back to top
Ana Sayfa Ekonomi Emek 25 Yılda Emeğin Kaybı

25 Yılda Emeğin Kaybı

Ekonomist Prof. Dr. Aziz Çelik, BirGün’de yayımlanan “25 yıl 25 başlık: AKP’nin emek bilançosu!” başlıklı yazısında, AKP’nin iktidarda geçirdiği yaklaşık çeyrek yüzyılı çalışma hayatı, ücretler, istihdam, sosyal güvenlik ve sendikal haklar üzerinden değerlendirdi; Çelik’in derlediği 25 başlık, ekonomik büyüme ile emekçilerin bu büyümeden aldığı pay arasındaki makasın açıldığını ortaya koyan kapsamlı bir tablo sunuyor.

Büyüme Var, Bölüşüm Değişti

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 14 Ağustos 2001’de kurulmasının ardından 3 Kasım 2002 seçimleriyle iktidara gelmesi, Türkiye siyasetinde 25 yıla yaklaşan kesintisiz bir yönetim döneminin başlangıcı oldu. Çelik, BirGün’deki değerlendirmesinde bu uzun dönemin bilançosunu yalnızca büyüme ve kişi başına gelir artışı üzerinden değil, üretilen gelirin kimler arasında nasıl bölüşüldüğü üzerinden ele alıyor.

Çelik’in aktardığı verilere göre kişi başına GSYH, 2001’de 3 bin 108 dolardan 2025’te 18 bin 40 dolara yükseldi. Ancak AKP’nin 2011’de 2023 için açıkladığı 25 bin 76 dolarlık kişi başına gelir hedefi gerçekleşmedi; 2023’te gerçekleşen değer 13 bin 243 dolarda kaldı. Yazıda, hedefin gerçekleşmemesinin ardından sonraki resmi hedeflerin de aşağı çekildiğine dikkat çekiliyor.

Gelir dağılımında ise daha sınırlı bir iyileşme görüldü. Çelik, Gini katsayısının 2002’de 0,44 iken bugün 0,41 düzeyine gerilediğini belirtiyor. En zengin yüzde 20’lik kesim toplam gelirin yüzde 48’ini alırken, en yoksul yüzde 20’nin payı yüzde 6,4’te kalıyor. Emekli aylıkları hesaptan çıkarıldığında gelir eşitsizliğinin daha da belirginleştiği ifade ediliyor.

Ücretlerin Payı Geriledi

Çalışmanın merkezindeki başlıklardan biri ücretlerin milli gelir içindeki konumu. Çelik’in değerlendirmesine göre AKP döneminde ekonomik büyüme, emeğin milli gelirden aldığı payda aynı ölçüde bir artış yaratmadı.

Asgari ücretin ve emekli aylıklarının kişi başına GSYH’ye oranı gerilerken, ücretlilerin vergi yükü de dönem içerisinde değişti. Çelik, 2001’de ücretlilerin ilk vergi diliminde ücret dışı gelir elde edenlere göre beş puan daha düşük vergi ödediğini, bu farkın daha sonra kaldırıldığını belirtiyor.

Vergi diliminin kapsamındaki değişim de dikkat çekici. 2001’de ilk vergi dilimi yıllık asgari ücretin 1,53 katına karşılık gelirken, 2026’da bu oran 0,48 kata geriledi. Böylece ücretlilerin daha düşük gelir seviyelerinde üst vergi dilimlerine yaklaşması ve ücret artışlarının bir bölümünün vergi yoluyla geri alınması gündeme geldi.

İstihdamda Türkiye’nin Yapısal Sorunu

Çelik’in bilançosunda istihdam ve işsizlik de temel başlıklardan biri. 15 yaş üzerindeki nüfusta istihdam oranı 2002’de yüzde 43,5 iken yüzde 48,9’a yükseldi. Ancak çalışma çağındaki nüfusun yaklaşık yarısının istihdam dışında kaldığı Türkiye, OECD ülkeleri arasında düşük istihdam oranıyla ayrışıyor.

