Bağımsız Maden-İş Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu, yedi gündür tutuklu bulunduğu Sincan Cezaevi’nde bugün saat 17.00 itibarıyla süresiz açlık grevine başladı; sendika, Aksu’nun tutuklanmasını yalnızca bir hukuk süreci değil, Türkiye’de işçilerin örgütlenme ve hak arama özgürlüğünün karşı karşıya olduğu ağır baskının yeni bir aşaması olarak değerlendiriyor.
Bağımsız Maden İşçileri Sendikası (Bağımsız Maden-İş) Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu, yedi gündür tutuklu bulunduğu Sincan Cezaevi’nde açlık grevine başladı. Sendikanın kamuoyuna yaptığı açıklamaya göre Aksu, bugün saat 17.00’den itibaren başlattığı eylemi sendikal haklara yönelik müdahaleleri ve tutukluluğunu protesto etmek amacıyla sürdürecek.
Aksu’nun açlık grevine başlaması, Doruk Madencilik ve Elazığ Eti Gümüş işçilerinin aylardır devam eden hak arama mücadelesinin ardından yaşanan tutuklamalar zincirinin yeni bir halkası olarak ortaya çıktı. Aksu ile Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır, işçilerin birikmiş ücret, kıdem ve ihbar tazminatlarının ödenmesi talebiyle Ankara’da sürdürülen direniş sırasında gözaltına alınmış, 26 Ağustos’ta ise “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” suçlamasıyla tutuklanmıştı.
Bir Sendikacının Açlık Grevine Götüren Süreç
Aksu’nun açlık grevi kararı, tek başına cezaevindeki bir tutuklunun kişisel eylemi olarak değerlendirilemeyecek kadar uzun bir mücadele geçmişinin üzerine oturuyor. Bağımsız Maden-İş’in kamuoyuna yaptığı açıklamada, sendikanın 2018’de kuruluşundan bu yana çok sayıda maden işçisi direnişinde yer aldığı ve bu mücadelelerin önemli bölümünü kazanımla sonuçlandırdığı belirtildi.
Sendikanın aktardığı geçmiş mücadeleler arasında Soma Kömürleri süreci özel bir yer tutuyor. Sendika, 2019’da başlattığı mücadele sonucunda Soma Katliamı’ndan sağ kurtulan ve daha sonra işten çıkarılan yaklaşık 6 bin işçinin tazminat alabilmesinin önünü açan 4857 sayılı İş Kanunu’na Geçici 11. madde eklenmesini sağladığını belirtiyor. Bu süreçte Ankara’ya yürüyüş düzenleyen sendika, açıklamasına göre 12 Eylül 1980 darbesinden sonra işçilerin eylemliliği sonucunda yapılan ilk yasal değişikliklerden birinin gerçekleşmesinde rol oynadı.
Sendikanın açıklamasında ayrıca Uyar Madencilik’te 15 yıl boyunca ödenmediği belirtilen tazminatlar için yürütülen yaklaşık bir buçuk yıllık mücadele, Ermenek, Balıkesir Balya, Fermas, Polyak, Özşen, Doruk Madencilik ve Eti Gümüş direnişleri sıralanıyor. Sendika, işten atılan üyeleri için gerçekleştirdiği çok sayıda “tekel direnişi”nin de kazanımla sonuçlandığını belirtiyor.
Bu mücadelelerin bir bölümünün yalnızca ücret pazarlığıyla sınırlı kalmadığı, işçilerin fiili örgütlenme ve hak arama kanallarını genişletmeye dönük bir mücadeleye dönüştüğü görülüyor. Sendikanın kendi anlatımına göre, Ankara yürüyüşlerinden maden sahalarındaki direnişlere, açlık grevlerinden işyerlerindeki eylemlere kadar uzanan yöntemler, mevcut hukuki mekanizmaların işçilerin alacaklarını güvence altına almakta yetersiz kaldığı durumlarda başvurulan araçlar oldu.
“Kâğıt Üzerinde Serbest, Fiiliyatta Yasak”
Bağımsız Maden-İş, bugün yaşananları Türkiye’de sendikal hakların hukuken tanınması ile bu hakların fiilen kullanılabilmesi arasındaki derin çelişki üzerinden değerlendiriyor. Sendikanın açıklamasında, başta Anayasa’nın 51 ve 54. maddeleri ile Türk Ceza Kanunu’nun 118. maddesi ve 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu olmak üzere mevzuatın sendikal hak ve özgürlükleri güvence altına aldığı, ancak bu hakların fiilen kullanılmasının giderek zorlaştırıldığı savunuluyor.
Anayasa’nın 51. maddesi çalışanlara ekonomik ve sosyal haklarını korumak ve geliştirmek amacıyla sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkı tanıyor. Anayasa Mahkemesi de sendika hakkının yalnızca sendika kurma veya sendikaya üye olma hakkından ibaret olmadığını; sendikaların kendi faaliyetlerini yürütmelerinin ve üyelerinin ortak çıkarlarını korumaya yönelik faaliyetlerinin de anayasal koruma altında bulunduğunu belirtiyor.
