Siyasetin en büyük hünerlerinden biri, insanlara yalnızca cevapları değil, soruları da dayatmaktır. Bir iktidar toplumun önüne bir mesele koyduğunda, çoğu zaman tartışmanın sınırlarını da beraberinde çizer; neyin konuşulabileceğini, hangi sözcüklerin meşru sayılacağını, hangi itirazların daha baştan kuşkuyla karşılanacağını belirlemeye çalışır. Böylece insanlar farkına varmadan iktidarın kurduğu cümlenin içinde düşünmeye başlar. “Barış mı, çatışma mı?”, “devlet mi, örgüt mü?”, “evet mi, hayır mı?” diye sorulan her soru, gerçeğin bütün renklerini iki kutbun arasına sıkıştırır. Oysa hayat, hele siyaset, hiçbir zaman bu kadar dar değildir. Asıl mesele bazen sorunun kendisini reddedip başka bir yerden konuşabilmektir.
Berk Esen’in çerçeve yasa üzerine yaptığı değerlendirme tam da böyle bir sıkışmanın içinden yükseliyor. Esen, muhalefetin yasaya destek vermek için geliştirdiği gerekçeleri eleştirirken önemli bir noktaya parmak basıyor: Bir iktidarın hazırladığı siyasal metne destek vermek ile barışı savunmak aynı şey değildir. Bu ayrım son derece değerlidir. Çünkü Türkiye’de uzun zamandır iktidar, kendi siyasal tercihlerine ahlaki bir zorunluluk görüntüsü kazandırma konusunda oldukça mahirdir. Kendi politikasını devletin çıkarı, kendi güvenlik anlayışını milletin bekası, kendi barışını toplumun ortak arzusu gibi sunabildiği ölçüde itiraz eden herkesi de kolaylıkla karşı kutba itebilir.
Bu yüzden barışı savunmak ile iktidarın barış siyasetini savunmak arasında kalın bir çizgi çekmek gerekir.
Fakat Esen’in eleştirisi tam da güçlendiği yerde başka bir tehlikenin eşiğine geliyor. Çünkü iktidarın hazırladığı bir süreci eleştirirken, giderek iktidarın başlattığı her şeyin zorunlu olarak iktidarın niyetine mahkûm olduğu varsayımına yaklaşıyor. Oysa tarih bize bundan daha karmaşık bir şey söyler. İktidarlar çoğu zaman kendi istemedikleri sonuçların kapısını kendileri açarlar. Bir düzenleme bir hesapla yapılır, ama toplumsal güçler onu başka bir yere taşır; bir reform iktidarın ömrünü uzatmak için gündeme gelir, ama zamanla o iktidarın sınırlarını genişleten değil daraltan bir sürece dönüşür. Tarih, hiçbir iktidarın iradesine bütünüyle teslim olmuş düz bir yol değildir. İktidarın niyeti önemlidir, ama tek belirleyici değildir.
Bu nedenle “Bu süreci otoriterleşmeyi yaratanlar yürütüyor, öyleyse buradan demokrasi çıkmaz” demek ilk bakışta son derece akla yatkın görünse de eksiktir. Evet, Türkiye’de bugünkü siyasal yapıyı kuran aktörlerin demokratikleşme konusunda sicili ortadadır. Evet, yargının bağımsızlığından ifade özgürlüğüne, seçilmişlerin görevden alınmasından siyasal baskılara kadar geniş bir alanda yaşananlar, iktidarın özgürlükçü bir ufka sahip olmadığını göstermektedir. Fakat siyaset yalnızca iktidarın niyetinden ibaret değildir. Bazen iktidarın açtığı küçük bir gedik, toplumun basıncıyla büyük bir yarığa dönüşebilir. Mesele, o gedikten kimin geçtiği ve geçerken neyi büyüttüğüdür.
Çünkü barış, iktidarların lütfuyla verilen bir şey değildir. Tıpkı özgürlük gibi, barış da toplumun eline geçtiği ölçüde anlamlıdır.