15-64 yaş grubunda Türkiye’nin istihdam oranı OECD ortalamasının belirgin biçimde altında bulunuyor. Avrupa Birliği’nde 20-64 yaş grubunda istihdam oranı yüzde 76 düzeyindeyken, Türkiye’de aynı ölçütte yüzde 55,1 seviyesinde kalıyor.

Resmi işsizlik oranının yüzde 7,6 düzeyinde bulunmasına karşın geniş tanımlı işsizlik çok daha yüksek. Çelik’in aktardığı verilere göre atıl işgücü oranı yüzde 28,8’e, geniş tanımlı işsiz sayısı ise 11,6 milyona ulaşıyor. İş aramaktan vazgeçenler ile yeterli süre çalışamayanların resmi işsizlik hesabının dışında kalması, işgücü piyasasındaki gerçek tablo ile resmi oran arasındaki farkı büyütüyor.

Gençler Ve Kadınlar İşgücü Piyasasının Dışında

Genç işsizliği ve eğitim-istihdam bağlantısı da bilançonun öne çıkan başlıkları arasında yer alıyor. Çelik’e göre 15-29 yaş grubundaki gençlerin yüzde 23,3’ü ne eğitimde ne istihdamda bulunuyor. Bu oran yaklaşık 2 milyon 684 bin gence karşılık geliyor.

Türkiye’nin NEET oranı Avrupa Birliği ortalamasının oldukça üzerinde. Üniversite mezunları açısından da eğitim düzeyinin istihdam güvencesi sağlamadığı görülüyor. Yazıda genç üniversite mezunları arasındaki işsizlik oranı yüzde 23,5 olarak aktarılıyor.

Kadınların işgücüne katılımındaki düşük oran ise Türkiye’deki istihdam yapısının bir başka temel sorunu olarak ele alınıyor. Kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 35,4 iken erkeklerde bu oran yüzde 70,7. Üç yaşından küçük çocuğu bulunan kadınların yalnızca yüzde 27’si çalışırken, aynı durumdaki erkeklerde istihdam oranı yüzde 90’a ulaşıyor.

Güvencesizlik Kalıcılaşıyor

Çalışma hayatındaki dönüşümün önemli unsurlarından biri de güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaşması oldu. Çelik, 2016’da yasalaşan özel istihdam büroları aracılığıyla kiralık işçilik uygulamasını ve taşeron çalışmanın yaygınlaşmasını bu dönüşümün başlıca örnekleri arasında gösteriyor.

Kamuda taşeron olarak çalışan işçilerin önemli bölümü 2017 sonunda kadroya geçirilirken, özel sektörde taşeron çalışma devam etti. Yeni dönemde ise platform ekonomisinin ortaya çıkardığı çalışma biçimleri farklı bir güvencesizlik alanı oluşturdu.

Özellikle kurye ve benzeri işlerde çalışanların şahıs şirketi kurarak platformlara hizmet sunan “tedarikçi” konumuna geçirilmesi, işçi-işveren ilişkisinin dışında tutulmalarına yol açabiliyor. Bu modelde kıdem tazminatı, sendikal haklar ve klasik iş güvencesi mekanizmaları önemli ölçüde devre dışı kalıyor.

Kayıt dışı istihdam oranı yaklaşık yüzde 25 seviyesine gerilemiş olsa da Çelik, yaklaşık 8,5 milyon kişinin hâlâ sosyal güvenlik sistemi dışında çalıştığına dikkat çekiyor. Tarımda ise kayıt dışılık çok daha yüksek düzeyde seyrediyor.

Uzun Çalışma, Düşük Ücret

Türkiye’de çalışma süreleri de Avrupa ülkeleriyle arasındaki farkın en belirgin olduğu alanlardan biri.

Çelik’in aktardığı verilere göre Türkiye’de fiili haftalık ortalama çalışma süresi 42,4 saat. Avrupa Birliği ortalaması ise 35,9 saat. Türkiye’de çalışanların yüzde 27’si haftada 49 saatten fazla çalışırken AB’de bu oran yüzde 7,1 seviyesinde.

Yasal haftalık çalışma süresinin 45 saat olmasına rağmen fiili çalışma süresinin yüksek seyretmesi, Türkiye’de çalışma hayatının yalnızca ücret düzeyi açısından değil, zaman ve yaşam koşulları açısından da emekçiler üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu gösteriyor.

