back to top
Ana Sayfa Haberler İBB Davası Alkatraz Kuşçusu’ndan Rosa’ya: Kuşların Bilmediği Duvarlar

Alkatraz Kuşçusu’ndan Rosa’ya: Kuşların Bilmediği Duvarlar

Alkatraz Kuşçusu-Burt Lancaster

Bazı hikâyeler vardır, büyük olayların kıyısında sessizce dururlar. Gazetelerin manşetlerine çıkmaz, televizyonların tartışma programlarında saatlerce konuşulmazlar; tarihin büyük kelimeleri arasında kendilerine ancak küçücük bir yer bulabilirler. Oysa insanı zaman zaman bütün o büyük sözlerden daha derinden yakalarlar. Çünkü siyaset bize çoğu zaman kurumları, partileri, davaları, mahkemeleri ve iktidarı anlatırken hayat, bütün bunların arasından küçücük ayrıntılarla seslenir. Bir mektup, bir fotoğraf, beklenen bir görüş günü, avlunun çatlağından çıkan bir ot ya da nereden geldiği bilinmeyen yaralı bir serçe, bir anda bütün büyük cümlelerin önüne geçebilir.

Tuba Torun’un sosyal medya hesabından anlattığı hikâye de böyle başladı benim için. Torun, eşi Aykut Erdoğdu’nun bulunduğu cezaevinin avlusunda yaklaşık bir buçuk aydır yaşayan yaralı bir serçeden söz ediyordu. Kuşun kanadı yaralıydı ve uçamıyordu. Aykut ona bir isim vermişti: Rosa.

İsmi okuyunca yıllar önce izlediğim siyah beyaz bir film geldi aklıma. Adını önce çıkaramadım. Hafızamda Burt Lancaster’ın yüzü, hapishane duvarları ve kuşlar kalmıştı. Sonra hatırladım: Alkatraz Kuşçusu. John Frankenheimer’ın 1962’de çektiği, gerçek bir mahpusun hikâyesinden esinlenen o unutulmaz film. Lancaster’ın canlandırdığı Robert Stroud, cezaevinde yaralı bir kuş buluyor, onu iyileştiriyor ve giderek kuşlarla başka türlü bir ilişki kuruyordu. Hapishanenin taş ve demir dünyasının ortasında küçücük bir canlı, bir insanın hayatında kocaman bir yer açıyordu.

Aradan onlarca yıl geçti. Başka bir ülke, başka bir cezaevi, başka bir zaman… Ve yine bir mahpus ile yaralı bir kuş karşılaştı. Bu kez hikâyeyi bize Tuba Torun anlatıyor.

Tuba Torun’un aktardığına göre Aykut Erdoğdu serçeye Rosa adını vermiş. Bunun nedeni de başlı başına küçük ve dokunaklı bir ayrıntı. Rosa Luxemburg, çocukluğunda geçirdiği bir rahatsızlığın ardından yaşamı boyunca aksayarak yürümüştü. Aykut’un zihninde, kanadı yaralı olduğu için uçamayan serçeyle Luxemburg’un aksayarak yürüyüşü arasında insani bir çağrışım kurulmuş olmalı.

Fakat Rosa Luxemburg’un hikâyesi yalnızca aksayarak yürüyen bir kadının hikâyesi değildir. O, 20. yüzyılın başındaki Avrupa sosyalist hareketinin en güçlü devrimci düşünürlerinden biriydi. Savaşa, militarizme ve milliyetçiliğe karşı çıkmış; sosyalizmi yalnızca iktidarın el değiştirmesi olarak değil, insanların kendi kaderlerine katılabilecekleri özgür ve demokratik bir toplum arayışı olarak düşünmüştü. Kendi siyasal çevresine karşı çıkmak pahasına eleştirme hakkını savunmuş, özgürlüğün yalnızca aynı fikirde olanların özgürlüğüne indirgenemeyeceğini hatırlatmıştı.

Savaş karşıtı mücadelesi nedeniyle hapsedildi. Hapishaneden mektuplar yazdı. Ve o mektuplarda insan, meydanlarda konuşan devrimci Rosa’nın yanında başka bir Rosa’yla daha karşılaşır: Penceresinden kuşları dinleyen, gökyüzüne bakan, bitkileri inceleyen, hayvanların acısını kendi acısı gibi hisseden bir kadınla. Aslında bunlar iki ayrı Rosa değildir. Çünkü insanlığın kurtuluşundan söz eden bir düşüncenin, küçücük bir canlının acısına kayıtsız kalması zaten büyük bir çelişki olurdu. Gerçek devrimciliğin bir yanı da burada aranabilir; büyük insanlık ideallerinden söz ederken yanı başındaki küçücük hayatı görebilmekte.