Burada Türkiye’deki Kürt meselesinin uzun tarihine bakmak gerekir. On yıllardır süren çatışmanın bedelini karar verenler değil, çoğunlukla kararların uzağında yaşayan insanlar ödedi. Yoksul ailelerin çocukları öldü, köyler boşaldı, kentler değişti, kuşaklar korkuyla büyüdü, milyarlarca liralık kaynak güvenlik politikalarına aktarıldı ve bütün bunların üzerinde devletin olağanüstü yetkilerini meşrulaştıran kalıcı bir güvenlik dili kuruldu. Böyle bir çatışmanın sona ermesi, hangi iktidar döneminde gerçekleşirse gerçekleşsin, küçümsenemez. Çünkü silahların susması yalnızca bir iktidarın hanesine yazılacak siyasal başarı değildir; en başta, savaşın yükünü taşıyanların hayatındaki ağırlığın azalmasıdır.
Ama tam burada barışın ikinci yüzü görünür.
Silahların susması ile özgürlüğün başlaması aynı şey değildir.
Bir örgütün silah bırakması, devletin kendiliğinden demokratikleşmesi anlamına gelmez. Hapishaneler doluysa, siyasetçiler yargı baskısı altındaysa, gazeteciler susturuluyorsa, seçilmişler görevlerinden uzaklaştırılıyor, mahkeme kararları uygulanmıyor ve yurttaşın devlete karşı hukuk güvencesi zayıflıyorsa, yalnızca çatışmasızlıktan söz edebiliriz; demokrasiden değil. Barış, toplumun sesinin kısılması pahasına sağlanan bir sessizlik değildir. Gerçek barış, yalnızca dağdaki silahın değil, devletin hukuksuzluğu bir silah gibi kullanma imkânının da ortadan kalkmasıdır.
Muhalefetin asıl sorunu tam burada başlıyor.
Türkiye’de muhalefet yıllardır iktidarın çizdiği siyasal zeminin dışına çıkmakta zorlanıyor. İktidar güvenliği merkeze aldığında güvenlik konusunda daha güvenilir olduğunu kanıtlamaya, milliyetçiliği yükselttiğinde daha milliyetçi görünmeye, barışı konuştuğunda ise barışa karşı olmadığına dair teminat vermeye çalışıyor. Böylece kendi siyasal dilini kurmak yerine iktidarın dilinin içinde yer arıyor. Oysa bir muhalefetin iktidar olabilmesi için yalnızca yönetenlerden farklı cevaplar vermesi yetmez; farklı sorular sorması gerekir.
Kürt seçmeni de bu açıdan yalnızca seçim aritmetiğinin bir parçası olarak görmek başlı başına bir sorundur. “Bu yasaya hayır dersek Kürtler bize oy verir mi?” sorusu ne kadar yanlışsa, “evet dersek milliyetçi seçmeni kaybeder miyiz?” sorusu da o kadar yanlıştır. Çünkü her iki durumda da insan hakları, yurttaşlık, eşitlik ve demokrasi, sandık hesabının altına yerleştirilmiş olur. Kürt yurttaşın talebi yalnızca seçim günü hangi partiye oy vereceği değildir; bu ülkede hangi haklarla, hangi eşitlikle ve hangi onurla yaşayacağıdır.
Muhalefetin söylemesi gereken bundan daha yalın ve daha cesur olabilir:
Biz çatışmanın bitmesini istiyoruz. Silahların tamamen ortadan kalkmasını istiyoruz. Ama aynı zamanda devletin de hukukla sınırlandığı, seçilmişlerin iradesinin tanındığı, düşüncenin suç olmadığı, yurttaşın kimliği nedeniyle ikinci sınıf görülmediği bir ülke istiyoruz.
Böyle bir cümle, hem iktidarın hem de milliyetçi muhalefetin kurduğu dar siyasal denklemi bozar.
Özgür Özel’in tavrı da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Sorun onun “evet” demiş olması değildir; asıl sorun, bu “evet”in hangi siyasal bütünlük içine yerleştirildiğidir. Bir lider böylesine tarihsel bir meselede destek veriyorsa, desteğinin sınırlarını ve gerekçelerini de toplumun zihninde açıkça kurmak zorundadır. Yoksa verilen oy, iktidarın siyasal anlatısının içinde eriyebilir.
