Fransa’da öğrenciler ve çalışanlar kendi talepleriyle meydanları doldururken, Sırbistan’da öğrencilerin başlattığı toplumsal hareket kendi desteklediği aday listesiyle seçimleri kazandı. Türkiye’de ise siyasal katılımın en görünür biçimlerinden biri, parti yöneticilerinin çağrısıyla düzenlenen mitingler olmaya devam ediyor. Birinde toplum siyasetçileri kendi gündemiyle karşı karşıya bırakıyor, diğerinde siyasetçiler toplumu hazırladıkları gündemi dinlemeye çağırıyor. Bu farklılık, yalnızca meydanların nasıl dolduğunu değil, siyasal iradenin nerede ve nasıl oluştuğunu da sorgulamayı gerektiriyor.
Bir meydanı dolduran binlerce insana bakarak o toplumun ne kadar demokratik olduğunu anlamak kolay değildir. Aynı kalabalık, birbirinden bütünüyle farklı iki siyasal ilişkinin görüntüsü olabilir. Birinde insanlar kendi hayatlarında karşılaştıkları sorunları konuşarak, tartışarak ve ortak talepler oluşturarak bir araya gelir; siyasetçiler o talepleri dinlemek, yanıtlamak ve gerektiğinde kararlarını değiştirmek zorunda kalır. Diğerinde ise siyasetçiler meydanın yerini, toplantının saatini ve konuşmanın içeriğini önceden belirler; insanlardan gelip kendilerini dinlemelerini ister. Her iki meydanda da bayraklar dalgalanabilir, sloganlar atılabilir, kalabalıklar aynı coşkuyla alkışlayabilir. Fakat birinde meydanın gündemini toplum oluştururken diğerinde toplum, kendisi için hazırlanmış bir gündemin dinleyicisine dönüşebilir.
Fransa ve Sırbistan’da yaşanan toplumsal hareketler, bu ayrım üzerinde yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Fransa’da öğrenciler, sendikalar ve çalışanlar eğitim, ücretler, emeklilik ve kamu hizmetlerine ilişkin taleplerini siyasal partilerin seçim takvimini beklemeden gündeme taşıyor. Sırbistan’da ise Novi Sad tren istasyonunda on altı insanın yaşamını yitirdiği facianın ardından öğrencilerin başlattığı protestolar, kamu yönetiminde sorumluluk ve yolsuzluk iddialarının araştırılması talepleriyle genişledi. Başlangıçta bir facianın hesabını sormak için ortaya çıkan hareket, yaklaşık iki yıl içinde ülkenin siyasal dengelerini değiştirebilecek bir toplumsal güce dönüştü.
Sırbistan’da 25 Ekim 2026’da yapılan erken parlamento seçimleri, bu dönüşümün en somut sonucunu ortaya koydu. Öğrencilerin desteklediği Öğrenci Listesi, açıklanan geçici resmî sonuçlara göre oyların yaklaşık yüzde 52,7’sini kazanarak parlamentoda çoğunluğu elde edecek bir sonuca ulaştı. Uzun yıllardır ülke siyasetinin merkezinde bulunan Aleksandar Vučić yenilgiyi kabul etti. Seçimlere katılımın yaklaşık yüzde 69’a ulaşması da toplumsal hareketin üniversitelerin sınırlarını aşarak geniş bir seçmen kitlesine ulaştığını gösterdi.
Bu gelişmenin önemi, yalnızca iktidardaki siyasal kadroların seçim yenilgisine uğramasında değil. Öğrenciler önce kendi aralarında örgütlendi, üniversitelerde başlayan itirazlarını ülkenin farklı kentlerine taşıdı, toplumun başka kesimleriyle ilişkiler kurdu ve sonunda kendi destekledikleri aday listesini seçimlere soktu. Geleneksel muhalefet partilerinin kendilerini temsil etmesini beklemek yerine, oluşturdukları toplumsal hareketi siyasal temsil alanına taşıdılar. Böylece sokaklarda dile getirilen talepler, seçim sandığında da karşılık buldu.
Seçim sonucu önemli bir gerçeği görünür kılıyor: Toplumun kendi talepleriyle oluşturduğu örgütlenme, yalnızca mevcut yöneticileri protesto etmekle sınırlı kalmayıp siyasal temsilin biçimini de değiştirebiliyor.