Uluslararası çalışma hukuku bakımından da tablo açık. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 87 No’lu Sendika Özgürlüğü ve Örgütlenme Hakkının Korunması Sözleşmesi, işçilerin kendi seçtikleri örgütleri kurma ve bu örgütlerin faaliyetlerini kamu makamlarının müdahalesinden uzak biçimde yürütme hakkını güvence altına alıyor. 98 No’lu Sözleşme ise sendikal faaliyete yönelik ayrımcılık ve müdahalelere karşı koruma öngörüyor.
Dolayısıyla burada yalnızca “bir sendikacının tutuklanması” değil, sendikal faaliyetin hangi noktada ceza hukuku alanına taşınabileceği sorusu bulunuyor. Elbette bir sendikacının da suç işlediği iddiası soruşturulabilir ve yargı önüne çıkarılabilir. Ancak uluslararası gazetecilik ve hukuk devleti açısından belirleyici mesele, tutuklamanın sendikal faaliyet nedeniyle cezalandırıcı bir araca dönüşüp dönüşmediğinin bağımsız ve etkili biçimde denetlenmesidir.
Tutuklama Kararının Merkezindeki Çelişki
Aksu ve Çakır hakkında verilen tutuklama kararının merkezinde sendikacıların sosyal medya paylaşımları bulunuyor. Bianet’in aktardığına göre savcılık, sosyal medya paylaşımlarını “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasına dayanak gösterdi. Sendikanın avukatı ise soruşturmanın gerçekte yürütülen işçi mücadelesinden kaynaklandığını savundu.
Medyascope’un aktardığı tutuklama kararında ise Aksu ve Çakır’ın paylaşımlarının “demokratik hak arama ve eleştiri sınırlarını aştığı” ve sendikal konumları nedeniyle kitleleri etkileyebilecekleri yönündeki değerlendirmelere yer verildi. Kararda ayrıca kaçma şüphesine ve adli kontrol tedbirlerinin yetersiz kalacağına işaret edildi.
Buradaki kritik soru, işçilerin haklarını savunan sendikal söylemin hangi gerekçeyle “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçuna dönüştürüldüğüdür. Çünkü Aksu’nun kendi ifadesinde anlattığı faaliyetlerin merkezinde, Yıldızlar SSS Holding’e bağlı işletmelerde çalışan işçilerin ücret, kıdem ve ihbar tazminatlarının ödenmesi için yürütülen bir örgütlenme ve müzakere süreci bulunuyor. Bianet’in aktardığı soruşturma dosyasına göre de tutuklama sürecinden hemen önce sendika ile holding arasında uzun saatler süren görüşmeler yapılmış ve işçilerin alacaklarının önemli bölümü konusunda anlaşma sağlandığı açıklanmıştı.
Bu durum, tutuklamanın zamanlamasını özellikle önemli hale getiriyor: İşçilerin taleplerinin karşılanmasına yönelik görüşmeler sonuçlanma aşamasına gelirken, mücadelenin önde gelen iki sendika yöneticisinin cezaevine gönderilmesi, tutuklamanın fiili sonuçlarının sendikal mücadele üzerindeki etkisini de gündeme getiriyor.
18 Günlük Direniş Kazanımla Sonuçlandı, Sendikacılar Cezaevinde
Doruk Madencilik ve Eti Gümüş işçilerinin Ankara’daki eylemi yaklaşık 18 gün sürdü. İşçiler, Yıldızlar SSS Holding bünyesindeki işletmelerde biriken ücret, kıdem, ihbar ve diğer işçilik alacaklarının ödenmesini talep etti. Eylem boyunca polis müdahaleleri ve çok sayıda gözaltı yaşandı. Bianet’in kronolojisine göre son Ankara direnişi 10 Ağustos’ta başladı; ilk gün yaklaşık 100 işçi ve sendikacı gözaltına alındı, 17 Ağustos’ta ise eylemin 24 saate çıkarılması üzerine yeniden polis müdahalesi gerçekleşti.
Eylemin son günlerinde sendika ile holding arasında yürütülen görüşmelerde işçilerin alacaklarının önemli bölümü konusunda uzlaşmaya varıldığı bildirildi. Bağımsız Maden-İş, direnişin 18. gününde işçilerin yasal taleplerinin kazanımla sonuçlandığını açıkladı; alacakların bir bölümünün peşin ödendiğini, kalan ödemeler için de bir plan oluşturulduğunu duyurdu.
Ancak ortaya çıkan tablo dikkat çekici: İşçilerin taleplerinin müzakere masasında karşılık bulduğu bir süreçte, bu mücadelenin örgütleyicileri tutuklu bulunuyor. Bu nedenle Aksu’nun açlık grevi yalnızca cezaevi koşullarına ilişkin bir protesto değil; sendikanın yıllardır savunduğu “işçinin hakkını fiilen kullanabilmesi” meselesini doğrudan gündeme taşıyan bir eylem olarak okunmalı.
