back to top
Ana Sayfa Haberler Bekir Ağırdır’ın Türkiye Okuması: Toplum Değişti, İktidarın Dili Değişmedi

Bekir Ağırdır’ın Türkiye Okuması: Toplum Değişti, İktidarın Dili Değişmedi

Bekir Ağırdır’ın Türkiye toplumunun son yıllardaki dönüşümüne ilişkin değerlendirmesi, siyasetçilerin ve kurumların değişen hayatın gerisinde kaldığına işaret ediyor; ancak bu dönüşüm yalnızca değerlerin, yaşam biçimlerinin ve kuşakların değişmesiyle açıklanamaz: Türkiye’de insanların nasıl yaşadığı, aynı zamanda gelirin, emeğin, mülkiyetin ve siyasal gücün nasıl bölüşüldüğüyle belirleniyor.

Hayat Değişiyor, Kurumlar Direniyor

Araştırmacı Bekir Ağırdır, yazısında Türkiye’nin son kırk yılını, özellikle de son yirmi-otuz yılını hızlı ve parçalı bir toplumsal dönüşüm dönemi olarak ele alıyor. Ağırdır’a göre Türkiye, Batı toplumlarının uzun yıllara yayılan dönüşüm süreçlerini daha kısa sürede ve daha büyük bir hızla yaşadı. İnsanların gündelik hayatları değişti; tüketim alışkanlıkları, aile ilişkileri, kadınların ve gençlerin toplumdaki konumu, teknolojiyle kurulan ilişki ve dünyaya bakış biçimleri dönüştü. Buna karşılık siyasal ve toplumsal kurumlar bu değişime aynı hızla karşılık veremedi.

Ağırdır’ın yaklaşımındaki temel düşünce şu: Toplum başka bir yere giderken kurumlar eski yerde kaldı.

Bu saptama Türkiye’deki birçok gerilimi anlamak açısından önemli. Ancak burada bir adım daha atmak gerekiyor. Çünkü kurumlar yalnızca değişime ayak uyduramayan yapılar değildir. Kurumların nasıl işlediği, hangi toplumsal güçlerin elinde bulunduğu ve hangi çıkarları koruduğu sorusuyla da ilgilidir.

Dolayısıyla sorun yalnızca toplumun hızla değişmesi ve kurumların geride kalması değildir. Bazen kurumların değişmemesi, tam da mevcut düzenin bazı kesimler açısından işe yaramaya devam etmesinden kaynaklanır.

Modernleşme Bir Ortak Gelecek Değil, Yetişme Yarışına Dönüştü

Ağırdır, Türkiye’nin modernleşme deneyiminin ortak bir gelecek kurma düşüncesinden çok, Batı’ya yetişme, büyüme, zenginleşme ve daha fazla tüketebilme isteği üzerinden geliştiğini savunuyor.

Bu tespit, Türkiye’de son kırk yılda yaşanan dönüşümün önemli bir yönünü yakalıyor. Modernleşme giderek toplumsal bir hak ve ortak yaşam projesi olmaktan çıkıp daha fazla tüketebilme gücüne bağlandı.

Daha iyi ev, daha iyi araba, daha iyi okul, daha iyi sağlık hizmeti, daha iyi tatil ve daha güvenli bir gelecek… Bunların önemli bölümü kamusal haklar olarak değil, satın alınabilen hizmetler olarak görülmeye başlandı.

Böylece yurttaşın toplumla kurduğu ilişki de değişti. İnsan, ortak bir düzenin parçası olmaktan çok, kendi hayatını mümkün olduğunca güvenceye almaya çalışan bir tüketiciye dönüştü.

Bu dönüşümün bedeli ise eşit ödenmedi.

Geliri ve mülkiyeti olanlar değişimin sunduğu olanaklardan daha fazla yararlanırken, emeğiyle geçinen geniş kesimler aynı dönüşümü çoğu zaman artan borç, güvencesizlik, yüksek kira ve geçim sıkıntısı üzerinden yaşadı.

Kurumların Gerisinde Kalan Yalnızca Toplum Değil

Ağırdır’ın yazısındaki güçlü gözlemlerden biri, bireyin kurumlarla yaşadığı gerilim üzerine. İnsanlar artık daha fazla dinlenmek, söz sahibi olmak, saygı görmek ve kendi hayatları üzerinde karar verebilmek istiyor. Buna karşılık aileden okula, işyerinden devlete kadar birçok kurum hâlâ yukarıdan aşağıya işleyen ilişkilerle hareket ediyor.