Meydanın Sahibi Kim?
Türkiye’deki siyasal miting geleneğine bakıldığında çoğu zaman farklı bir örgütlenme biçimiyle karşılaşılıyor. Özellikle büyük partilerin düzenlediği mitinglerde çağrıyı yapan, kürsüyü kuran, konuşmacıları belirleyen ve toplantının gündemini oluşturan parti yönetimleri oluyor. İl ve ilçe örgütleri katılımı sağlamak için çalışıyor; insanlar otobüslerle meydanlara taşınıyor, konuşmalar dinleniyor, sloganlar atılıyor ve toplantının ardından herkes gündelik hayatına dönüyor. Bu buluşmaların siyasal katılım bakımından hiçbir değeri olmadığı söylenemez. İnsanların ortak bir görüş etrafında bir araya gelmesi, kendilerini yalnız hissetmemesi ve taleplerini görünür kılması da önemlidir. Ancak bir mitinge katılmakla o mitingin gündemini belirlemek aynı şey değildir.
Bir toplumun siyasal gücünü yalnızca kaç kişiyi meydanda toplayabildiğiyle ölçmek, katılımın niteliğini gözden kaçırabilir. On binlerce insanın dinlediği bir konuşma, o insanların karar süreçlerine ne ölçüde katıldığını kendiliğinden göstermez. Meydandaki kalabalığın taleplerini kimin belirlediği, konuşmaların ardından hangi kararların alındığı ve katılımcıların bu kararları değiştirme olanağının bulunup bulunmadığı daha belirleyici sorulardır. İnsanlar kendi sorunları üzerine söz söylemek yerine yalnızca başkalarının sözlerini onaylayan bir konuma yerleştirildiğinde, siyaset toplumun ortak etkinliği olmaktan uzaklaşarak temsilcilerin yürüttüğü bir işe dönüşebilir.
Sırbistan’daki öğrenci hareketinin dikkat çekici yanı, bu ilişkinin farklı biçimde kurulabileceğini göstermesidir. Öğrenciler bir siyasetçinin çağrısıyla sokağa çıkmadı; yaşanan facianın ardından kendi taleplerini oluşturarak örgütlendi. Protestoların genişlemesiyle siyasal yöneticiler toplumun oluşturduğu gündeme yanıt vermek zorunda kaldı. Erken seçim kararı alındığında ise hareket yalnızca mevcut adaylar arasında tercih yapmaya çağıran bir güç olarak kalmadı, kendi desteklediği adaylarla seçimlere katıldı. Böylece temsil edilmek isteyen bir toplumsal kesim, temsilin nasıl kurulacağına da müdahale etti.
Bu ayrımın Türkiye’deki bütün toplumsal hareketler için geçerli olduğunu söylemek tarihsel gerçekliğe uymaz. İşçi grevlerinden öğrenci boykotlarına, kadın hareketinden çevre mücadelelerine kadar pek çok örnekte insanlar kendi talepleriyle örgütlenmiş, siyasal partilerin gündemini beklemeden harekete geçmiştir. 15–16 Haziran işçi direnişi, Zonguldak madencilerinin yürüyüşü, Gezi Parkı protestoları ve çeşitli yerel çevre mücadeleleri, toplumun kendi sorunları etrafında bağımsız biçimde hareket edebildiğini gösteren farklı tarihsel deneyimlerdir. Dolayısıyla mesele Türkiye toplumunun böyle bir yeteneğe sahip olmaması değil, bu yeteneğin neden sürekli, yaygın ve demokratik bir örgütlenme biçimine dönüşmekte zorlandığıdır.
Bu sorunun yanıtını yalnızca insanların cesaretinde ya da isteğinde aramak yetersiz kalır. Sendikaların örgütlenme kapasitesi, meslek kuruluşlarının etkisi, öğrenci topluluklarının hareket alanı, toplantı ve gösteri hakkının kullanımına ilişkin hukuki koşullar, iş güvencesi ve insanların geçim kaygıları toplumsal katılımın sınırlarını doğrudan etkiler. İşini kaybetme korkusu taşıyan bir çalışanın, eğitim hayatının zarar göreceğinden kaygılanan bir öğrencinin ya da geçimini günlük kazancıyla sağlayan bir insanın siyasal etkinliklere katılma olanakları aynı değildir. Örgütlenme özgürlüğü yalnızca yasalarla tanınan bir hak değil, insanların o hakkı kullanabilecek toplumsal koşullara sahip olmasıyla da ilgilidir.