“Kâğıt Üzerinde Hak, Fiiliyatta Baskı” Tartışması
Bağımsız Maden-İş’in açıklamasındaki en sert vurgu, Türkiye’de sendikal hakların hukuken var olduğu halde fiilen kullanılamaz hale getirildiği yönündeki değerlendirme. Sendika, sekiz yıllık mücadelesinde çok sayıda gözaltı, baskı ve tehditle karşılaştığını belirterek, sermaye ve holding çıkarları söz konusu olduğunda sendikal mücadelenin “kâğıt üzerinde serbest, fiiliyatta yasak” hale geldiğini savunuyor.
Bu iddia, yalnızca sendikanın politik değerlendirmesi olarak bırakılmamalı; somut olaylar üzerinden sınanmalı. Aksu’nun Ankara’daki direniş boyunca birden fazla kez gözaltına alınması, işçilerin Bakanlık önündeki eylemlerine yönelik polis müdahaleleri ve nihayet iki sendika yöneticisinin tutuklanması bu tartışmanın maddi zeminini oluşturuyor. Bianet, Aksu’nun son tutuklamadan önceki direniş boyunca yedinci kez gözaltına alındığını aktarıyor.
Aksu da savcılık ve hâkimlik sürecinde, kendisine gösterilen sosyal medya paylaşımlarında halkın yoksullaşması ile holdinglerin zenginleşmesi arasındaki ilişkiye dikkat çektiğini ve işçilerden yana konuşmayı sendikal görevinin bir parçası olarak gördüğünü söyledi.
Bu noktada gazeteciliğin görevi, sendikanın her değerlendirmesini otomatik olarak doğru kabul etmek değil; iddiaları, resmi işlemleri ve ortaya çıkan fiili sonuçları birlikte görünür kılmaktır. Mevcut tabloda ise cevap bekleyen temel soru şudur: İşçilerin ücret ve tazminatlarını talep etmek için örgütlenen bir sendikanın yöneticileri, hangi somut eylemleri nedeniyle kamu güvenliği açısından tutuklanmayı gerektirecek bir tehlike oluşturmuştur?
Açlık Grevi Yeni Bir Eşik
Başaran Aksu’nun bugün saat 17.00’de başlattığı süresiz açlık grevi, bu nedenle sendikal mücadelede yeni ve daha ağır bir aşamaya işaret ediyor. Aksu’nun cezaevindeki eylem kararını sendikal haklara yönelik müdahaleleri ve tutukluluğunu protesto etmek amacıyla aldığı bildirildi. Aksu’yu cezaevinde ziyaret eden YENİ Parti Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan da tutuklamanın hukuki bir tedbir olmaktan çıkıp cezalandırmaya dönüştüğünü savundu.
Burada en önemli mesele, açlık grevinin kendisinden çok Aksu’yu böyle bir eyleme götüren koşulların ortadan kaldırılmasıdır. Bir sendikacının işçilerin alacaklarını savunduğu için tutuklandığını düşünmesi ve bu nedenle bedenini bir protesto aracına dönüştürmesi, çalışma yaşamı ve hukuk düzeni açısından ciddi bir alarmdır.
Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası çalışma standartları, sendikal örgütlerin kendi faaliyetlerini özgürce yürütmesini ve kamu makamlarının bu faaliyetleri kısıtlayıcı müdahalelerden kaçınmasını öngörüyor. ILO’nun 87 No’lu Sözleşmesi, sendikaların faaliyetlerini düzenleme ve programlarını belirleme hakkını açıkça tanımlarken, kamu otoritelerinin bu hakkı kısıtlayacak müdahalelerden kaçınması gerektiğini belirtiyor.
Bu nedenle Aksu’nun açlık grevi, bir sendikacının kişisel protestosundan daha geniş bir anlam taşıyor. Maden işçilerinin yıllardır ödenmeyen alacakları için yürüttüğü mücadele, sermaye karşısında örgütlenme hakkının sınırlarını; polis müdahaleleri ve tutuklamalar ise devletin bu çatışmadaki rolünü tartışmaya açıyor.
Bağımsız Maden-İş’in yıllara yayılan mücadele anlatısının merkezindeki temel iddia da burada düğümleniyor: İşçilerin hakkı yalnızca kanun maddelerinde yazılı olmakla kalmamalı; işçiler o hakkı kullanabildiğinde gerçek bir hakka dönüşmeli. Aksu’nun açlık grevi ise tam olarak bu çelişkinin içine yerleşiyor.
Şimdi sorumluluk yalnızca Aksu’nun ve sendikanın üzerinde değil. Bir sendika yöneticisinin sağlığını tehlikeye sokacak kadar ağır bir protestoya yönelmesine yol açan tutukluluk koşullarının, tutuklamanın gerekçelerinin ve sendikal faaliyet ile ceza soruşturması arasındaki ilişkinin kamuoyu önünde bütün açıklığıyla tartışılması gerekiyor. İşçilerin haklarını aramasının suç haline gelip gelmediği sorusu, bu dosyanın en temel demokratik ve hukuki sorusudur.
- TB / Bianet, Medyascope, Anayasa Mahkemesi, Uluslararası Çalışma Örgütü


