Bu gerilim özellikle gençlerde, kadınlarda ve çalışma hayatında daha açık görülüyor.

Ancak bu çatışmayı yalnızca “eski değerlerle yeni değerlerin çatışması” olarak okumak eksik kalır.

Çünkü işyerindeki hiyerarşi yalnızca kültürel bir alışkanlık değildir. Patron ile çalışan arasındaki güç farkı, aynı zamanda ekonomik bir ilişkidir. Çalışanın geçinebilmek için ücretine ihtiyaç duyması, işverenin ise işin ve üretim araçlarının sahibi olması, işyerindeki ilişkinin temelini oluşturur.

Bu nedenle insanların “söz hakkı” istemesi ile çalışma hayatındaki güvencesizlik arasında doğrudan bir bağ vardır.

İnsan yalnızca ailesinde veya siyasette değil, çalıştığı yerde de kendisini değersiz ve güçsüz hissediyorsa, kurumlara duyduğu güvensizliği yalnızca kültürel değişimle açıklamak mümkün değildir.

Kendi Hayatını Kurtarma Zorunluluğu

Ağırdır’ın dikkat çektiği önemli dönüşümlerden biri de insanların ortak yapılara olan güveninin azalması.

Devletin, siyasetin, kurumların ve toplumsal örgütlenmelerin geleceği güvence altına alacağına ilişkin inanç zayıfladıkça insanlar kendi küçük çevrelerine çekiliyor. Aile, yakın arkadaşlar, kişisel bağlantılar ve bireysel birikimler daha önemli hale geliyor.

Bu durum Türkiye’de giderek yaygınlaşan bir yaşam biçimini açıklıyor:

Herkes kendi çocuğunu kurtarmaya, kendi evini almaya, kendi geleceğini kurmaya çalışıyor.

Fakat burada “bireyselleşme” sözcüğü tek başına yeterli değil.

İnsanlar her zaman daha bireysel olmak istedikleri için değil, ortak güvenceler zayıfladığı için kendi hayatlarının sorumluluğunu tek başlarına taşımak zorunda kalıyor olabilir.

Kamusal eğitim zayıfladığında özel okul; kamu sağlık hizmeti yetersiz kaldığında özel hastane; emeklilik güvencesi tartışmalı hale geldiğinde bireysel birikim; uygun konut bulunamadığında aile desteği devreye giriyor.

Böylece toplumun ortak sorunları giderek kişisel çözüm arayışlarına dönüşüyor.

Bir Değil, Birçok Türkiye Var

Ağırdır’ın “üç Türkiye” yaklaşımı da bu parçalanmayı anlamaya yardımcı oluyor. Türkiye artık yalnızca siyasi görüşler bakımından değil, yaşam koşulları bakımından da birbirinden uzak dünyaların yan yana yaşadığı bir ülke.

Bir kesim küresel dijital kültürün, yüksek tüketimin ve hareketliliğin içinde yaşarken başka bir kesim güvencesiz işlerde çalışıyor, yüksek kiralarla boğuşuyor ve ay sonunu getirmeye çalışıyor.

Aynı kentte yaşayan insanların geleceğe bakışı bile bu nedenle birbirinden bütünüyle farklılaşabiliyor.

Bir genç için yurtdışında eğitim almak sıradan bir seçenekken, başka bir genç için üniversiteyi bitirdikten sonra düzenli bir iş bulabilmek başlı başına büyük bir hedef haline geliyor.

Bir aile için özel okul ücretini ödemek bütçenin bir kalemiyken, başka bir aile için çocuğun eğitim masrafı ev bütçesinin taşıyamayacağı bir yük.

Bu nedenle Türkiye’deki farklılaşmayı yalnızca yaşam tarzlarıyla açıklamak yetersiz.

Asıl ayrımlardan biri, insanların üretim ve çalışma düzenindeki yeri, gelir düzeyi, sahip oldukları mülk ve geleceğe ilişkin güvenlikleri üzerinden oluşuyor.