Bu tablo asgari ücrette de kendisini gösteriyor. Net asgari ücret 28 bin 75 lira düzeyindeyken dört kişilik bir ailenin yalnızca gıda harcaması için gereken tutar 36 bin 940 liraya ulaşıyor. Çelik, yaklaşık 9,5 milyon çalışanın asgari ücret ve civarında ücret aldığını belirterek, asgari ücretin istisnai bir taban ücret olmaktan çıkarak fiilen ortalama ücret niteliğine büründüğüne dikkat çekiyor.

Kıdem Tazminatının Alım Gücü Geriledi

Çalışmanın bir başka başlığı kıdem tazminatı. Çelik’in hesaplamasına göre kıdem tazminatı tavanının brüt asgari ücrete oranı 2001’de 4,6 kat iken bugün 2,2 kata geriledi.

Bu değişim, kıdem tazminatının konut fiyatları karşısındaki değerinde de ciddi bir kayıp anlamına geliyor. Çelik’in verdiği güncel rakamlara göre 30 yıl çalışarak tavandan kıdem tazminatı alan bir işçinin elde edeceği yaklaşık 2,2 milyon lira, Türkiye’de ortalama 5 milyon 213 bin lira düzeyindeki konut fiyatının yüzde 42’sine karşılık geliyor.

İstanbul’daki konut fiyatları dikkate alındığında ise kıdem tazminatının konut edinme gücü daha da düşüyor. Böylece geçmişte uzun çalışma yaşamının sonunda önemli bir güvence olarak görülen kıdem tazminatının satın alma gücü, konut fiyatlarındaki artış karşısında belirgin biçimde zayıflıyor.

Emeklilikte Gelir Kaybı

Çelik’in emek bilançosunda sosyal güvenlik sistemi ve emekli aylıkları da önemli bir yer tutuyor. 1999’da 25 yıl çalışan bir işçinin aylık bağlama oranının yüzde 76 olduğunu belirten Çelik, 2008 sonrasında bu oranın yüzde 50 seviyesine çekildiğini ifade ediyor.

Emekli aylığı hesaplamasında büyümenin dikkate alınma biçimi de değişti. 2008 öncesinde büyümenin tamamı hesaplamaya dahil edilirken, sonrasında bunun yüzde 30’luk bölümünün dikkate alınması emekli aylıklarının milli gelir artışından daha sınırlı yararlanmasına yol açtı.

En düşük işçi emekli aylığının asgari ücrete oranı da dönem içerisinde geriledi. Çelik’in aktardığı verilere göre 2002’de en düşük işçi emekli aylığı asgari ücretin 1,4 katı iken bugün asgari ücretin yüzde 83’ü seviyesinde bulunuyor.

Emeklilikten Sonra Çalışma Zorunluluğu

Emeklilerin ekonomik konumu, çalışma hayatının emeklilik sonrasındaki devamlılığıyla da doğrudan bağlantılı. Çelik’in aktardığı verilere göre 2002’de emeklilerin yüzde 37’si çalışıyor veya iş arıyordu. Günümüzde bu oran yüzde 66’ya ulaşmış durumda.

En düşük emekli aylığı 23 bin 552 lirada kalırken dört kişilik aile için açlık sınırı 36 bin 940 lira. Böylece en düşük emekli aylığı, temel gıda harcamaları için gerekli tutarın dahi altında bulunuyor.

Bu tablo, emekliliğin çalışma yaşamının ekonomik olarak sona erdiği bir dönem olmaktan uzaklaştığını ve çok sayıda emeklinin gelirini tamamlamak için yeniden çalışma hayatına dönmek zorunda kaldığını ortaya koyuyor.

EYT Ve İşsizlik Sigortası Fonu

Emeklilikte yaşa takılanlar düzenlemesi de bilançonun önemli başlıklarından biri. Çelik, AKP’nin uzun süre karşı çıktığı EYT düzenlemesinin 2023 seçimleri öncesinde hayata geçirildiğini ve üç yıl içerisinde yaklaşık 2,6 milyon kişinin emekli olduğunu belirtiyor.