Dinleyen Toplumdan Karar Veren Topluma
Siyasetin yalnızca profesyonel siyasetçiler tarafından yürütülen bir faaliyet olarak görülmesi, zamanla insanların kendi sorunlarıyla kurduğu ilişkiyi de değiştirebilir. Bir mahallenin ulaşım sorunu belediye başkanının vereceği karara, bir işyerindeki çalışma koşulları sendika yöneticilerinin görüşmesine, eğitimdeki sorunlar bakanlığın açıklayacağı düzenlemelere bırakılır. İnsanlar çözümün başkalarından gelmesini beklemeye alıştıkça, kendi aralarında konuşmanın, birlikte karar almanın ve ortak bir talebi sürekli izlemenin olanakları daralabilir. Böylece toplumun siyasal etkinliği, seçimlerde oy vermek ve zaman zaman düzenlenen mitinglere katılmakla sınırlı kalma tehlikesi taşır.
Oysa temsil ile katılım birbirinin karşıtı olmak zorunda değildir. Siyasi partiler, sendikalar ve seçilmiş yöneticiler toplumsal talepleri ortak kararlara dönüştürmek için gereklidir. Sorun, temsilcilerin varlığı değil, temsil edilen insanların karar süreçlerinden uzaklaşmasıdır. Bir milletvekilinin, belediye başkanının ya da sendika yöneticisinin topluma hesap vermesi, yalnızca seçim dönemlerinde destek istemesiyle sağlanamaz. İnsanların taleplerini belirleyebildiği, temsilcilerine soru sorabildiği, kararların uygulanmasını izleyebildiği ve gerektiğinde itiraz edebildiği sürekli ilişkiler gerekir. Böyle bir ilişkide siyasetçi toplumun yerine düşünmez; toplumun birlikte oluşturduğu iradenin kurumsal sorumluluğunu üstlenir.
Fransa ve Sırbistan deneyimlerinin düşündürdüğü önemli noktalardan biri de toplumsal örgütlenmenin insanlara yalnızca sonuç elde etme olanağı sağlamamasıdır. İnsanlar bir araya geldiklerinde birbirlerinin hayatlarını da tanımaya başlar. Kendi sorununun başkalarının sorunlarıyla ilişkisini görür, farklı düşünceleri dinler, uzlaşmayı ve anlaşmazlık içinde birlikte hareket edebilmeyi öğrenir. Bu süreç her zaman kolay işlemez; hareketler içinde görüş ayrılıkları, temsil sorunları ve farklı çıkarlar ortaya çıkabilir. Ancak demokratik katılımın öğretici yanı da burada bulunur. İnsanlar yalnızca kararların sonuçlarını değil, karar alma sorumluluğunu da paylaşmayı öğrenir.
Sırbistan’daki seçim sonucu, bu öğrenme sürecinin siyasal sonuçlarını görmek bakımından ayrıca önem taşıyor. Üniversitelerde başlayan hareket, toplumun farklı kesimleriyle ilişki kurarak seçimlerde çoğunluğun desteğini elde etti. Bunun anlamı, sokağın her zaman haklı olduğu ya da toplumsal hareketlerin seçim kazandıklarında bütün sorunları çözebileceği değildir. Asıl dikkat çekici olan, başlangıçta siyasal iktidarın dışında bulunan insanların kendi örgütlenmeleriyle karar alma mekanizmalarına ulaşabilmeleridir. Böyle bir deneyim, demokratik katılımın yalnızca mevcut siyasetçilere destek vermekten ibaret olmadığını gösteriyor.
Fransa’da ise öğrenci ve sendika hareketleri farklı bir yol izliyor. Çalışma koşulları, ücretler ve kamu hizmetleri konusunda yürütülen eylemler, hükümetin politikalarını etkilemeye ve belirli düzenlemelerin değiştirilmesini sağlamaya yöneliyor. Bu hareketlerin bütün talepleri karşılanmış değil; gösteriler sırasında yaşanan şiddet olayları ve polis müdahaleleri de demokratik hakların kullanımına ilişkin sorunlar yaratıyor. Ancak toplumsal kesimlerin kendi talepleriyle siyasal gündeme müdahale edebilmesi, demokratik temsilin seçim dönemleri dışında da nasıl işleyebileceğini gösteriyor.