Bu yüzden, yüz yılı aşkın zaman sonra bir cezaevi avlusunda yaralı bir serçeye onun adının verilmesinde insanın içine dokunan tuhaf bir tarihsel rastlantı var. Bir zamanlar hapishane penceresinden kuşlara bakan Rosa Luxemburg ve şimdi bir hapishane avlusunda, kanadı yaralı olduğu için uçamayan başka bir Rosa…

Tuba Torun hikâyenin devamını da anlatıyor. Aykut, Rosa’ya bir ev yapmış. Cezaevinde bulunabilecek şeylerden; kartondan, plastik kaplardan, elde ne varsa onlardan küçük bir sığınak…

Bu ayrıntıyı okuyunca hikâyenin tam da burada insanın içine daha fazla dokunduğunu düşünüyorum. Çünkü dışarıdaki hayatımızda karton bir kutu karton kutudur, plastik bir kap plastik kaptır. Kullanır, atar, yenisini alırız. Eşyalarla ilişkimiz tüketmenin hızına göre kurulmuştur. Fakat insanın imkânları azaldığında eşyanın anlamı da değişir. Bir karton parçası duvar olur, plastik kap yemlik olur, birkaç parça artık malzeme küçük bir serçenin dünyadaki en güvenli yerine dönüşebilir.

Bu küçük ev, insanın kendisiyle ilgili unuttuğu bir şeyi de hatırlatıyor: Yapabilmek, koruyabilmek, başka bir canlı için küçücük de olsa güvenli bir yer oluşturabilmek.

Cezaevi insandan pek çok şeyi alabilir. Nerede uyuyacağını, ne zaman avluya çıkacağını, kapının ne zaman açılacağını başkaları belirler. Günün sınırlarını duvarlar ve kurallar çizer. Fakat bütün bunların ortasında bir insanın karton parçalarını bir araya getirip yaralı bir serçeye ev yapması, çok basit görünmesine rağmen çok insani bir şey söyler: İnsan hâlâ bir başkası için bir şey yapabiliyordur. Kendisinin korunmaya ihtiyaç duyduğu bir yerde başka bir canlıyı korumaya çalışıyordur. Mahpusluğun ortasında korunması en zor şeylerden biri de budur aslında; kendinden başka bir canlıyı düşünme, onun acısını fark etme ve ona elinden geldiğince iyi davranma yeteneği.

Tuba Torun’un sözlerinin en sıcak taraflarından biri bundan sonra geliyor. Bir süre sonra bağ kurduklarını anlatıyor. Aslında bundan daha doğal ne olabilir? İnsan bir canlıya her gün yemek verdiğinde yalnızca onu beslemez; gününün içine onu da yerleştirir. Sabah avluya çıktığında gözleri artık istemeden aynı yere gider. Rosa orada mı? Yemiş mi? Kanadı nasıl? Biraz daha hareket ediyor mu? Kuş da zamanla ayak seslerini öğrenmiş olabilir. Hayvanlar insanların hepsinin aynı olmadığını bizden daha çabuk anlar kimi zaman. Kimin yaklaşmasından korkacağını, kimin elinden yemek yiyebileceğini, kimin yanında birkaç dakika daha kalabileceğini bilirler.

Sonra bir gün fark edersiniz ki artık onu bekliyorsunuz. Bağ dediğimiz şey de sanırım tam olarak budur: Bir başka canlının varlığının kendi gününüzün parçası hâline gelmesi.

Bu yüzden Tuba Torun, böyle hayvanlarla bağ kurulduğunda onların ölmesinin içeridekiler için çok üzücü olduğunu da söylüyor. Bu cümlenin üzerinde biraz durmak gerekiyor. Çünkü dışarıdan bakıldığında “bir serçe” denilip geçilebilir. Oysa yalnızlıkta ölçekler değişir. İnsan kalabalıkların içindeyken fark etmediği şeyleri yalnız kaldığında görmeye başlar. Bir kuş artık yalnızca kuş değildir. Beklediğiniz biridir.

Alkatraz Kuşçusunu unutulmaz yapan da biraz buydu. Filmde Robert Stroud’un dünyası giderek küçülürken kuşların dünyası büyüyordu. Bir mahpusun bütün evreni birkaç metrekareye sıkıştırılmışken o küçücük dünyanın içine kanatları olan canlılar giriyordu. Stroud onları besliyor, hastalıklarını öğreniyor, iyileştirmeye çalışıyor ve giderek onlarla kendisine ait bir dil kuruyordu.

Aykut Erdoğdu’nun hikâyesinin filmden ayrıldığı çok önemli bir nokta var yalnız: Rosa uçamıyor.