Buna karşın düzenlemenin kademesiz olması, 8 Eylül 1999 ve öncesinde sigorta başlangıcı bulunanlarla bir gün sonrasında başlayanlar arasında büyük farklar yaratıyor. Çelik, bir günlük farkın emeklilikte 17-20 yıla varan bekleme sürelerine dönüşebildiğine dikkat çekiyor.

İşsizlik Sigortası Fonu açısından da benzer bir tartışma bulunuyor. Çelik’in aktardığı verilere göre Fon’da 24 yıl içerisinde 628 milyar lira birikirken işsizlere yapılan toplam ödeme 174 milyar lirada kaldı. Ocak 2026’da resmi işsizlerin yalnızca yüzde 19,6’sı işsizlik ödeneğinden yararlanabildi. Ortalama işsizlik ödeneği ise 14 bin 217 lira oldu.

İş Cinayetleri Ve Denetim Açığı

Çalışma hayatının en ağır bilançosu iş kazaları ve iş cinayetleri alanında ortaya çıkıyor. Çelik’in aktardığı verilere göre 2025 yılında en az 2 bin 105 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi.

Buna karşın aynı yıl meslek hastalığı nedeniyle yalnızca üç işçi ölümü kayıtlara geçti. Çelik, meslek hastalıklarının tespitindeki yetersizliğe ve işyerlerinin denetim kapasitesine dikkat çekiyor.

Türkiye’de 100 bin çalışana 2,8 iş müfettişinin düştüğünü belirten Çelik, polis ve bekçi sayısının iş müfettişi sayısının yaklaşık 360 katı olduğuna işaret ediyor. Bu karşılaştırma, çalışma hayatının denetlenmesi için ayrılan insan kaynağı ile güvenlik alanındaki kaynaklar arasındaki büyük farkı ortaya koyuyor.

Sendikal Haklarda Daralma

Sendikal örgütlenme ve toplu iş sözleşmesi kapsamındaki gerileme de Çelik’in 25 maddelik bilançosunun temel başlıklarından biri.

Türkiye’de yaklaşık 17,6 milyon işçinin 15,2 milyonunun sendikasız olduğunu belirten Çelik, resmi sendikalaşma oranının yüzde 13,8, toplu iş sözleşmesi kapsamının ise yaklaşık yüzde 7 düzeyinde bulunduğunu aktarıyor. Özel sektörde toplu sözleşme kapsamının yüzde 5’in altında kaldığı ifade ediliyor.

Grev hakkı bakımından da tablo sınırlı. Çelik’in verilerine göre AKP döneminde 22 grev “erteleme” adı altında yasaklandı ve yaklaşık 200 bin işçinin grevi bu uygulamadan etkilendi. Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun 151 ülkeyi değerlendiren Küresel Haklar Endeksi’nde Türkiye’nin dokuz yıldır işçiler açısından en kötü 10 ülke arasında yer aldığı belirtiliyor.

Özelleştirmeler Ve Kamunun Küçülmesi

Çelik’in bilançosunda kamunun ekonomideki ağırlığının azalması da emek rejimindeki dönüşümün önemli bir parçası olarak ele alınıyor.

1980’lerin ortalarından bu yana Türkiye’de yaklaşık 74 milyar dolarlık özelleştirme yapıldığını belirten Çelik, bunun yaklaşık 66 milyar dolarının AKP iktidarı döneminde gerçekleştiğini aktarıyor. Yazıda, özelleştirilen kuruluşların önemli bölümünün sendikal örgütlenmenin ve toplu iş sözleşmesinin bulunduğu kamu işyerleri olduğuna dikkat çekiliyor.

Bu süreç, yalnızca mülkiyet yapısının değişmesiyle sınırlı kalmadı; kamuda örgütlü ve güvenceli çalışma alanlarının daralması açısından da çalışma hayatını etkileyen temel dönüşümlerden biri oldu.

Göçmen Emeği Ve Yeni Güvencesizlik

Çalışma hayatındaki dönüşümün bir diğer boyutunu göçmen emeği oluşturuyor. Çelik, milyonlarca göçmen işçinin düşük ücret, kayıt dışılık ve sendikasızlık koşullarında çalışmasının hem göçmenlerin hem de yerli işçilerin çalışma koşulları üzerinde etkili olduğunu belirtiyor.