Kimliklerin Altında Geçim Kavgası

Ağırdır, Türkiye’yi anlamak için siyaseti değil toplumu daha fazla izlemek gerektiğini söylüyor. İnsanların yalnızca hangi partiye oy verdiğine değil, nasıl yaşadığına, neye güvendiğine, ne satın alabildiğine, çocuklarının geleceği için ne düşündüğüne bakılması gerektiğini savunuyor.

Bu yaklaşım önemli.

Çünkü siyasal kimlikler, insanların hayatındaki bütün sorunları açıklamıyor.

Bir insanın muhafazakâr veya seküler olması, onun kiracı olup olmadığını; ücretli çalışıp çalışmadığını; borçlu olup olmadığını; çocuğunu hangi koşullarda okuttuğunu tek başına açıklamaz.

Aynı siyasal kimliğe sahip iki insanın ekonomik hayatları birbirinden tamamen farklı olabilir.

Bu nedenle Türkiye siyasetini anlamak için artık yalnızca “Kim kime oy veriyor?” sorusu yetmiyor.

Bir başka sorunun da sorulması gerekiyor:

“Kim nasıl yaşıyor?”

Ve bunun hemen ardından:

“Bu hayatı mümkün kılan ekonomik düzen nasıl işliyor?”

Kültürel Ayrımların Ötesinde Ekonomik Ayrımlar

Türkiye’de uzun süre siyasal tartışmaların merkezinde kimlikler bulundu. Türk-Kürt, laik-muhafazakâr, sağ-sol, merkez-çevre gibi ayrımlar toplumun siyasal haritasını açıklamak için kullanıldı.

Bu ayrımların önemi hâlâ sürüyor.

Ancak bunların altında başka bir ayrım giderek daha görünür hale geliyor: gelir ve servet farkı.

Aynı kültürel kimliği paylaşan insanlar bile ekonomik çıkarları bakımından birbirlerinden ayrılabiliyor. Aynı şekilde farklı kimliklere sahip insanlar, çalışma koşulları, konut sorunu, düşük ücret, emeklilik, eğitim veya sağlık gibi ortak sorunlarda buluşabiliyor.

Burada siyasetin eski dili yetersiz kalıyor.

Çünkü hayat, insanların kim olduklarından ibaret değil; neye sahip oldukları ve emekleri karşılığında ne alabildikleriyle de şekilleniyor.

Ortak Gelecek Düşüncesi Neden Zayıfladı?

Ağırdır’ın yazısındaki en önemli sorulardan biri, Türkiye’nin neden ortak bir gelecek düşüncesi kuramadığı.

Kentler büyüdü ama nasıl kentlerde yaşamak istediğimiz konusunda ortaklaşamadık. Eğitim yaygınlaştı ama nasıl bir toplum ve nasıl insanlar yetiştirmek istediğimiz konusunda ortak bir yön oluşturamadık. Zenginleşme hedeflendi ama iyi hayatın ne olduğu konusunda ortak bir düşünce geliştiremedik.

Sonuçta ortak gelecek düşüncesinin yerini kişisel kurtuluş planları aldı.

Aile çocuğunu kurtarmaya çalışıyor.

Genç başka bir ülkeye gitmenin yollarını arıyor.

Çalışan işini korumaya çalışıyor.

Kiracı ev sahibi olmanın yollarını arıyor.

Orta sınıf sahip olduğu hayatı kaybetmemeye çalışıyor.

Yoksul ise çoğu zaman gelecekten önce bugünü kurtarmaya çalışıyor.

Bu tablonun ortak noktası, insanların gelecekten vazgeçmesi değil; geleceği birlikte kurma düşüncesinin zayıflaması.

Asıl Soru: Kim Kazandı, Kim Kaybetti?

Ağırdır’ın Türkiye okuması, toplumun değiştiğini ve siyasetin bu değişimi kavramakta zorlandığını ortaya koyması bakımından önemli.

Ancak bu tabloyu tamamlamak için daha sert bir soru sormak gerekiyor:

Bu değişimden kimler kazandı?

Çünkü Türkiye’nin son kırk yılı yalnızca modernleşmenin, kentleşmenin ve teknolojik dönüşümün tarihi değil. Aynı zamanda özelleştirmelerin, sendikasızlaşmanın, esnek ve güvencesiz çalışmanın, konutun yatırım aracına dönüşmesinin, eğitimin ve sağlığın giderek daha fazla piyasa ilişkilerine açılmasının da tarihi.

