Türkiye’de hukuk ve yargı sistemine ilişkin tartışmalar artık yalnızca muhalefetin ya da hukuk çevrelerinin gündemi değil. Sokakta, cezaevlerinde, mahkeme koridorlarında ve kamuoyu araştırmalarında giderek daha görünür hale gelen ortak bir soru var: Adalet gerçekten herkes için eşit mi?
Bu soruyu yeniden gündeme taşıyan isimlerden biri de CHP Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu oldu. İzmir’de Aliağa Şakran ve Buca Kırıklar cezaevlerinde yaptığı ziyaretlerin ardından Tanrıkulu, “Artık hukuk konuşmayacağım, yargı konuşmayacağım. Çünkü Türkiye’de yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı yok” dedi.
Muhalefet temsilcilerinin bu tür açıklamaları yeni değil. Yeni olan ise, bu eleştirilerin artık yalnızca siyasi bir polemik olarak görülemeyecek kadar geniş bir zeminde karşılık bulması.
Çünkü mesele yalnızca birkaç tartışmalı dava değil.
Mesele, hukuk devletinin temel ilkelerinin giderek aşınmasıdır.
Bir ülkede hukukun bağımsız olup olmadığını anlamak için yalnızca Anayasa’ya bakılmaz. Asıl ölçü, hukukun iktidardan bağımsız davranıp davranamadığıdır. Aynı suçlamalar karşısında herkesin aynı muameleye tabi tutulup tutulmadığıdır. Mahkemelerin siyasi atmosferden etkilenmeden karar verebilmesidir.
Bugün Türkiye’de ise kamuoyunda oluşan algı bunun tam tersini söylüyor.
İktidara yakın isimlerle muhalifler arasındaki soruşturma süreçleri arasındaki hız farkı, bazı dosyaların yıllarca rafta beklerken bazılarının saatler içinde işleme alınması, tutuklamanın istisna olmaktan çıkıp fiili cezalandırma yöntemine dönüşmesi ve yüksek yargı kararlarının dahi zaman zaman uygulanmaması, yargıya duyulan güveni her geçen gün biraz daha zedeliyor.
Tanrıkulu’nun cezaevlerinde dinlediği hikâyeler elbette kendi siyasi değerlendirmesidir. Ancak o hikâyelerin doğru olup olmamasından bağımsız olarak daha büyük bir gerçek var.
Türkiye’de insanlar artık mahkemeye gittiklerinde haklı çıkacaklarına değil, karşılarında kimin olduğuna bakarak sonuç tahmin etmeye çalışıyor.
İşte hukuk devletinin en büyük kırılması tam da burada başlıyor.
Çünkü adalet yalnızca mahkeme kararlarından ibaret değildir. Adalet aynı zamanda toplumun o karara duyduğu güvendir.
Bu güven kaybolduğunda mahkemeler çalışmaya devam edebilir; duruşmalar yapılabilir; kararlar açıklanabilir. Ama hukuk devleti işlememeye başlar.
Bugün uluslararası hukuk endekslerinde Türkiye’nin bulunduğu sıra da bu tabloyu doğruluyor. Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü ve temel haklar alanında uzun süredir gerileyen göstergeler, yalnızca dış dünyanın eleştirisi değil; içeride hissedilen krizin de uluslararası ölçekteki yansımasıdır.
Üstelik bunun bedelini sadece siyasetçiler ödemiyor.
Yatırımcı hukuk güvencesi arıyor.
Gazeteci ifade özgürlüğü arıyor.
Akademisyen düşünce özgürlüğü arıyor.
İş insanı öngörülebilir bir hukuk sistemi arıyor.
Sıradan yurttaş ise yalnızca hakkını ararken adil bir mahkeme görmek istiyor.
Bunların hiçbiri birbirinden bağımsız değil.
Ekonomik krizle hukuk krizi, demokratik gerilemeyle yargı bağımsızlığı arasındaki ilişki artık akademik bir tartışma olmaktan çıktı. Hukukun zayıfladığı ülkelerde yatırım azalıyor, beyin göçü hızlanıyor, toplumsal kutuplaşma derinleşiyor ve devlet kurumlarına duyulan güven aşınıyor.
Tanrıkulu’nun “Artık hukuk konuşmayacağım” sözü aslında bir umutsuzluk cümlesinden çok, mevcut tabloya yönelik sert bir teşhis niteliği taşıyor.
Fakat asıl soru şu:
Bir ülkede insanlar hukuku konuşmaktan vazgeçerse, geriye ne kalır?
Çünkü hukuk yalnızca mahkemelerin işi değildir. Hukuk, toplumun birlikte yaşayabilme sözleşmesidir.
O sözleşme zedelendiğinde kaybeden yalnızca davaların tarafları olmaz.
Kaybeden, devletin meşruiyeti olur.
Kaybeden, demokrasi olur.
Ve en sonunda kaybeden, adalet arayan bütün toplum olur.
- Türkiye’de Yargının Bağımsızlığı Ve Tarafsızlığı Yok - 28 Haziran 2026
- Enflasyon Rejimi Kalıcılaşıyor - 6 Haziran 2026
- Anketlerde Erozyon Sokakta Direnç: AKP’nin Azalan Gücü ve Bitmeyen Desteğin Çelişkisi - 1 Mayıs 2026