Türkiye’de geçici koruma altında bulunan milyonlarca Suriyelinin önemli bir bölümünün işgücü piyasasında düşük ücretli sektörlerde yer alması, sendikal örgütlenmenin zayıflığı ve kayıt dışılık sorunuyla birlikte değerlendiriliyor.

Bu tabloya platform ekonomisinin yaygınlaşması da ekleniyor. Çalışanların işçi yerine bağımsız hizmet sağlayıcı veya şirket sahibi olarak tanımlanması, sosyal güvenlik ve sendikal hakların kapsamı açısından yeni sorunlar yaratıyor.

Sağlıkta Cepten Harcama, Yardımda Bağımlılık

Çelik’in değerlendirmesinde sağlık ve sosyal yardım politikaları da emek bilançosunun parçası olarak ele alınıyor. Sağlık hizmetlerine erişimdeki değişime rağmen yurttaşların cepten yaptığı sağlık harcamalarının büyüdüğüne dikkat çekiliyor.

2024 yılında vatandaşların cebinden yaptığı sağlık harcamasının 442 milyar liraya ulaştığı belirtilirken, sosyal güvencesi olmayan kişiler için aylık Genel Sağlık Sigortası priminin 1.982 lira olduğu aktarılıyor.

Sosyal yardım harcamalarının milli gelire oranı yüzde 0,93 düzeyinde kalırken, yardım alan hane sayısının altı yıl içerisinde 2,5 milyondan 4 milyona yükselmesi ise sosyal yardım ihtiyacının genişlediğini gösteren veriler arasında yer alıyor.

1 Mayıs Tatil Oldu, Taksim Yasak Kaldı

Çelik’in 25 başlıkta topladığı bilanço, çalışma hayatındaki dönüşümün sembolik göstergelerinden biri olarak 1 Mayıs’ı da ele alıyor.

1 Mayıs 2009 yılında resmi tatil ilan edildi. Ancak 1 Mayıs kutlamalarının yapılacağı alanlara ilişkin tartışmalar sonraki yıllarda da devam etti. Özellikle Taksim Meydanı’na ilişkin yasaklar, emek örgütleri ile kamu otoriteleri arasında süreklilik gösteren bir uyuşmazlık başlığı oldu.

Çelik’in çalışmasındaki 25’inci başlık, bu nedenle “1 Mayıs: Tatil var, meydan yok!” ifadesiyle çerçeveleniyor.

25 Yılın Emek Bilançosu

Aziz Çelik’in BirGün’de yayımlanan çalışması, AKP’nin yaklaşık 25 yıllık siyasi iktidarını tek tek çalışma hayatı göstergeleri üzerinden değerlendiriyor. Büyüme, ücretler, vergi, istihdam, işsizlik, gençler, kadınlar, kayıt dışılık, göçmen emeği, taşeron çalışma, çalışma süreleri, asgari ücret, kıdem tazminatı, emeklilik, EYT, işsizlik fonu, iş cinayetleri, sağlık ve sendikal haklar aynı bilanço içerisinde ele alınıyor.

Çalışmanın ortaya koyduğu temel tablo, ekonomik büyüme rakamları ile emeğin gelirden aldığı payın aynı yönde ilerlemediği; istihdam artışının sınırlı kaldığı; geniş tanımlı işsizliğin yüksek seyrettiği; asgari ücret ve emekli aylıklarının temel yaşam maliyetlerinin gerisinde kaldığı; sendikal örgütlenme ve toplu pazarlık kapsamının ise dar bir kesimle sınırlı olduğu yönündeki verilerden oluşuyor.

Çelik, bu verileri “AKP’nin emek bilançosu” başlığı altında toplarken, 25 yıllık dönemin emek ve sosyal politikalar açısından değerlendirilmesinin yalnızca tekil düzenlemelere değil, dönemin genel yönüne bakılarak yapılması gerektiğini savunuyor.


Kaynaklar

  • Aziz Çelik, BirGün, “25 yıl 25 başlık: AKP’nin emek bilançosu!”, 15 Ağustos 2026.
  •