İnsanın içini asıl burası burkuyor. Çünkü mahpusla kuş arasındaki ilişkinin bütün edebiyatı neredeyse kuşun uçabilmesi üzerine kurulmuştur. İnsan pencerenin gerisindedir, kuş pencerenin önünde. İnsan duvarı aşamaz, kuş aşar. İnsan gökyüzüne bakar, kuş gökyüzünün içinde kaybolur. Kuş, mahpus için özgürlüğün yaşayan hâline dönüşür.

Ama Aykut’un Rosa’sının kanadı yaralı.

O da duvarı aşamıyor.

Bir tarafta kapıdan çıkamayan insan, öte tarafta duvarın üzerinden uçamayan kuş… Aynı avluda birbirlerini bulmuşlar.

Elbette bir insanın tutukluluğuyla yaralı bir hayvanın durumunu birbirinin aynıymış gibi anlatmak doğru olmaz. Bunlar birbirinden bütünüyle farklı gerçekliklerdir. Ama hayat kimi zaman iki ayrı kırılganlığı yan yana getirerek bizim uzun cümlelerle anlatamadığımız bir duyguyu kendisi kurar. İnsan ister istemez Aykut’un Rosa’nın yaralı kanadına baktığını, Rosa’nın da onun yüzüne çevrildiğini düşünüyor. Birbirlerinin hikâyesini bilmiyorlar ama ikisi de aynı gökyüzünün altında, aynı avlunun içinde bekliyorlar.

Cezaevleri hakkında konuşurken bunu zaman zaman unutuyoruz. İsimler dosyaya dönüşüyor. Dosyalar numaralara, numaralar suçlamalara, suçlamalar siyasi tartışmalara… Sonunda insan kayboluyor.

Oysa içeride hayat devam ediyor. İnsan özlüyor, merak ediyor, üzülüyor, gülüyor. Arkadaşını görünce seviniyor. Bir serçeye isim veriyor. Ona ev yapıyor. Sabah avluya çıktığında onu arıyor. Başına bir şey gelmesinden korkuyor.

Aykut Erdoğdu ile Rosa’nın hikâyesinin bize hatırlattığı en yalın gerçek de burada yatıyor. Bir insanın hareket alanını sınırlayabilirsiniz ama onun içindeki şefkati bir düğmeye basarak kapatamazsınız. Üstelik şefkat göstermek için büyük imkânlara da ihtiyaç yoktur. Kimi zaman birkaç parça karton yeter.

Tuba Torun aynı anlatıda Ekrem İmamoğlu’nu gördüğünde neşeli bulduğunu da söylüyor. “Kaya gibi sapasağlam” diyor. Bu söz de nedense Rosa’nın hikâyesinin yanına yakışıyor. Çünkü cezaevinde neşeyi korumak dışarıdaki kadar sıradan değildir. Gülmek, konuşmak, arkadaşını görünce sevinmek, küçük şeylerle ilgilenmek insanın kendisini hâlâ hayatın parçası olarak tutmasının yollarından biridir.

Torun’un anlattığı başka bir ayrıntı daha var: Tutuklular artık duruşmaları bekliyorlarmış. Çünkü orada birbirlerini görebiliyor, konuşabiliyorlarmış. Dışarıdan bakıldığında tuhaf geliyor insana. Mahkeme günü normalde kaygıyla beklenir. Oysa uzun süre birbirlerinden ayrı kalan insanlar için duruşma salonu bir çeşit buluşma yerine dönüşebiliyor. Birbirlerinin yüzünü görüyorlar. Birkaç dakika konuşabiliyor, “İyi misin?” diye sorabiliyorlar. Bazen insanın başka bir insana söyleyebileceği en büyük cümle bundan ibarettir.

Bütün bunları düşünürken Rosa Luxemburg yeniden geliyor aklıma. Hapishaneden yazdığı mektuplarda dışarıdaki hayatı, kuşları ve doğayı öylesine büyük bir dikkatle anlatır ki, dünyanın altüst olduğu bir çağda bir insanın küçücük canlılara nasıl bu kadar dikkat gösterebildiğine şaşırırsınız. Oysa şaşırmamak gerekir.

Çünkü Luxemburg’un devrimciliği yalnızca iktidarın kimde olacağı sorusundan ibaret değildi. Onun düşüncesinin merkezinde insanın özgürleşmesi vardı. Militarizme ve savaşa karşı çıkarken, işçilerin kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olmasını savunurken, sosyalist hareketin kendi içindeki otoriter eğilimleri eleştirirken aynı temel soruya dönüyordu: İnsan nasıl özgürleşebilir?