Türkiye açısından üzerinde düşünülmesi gereken mesele burada belirginleşiyor. Siyasi partilerin mitingler düzenlemesiyle insanların kendi sorunları etrafında örgütlenmesi birbirini dışlayan faaliyetler değildir. Ancak bütün siyasal hayatın parti kürsülerinden yapılan konuşmalara ve bu konuşmaları dinleyen kalabalıklara indirgenmesi, toplumsal katılımın olanaklarını daraltır. İnsanların kendi gündemlerini oluşturabildiği mahalle toplantıları, bağımsız öğrenci örgütlenmeleri, işyeri temsilcilikleri, sendikal çalışmalar ve yerel dayanışma ağları, demokratik yaşamın seçim dönemleri dışında da sürmesini sağlayabilecek alanlardır. Bu alanların güçlenmesi, hem toplumun sorunlarını daha görünür kılar hem de seçilmiş yöneticilerin kararlarını sürekli olarak toplumun değerlendirmesine açar.
Sırbistan’da öğrencilerin desteklediği listenin seçim başarısı, bu tartışmaya yeni bir boyut ekliyor. Toplumsal taleplerin örgütlenmesiyle siyasal temsil arasında kurulabilecek ilişkinin tek yönlü olmadığını gösteriyor. İnsanlar yalnızca siyasetçilerin hazırladığı programlar arasında tercih yapmak zorunda değil; kendi sorunlarından hareketle programların oluşumuna ve temsilcilerin belirlenmesine de katılabiliyor. Bunun kalıcı demokratik kurumlara dönüşüp dönüşmeyeceği ise seçim sonrasındaki uygulamalara bağlı olacak.
Belki de demokrasi üzerine düşünürken sormamız gereken soruyu değiştirmek gerekiyor. Bir siyasetçinin çağrısıyla kaç kişinin meydana geldiğini saymak, o insanların siyasal hayata ne ölçüde katıldığını anlamaya yetmiyor. Daha önemli olan, o insanların hangi sorunları birlikte tartıştıkları, hangi talepleri kendilerinin oluşturdukları ve karar vericilerden nasıl hesap sorabildikleridir. Meydanın büyüklüğü ile toplumun söz hakkının genişliği her zaman aynı şey değildir.
Bir gün Türkiye’de bir meydan yine binlerce insanla dolduğunda, belki kürsünün yüksekliğine ya da kalabalığın büyüklüğüne değil, konuşmanın nereden başladığına bakmak gerekecek. İnsanlar kendi hayatlarında karşılaştıkları sorunları tartışarak mı oraya gelmiş olacak, yoksa başkalarının belirlediği gündemi dinlemek için mi toplanacaklar? Siyasetçiler topluma ne yapacaklarını anlatmak için mi kürsüye çıkacak, yoksa toplumun kendilerine yönelttiği soruları yanıtlamak için mi?
Sırbistan’daki öğrenciler, kendi sorunlarıyla başlayan bir hareketi seçimlerde çoğunluğun desteğini alan bir siyasal güce dönüştürdü. Bu sonuç, toplumsal örgütlenmenin karar alma mekanizmalarını değiştirebileceğini gösteriyor. Ancak geriye daha geniş bir soru kalıyor: Demokrasi, insanların birkaç yılda bir kendilerini yönetecek kişileri seçmesiyle mi sınırlı kalacak, yoksa insanlar gündelik hayatlarını belirleyen kararların oluşumunda da sürekli söz sahibi olabilecek mi?
- NHA / Reuters, Associated Press, Euronews, Balkan Insight, Sırbistan Cumhuriyet Seçim Komisyonu, N1 Sırbistan.
- Sokağa Kim Kimi Çağırıyor? - 26 Ekim 2026
- Mardin’de Bir Sofranın Ardındaki Kadınlar - 25 Ekim 2026
- Gazetecilikte Israr, Adliye Koridorlarında Bir Hafta Daha - 19 Ekim 2026





