Bir “evet” ancak arkasına bir “ama” değil, bütünlüklü bir siyasal program aldığında anlam kazanır.
Silahların bırakılmasını destekliyoruz; ama bununla birlikte kayyım rejiminin bitmesini istiyoruz. Çatışmanın sona ermesini destekliyoruz; ama yargının bağımsızlığını istiyoruz. Barışı destekliyoruz; ama barışın yalnızca devlet ile bir örgüt arasındaki anlaşmaya indirgenmesini reddediyoruz. Çünkü barış iki aktörün birbirine verdiği söz değildir; toplumun tamamının hukuk içinde yeniden kurulmasıdır.
YENİ Parti’nin ve Özgür Özel’in önündeki asıl sınav da tam burada yatıyor. Yeni bir siyasi parti olmak yalnızca farklı bir isim, farklı bir amblem veya farklı kadrolarla meydana çıkmak değildir. Eski siyasetin düşünme biçimlerini aşamıyorsanız, yalnızca eski binanın başka bir odasına taşınmış olursunuz. Yenilik, önce zihinde başlar. İktidarın kurduğu ikilikleri reddedebilmek, hem barışı savunup hem iktidarın barış siyasetini sorgulayabilmek, hem Kürt meselesinin çözümünü istemek hem de bunu seçim hesabına indirgememek, hem devleti tanımak hem devletin hukuk dışına taşmasına karşı çıkmak gerekir.
Berk Esen’in eleştirisinin kıymetli tarafı, muhalefetin iktidarın propagandasına teslim olma riskini göstermesidir. Haklıdır: Bir muhalefet her adımını “iktidar bunu nasıl kullanır?” korkusuyla atarsa zamanla kendi iradesini kaybeder. Fakat aynı şey tersinden de geçerlidir. Muhalefet her meselede “iktidar yapıyorsa karşısında durmalıyım” refleksiyle hareket ettiğinde de kendi siyasetini kuramaz. Çünkü her iki durumda da pusulayı iktidar tutmaktadır.
Birinde onun arkasından yürürsünüz, diğerinde ondan kaçarsınız.
Ama yönünüzü yine o belirler.
Bağımsız siyaset ise başka bir şeydir. Kendi yönünü tayin edebilmektir.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı tam da budur. Ne iktidarın barışına teslim olmak ne de iktidar başlattı diye barış ihtimalinden geri durmak. Asıl ihtiyaç, çatışmanın sona ermesini toplumun demokratikleşmesi için bir başlangıç noktasına çevirebilecek siyasal cesarettir. Silahların susmasıyla yetinmeyip hukukun konuşmasını istemektir.
Çünkü bir ülkede savaşın bitmesi büyük bir şeydir, ama yeterli değildir.
Bazen savaş biter, korku kalır.
Bazen silahlar susar, iktidar konuşmaya devam eder.
Bazen meydanlardan asker çekilir ama mahkeme salonları, karakollar, bürokrasi ve yasalar aynı eski dili sürdürür.
İşte o zaman barış yalnızca sessizliğin başka bir adı olur.
Türkiye’nin ihtiyacı olan ise sessizlik değil, özgürlüktür.
Bu nedenle bugün sorulması gereken soru yalnızca “Çerçeve yasaya evet mi, hayır mı?” değildir. Çok daha ağır ve çok daha tarihsel bir soru önümüzde duruyor:
Silahların sustuğu gün, devlet de eski korkularıyla yönetmekten vazgeçecek mi?
Eğer buna cevap veremiyorsak, barışın henüz yalnızca yarısını konuşuyoruz demektir.
- Barışın Kimin Barışı Olduğu Üzerine - 11 Ağustos 2026
- AfD İktidara Yürürken Almanya’nın Yabancıları Tedirgin - 11 Ağustos 2026
- Geçmişin Gölgesinde Gelecek Kurulmaz - 24 Temmuz 2026