Rosa Luxemburg devrimciydi; fakat onun devrimciliğini değerli kılan yalnızca düzeni değiştirmek istemesi değildi. Değişmesini istediği dünyanın nasıl bir dünya olması gerektiğine dair taşıdığı duyarlılıktı. İnsanların konuşabildiği, itiraz edebildiği, kendi hayatlarına katılabildiği bir dünya… Bu nedenle özgürlüğü yalnızca kendisi gibi düşünenler için istemiyordu. Özgürlük, farklı düşünenin de özgürlüğü olmadıkça anlamını kaybediyordu.

Onun devrimciliğinin en güzel yanlarından biri de burada beliriyor: Dünyayı değiştirmek isterken dünyadaki küçücük şeyleri görmeyi unutmamak. Bir kuşu, bir ağacı, bir çiçeği, acı çeken bir hayvanı…

İnsan devrimi çoğu zaman büyük meydanlarda arıyor. Oysa başka bir dünyanın ihtimali ilkin insanın kendisinden daha güçsüz olana nasıl davrandığında görünür hâle geliyor. Bir toplumu değiştirmek istemenin ahlaki anlamı, biraz da o toplumun en güçsüz canlısının acısını görebilmekten geçiyor.

Bu yüzden Aykut’un yaralı serçeye Rosa adını vermesi bana artık yalnızca Luxemburg’un aksamasına yapılmış sevimli bir gönderme gibi gelmiyor. İsim sanki zamanla kendi anlamını bulmuş.

Hikâyenin nasıl biteceğini bilmiyoruz.

Rosa’nın kanadı iyileşebilir.

Ben öyle olmasını istiyorum.

Bir sabah Aykut avluya çıktığında Rosa her zamanki yerinde olsun. Önce biraz yürüsün. Ardından kanatlarını açsın. Aykut baksın. İçinden ya da usulca, “Hadi” desin.

Kuş birkaç kez denesin.

Sonra yerden biraz yükselsin. Önce avlunun bir ucundan ötekine uçsun, ardından duvarın üzerine konsun.

İşte hikâyenin en zor anı orası olur.

Çünkü insan sevdiği şeyin gitmesini istemez. Ama kimi zaman sevmenin tek dürüst biçimi onun gidebilmesini istemektir. Aykut Rosa’ya haftalarca bakmış olacak. Ev yapmış, beslemiş, alışmış, onunla konuşmuş da olabilir. Sonra kuş duvarın üzerinde duracak. Aralarında yalnızca birkaç metre bulunacak ama o birkaç metre birden dünyanın en büyük mesafesine dönüşecek.

Sonra Rosa uçacak.

Cezaevinin duvarını geçecek, tel örgülerin üzerinden yükselecek. Yakındaki bir ağaca konabilir, başka serçelerin arasına karışabilir. Günler sonra kartondan yapılmış küçük evini unutması bile mümkün.

Aykut ise unutmayacak.

İnsanların kaderi biraz da budur.

Hayvanlar yaşarlar; biz hatırlarız.

Ama hikâyenin burada bitmesine gönlüm razı gelmiyor. Tuba Torun’un anlattığı o küçücük hikâyenin sonuna kendi dileğimi eklemek istiyorum.

Bir gün yine avlunun kapısı açılsın.

Bu kez bir görevli Aykut Erdoğdu’nun adını okusun.

Rosa o zamana kadar iyileşmiş olsun. Duvarın üzerinde dursun. Aykut küçük karton eve son kez baksın, sonra başını kaldırıp Rosa’yı görsün.

Birbirlerine veda etmelerine gerek yok.

Zaten birbirlerinin dilini hiç öğrenmediler.

Ama birbirlerini anladılar.

Sonra Aykut kapıya doğru yürüsün.

Rosa da kanatlarını açsın.

Biri duvarların arasından kapıya, öteki duvarların üzerinden gökyüzüne doğru gitsin.

Ve yıllar önce Rosa Luxemburg’un hapishane penceresinden baktığı kuşlardan, Alkatraz Kuşçusunun yaralı serçesinden, Aykut’un avlusundaki küçük Rosa’ya kadar uzanan o görünmez hikâye orada tamamlansın.

Çünkü insanlık kendisini yalnızca büyük sözlerde, meydanlarda ya da tarihin görkemli anlarında göstermez. Bazen bir insanın yaralı bir kuşu yerden kaldırmasında, ona bir isim vermesinde, çöpe atılacak kartonlardan küçük bir ev yapmasında, her sabah yaşayıp yaşamadığını merak etmesinde ve iyileştiği gün, kendi kalmasını istese bile onun uçmasını dilemesinde çıkar karşımıza.

Özgürlük de en yalın hâliyle biraz budur:

Kendimiz henüz duvarların içindeyken bile, bir başkasının kanatlarının iyileşmesini isteyebilmek.