Dolayısıyla toplum değişirken yalnızca hayat biçimleri değişmedi.

Gücün ve servetin dağılımı da değişti.

Bazıları yeni dünyanın sunduğu fırsatlara sahip olurken, bazıları aynı dünyanın maliyetlerini üstlendi.

Bu nedenle Türkiye’de bugün yaşanan yabancılaşmayı yalnızca “kurumların toplumu anlamaması” üzerinden açıklamak yeterli değil. İnsanların kurumlara güvenmemesinin bir nedeni de bu kurumların herkese aynı güvenceyi ve aynı fırsatı sunmadığına ilişkin güçlü deneyim.

Siyaset Eski Toplumu Arıyor

Ağırdır’ın en güçlü eleştirilerinden biri siyasetin toplumu hâlâ eski kategorilerle okumaya devam etmesi.

Gerçekten de bugün Türkiye’de tek bir gençlik, tek bir orta sınıf, tek bir kadın dünyası veya tek bir muhafazakâr seçmen kitlesinden söz etmek giderek zorlaşıyor.

İnsanların kimlikleri birbirinin içine geçiyor.

Bir genç aynı anda geleneksel aile bağlarına önem verebilir, küresel kültürü takip edebilir, özgürlük talep edebilir, yüksek ücret isteyebilir ve başka bir ülkede yaşamak isteyebilir.

Bu bir tutarsızlık değil.

Yeni toplumun kendisi bu.

Sorun, siyasetin bu karmaşık hayatı hâlâ eski kutulara yerleştirmeye çalışması.

Fakat burada da siyaset açısından daha derin bir sorun var: İnsanların hayatındaki ekonomik çelişkiler görünmez kaldığında, siyaset bu boşluğu çoğu zaman kimlik tartışmalarıyla dolduruyor.

Böylece geçim, ücret, mülkiyet ve çalışma koşulları gibi ortak sorunların üzeri kültürel çatışmalarla örtülebiliyor.

Türkiye’yi Yeniden Öğrenmek

Ağırdır’ın vardığı sonuç, Türkiye’nin yeniden araştırılması ve yeniden öğrenilmesi gerektiği yönünde.

Bu çağrı önemli.

Çünkü Türkiye artık eski Türkiye değil.

Ama yeni Türkiye’yi anlamak yalnızca insanların ne izlediğini, ne tükettiğini, hangi sosyal medya hesabını takip ettiğini veya hangi yaşam biçimini benimsediğini öğrenmekle mümkün değil.

İnsanların nasıl çalıştığını, ne kadar kazandığını, neye sahip olduğunu, ne kadar borçlandığını, nerede yaşadığını ve geleceğinden neden korktuğunu da bilmek gerekiyor.

Türkiye’yi yeniden öğrenmek, bu nedenle yalnızca bir kamuoyu araştırması meselesi değil; toplumsal ilişkileri yeniden görmek meselesi.

Ağırdır’ın yazısı bize önemli bir kapı açıyor: Toplum değişti.

Ancak o kapıdan içeri girildiğinde başka sorularla karşılaşıyoruz.

Hayat değişti ama bu değişimin bedelini kim ödedi?

Yeni özgürlüklerden kimler yararlandı?

Kimler daha güvenceli hale geldi, kimler daha güvencesiz?

Kimler mülk sahibi oldu, kimler kiracı kaldı?

Kimler geleceğini planlayabiliyor, kimler yalnızca ay sonunu hesaplıyor?

Ve belki de en önemli soru:

İnsanlar neden ortak bir gelecek kurmak yerine kendi küçük kurtuluş yollarına çekilmek zorunda kalıyor?

Türkiye’nin yeni hikâyesi tam da burada başlıyor.

Çünkü mesele yalnızca değişen bir toplum değil.

Mesele, bu değişimin içinde emeğin, gelirin, servetin ve gücün nasıl bölüşüldüğü.

Ağırdır’ın yazısının açtığı tartışmayı daha ileri götürmek için bakılması gereken yer de tam burası:

Türkiye’yi yalnızca insanların ne düşündüğünden değil, nasıl yaşadığından; yalnızca nasıl yaşadığından değil, bu hayatın hangi düzen içinde kurulduğundan okumak.