurum değildi; aynı zamanda egemen toplumsal düzenin eleştirilebildiği nadir alanlardan biriydi. Bugün sağ-popülist hareketlerin üniversitelere dönük sistematik saldırılarının nedeni de burada yatıyor. Eleştirel düşünceyi etkisizleştirmek, yalnızca kültürel hegemonya kurmak için değil; ekonomik ve siyasal düzenin sorgulanmasını engellemek için de gerekli görülüyor.
Toplumsal eşitsizliklerin derinleştiği, güvencesizliğin arttığı ve neoliberal düzenin kriz ürettiği bir dönemde, iktidarlar kamusal öfkeyi ekonomik düzenden uzaklaştırıp kültürel düşmanlıklara yönlendiriyor. Böylece gerçek sınıfsal çatışmalar görünmez hale getirilirken, “geleneksel aile”, “milli değerler” ve “ahlaki tehditler” ekseninde yapay kutuplaşmalar üretiliyor.
LGBTQ+ bireylerin hedefe yerleştirilmesi de bu stratejinin parçası.
Sağ Popülizmin En Büyük Düşmanı: Eleştirel Akıl
Martin Peterson’un hikâyesini önemli kılan şey, sansüre karşı geliştirdiği yöntem. Çünkü o, Platon’un yasaklanmasını yalnızca bireysel mağduriyet olarak sunmadı; doğrudan ifade özgürlüğü tartışmasına çevirdi.
Bu kritik bir kırılma noktası.
Zira otoriter eğilimlerin en büyük avantajı, baskıyı “istisnai” göstermeleridir. Önce LGBTQ+ çalışmaları hedef alınır. Sonra feminist teori. Ardından göç çalışmaları, sömürgecilik eleştirileri, işçi hareketleri tarihi ya da devlet şiddeti araştırmaları gelir. Her aşamada toplumun bir kesimine, “Bu sizi ilgilendirmiyor” denir.
Oysa sansür hiçbir zaman başladığı yerde durmaz.
Bugün Platon’u yasaklayan zihniyet, yarın Steinbeck’i, Baldwin’i, Brecht’i, Nazım Hikmet’i ya da Orwell’i “sakıncalı” ilan edebilir. Çünkü mesele belirli bir düşünce değil; düşünmenin kendisidir.
Aşırı sağın kültür politikası tam da burada şekillenir: Karmaşık toplumsal sorunları tartışan düşünsel alanlar daraltılır, yerine duygusal refleksler ve kimlik paniği yerleştirilir. Böylece yurttaş değil, itaatkâr kitle üretilir.
Üniversiteler Neden Hedefte?
Bugün dünyanın birçok yerinde üniversiteler sistematik biçimde itibarsızlaştırılıyor. Akademisyenler “halktan kopuk elitler” diye sunuluyor. Bilimsel araştırmalar “ideolojik propaganda” olarak etiketleniyor. Bunun tesadüf olmadığı açık.
Çünkü üniversite, sermaye düzeniyle siyasal iktidar arasındaki ilişkinin sorgulanabildiği alanlardan biri olmayı sürdürdüğü ölçüde tehdit olarak algılanıyor.
Muhafazakâr iktidarlar bu yüzden yalnızca ders içeriklerini değil, üniversitenin toplumsal işlevini de dönüştürmek istiyor: Eleştiren değil uyum sağlayan, sorgulayan değil tekrar eden, kamusal sorumluluk taşıyan değil piyasa mantığına entegre olmuş bir akademi modeli yaratılmaya çalışılıyor.
Bu nedenle bugün “Platon tartışması” diye görünen şey, aslında çok daha büyük bir siyasal dönüşümün işareti.
Ve belki de asıl soru şu:
Bir toplum, filozoflardan korkmaya başladığında geriye özgürlük adına ne kalır?
- Platon’dan Korkan İktidarın Özgürlükle Kavgası - 18 Mayıs 2026
- Kayıp, İktidar ve Hafıza: Gülistan Doku Vakası ve Devletin Suskunluğu - 24 Nisan 2026
- Cezaevleriyle Demokrasi Kurulmaz - 22 Nisan 2026














