Bilgesu Erenus’un ardından yalnızca bir yazarın, bir tiyatro insanının, bir senaristin ya da şarkıcının ölümünden söz etmek eksik kalır. Çünkü onun uzun sanat yolculuğu, Türkiye’nin son yarım yüzyıllık toplumsal ve siyasal tarihinden ayrı düşünülemeyecek kadar bu ülkenin acılarıyla, umutlarıyla, yenilgileriyle ve direnme iradesiyle iç içe geçti. Erenus, geride romanlar, tiyatro oyunları, senaryolar ve şarkılar bırakırken aslında çok daha geniş bir miras bıraktı: İnsanların birbirlerine karşı sorumluluğunu hatırlatan, unutulmaya terk edilenleri görünür kılmaya çalışan ve sanatın yalnızca güzeli anlatmak için değil, hayatın üzerindeki örtüyü kaldırmak için de var olduğunu savunan bir vicdan mirası.
Onun ölümü bu nedenle yalnızca kültür dünyasının bir kaybı değildir. Bir toplumun kendisini sorgulamasını sağlayan insanların eksilmesidir biraz da. Çünkü bazı sanatçılar çağlarının sözcüsü olmaktan öte, çağlarının vicdanı hâline gelirler. Kendilerinden sonra bıraktıkları şey yalnızca kitapların sayfalarında ya da eski plakların oluklarında saklanmaz; insanların dünyaya bakışında, bir haksızlık karşısında duydukları rahatsızlıkta, başka bir insanın acısına kulak verme biçimlerinde yaşamaya devam eder. Bilgesu Erenus’un sanatını kalıcı kılan da belki tam olarak buydu.
Edebiyatı ve Müziği Aynı Vicdanda Buluşturdu
1943 yılında Bilecik’in Gölpazarı ilçesinde dünyaya gelen Bilgesu Erenus’un yaşamı, gençlik yıllarından itibaren farklı sanat ve düşünce alanlarının kesiştiği bir yolculuğa dönüştü. Hukuk ve konservatuvar eğitiminin ardından gazetecilik eğitimi aldı; 1965-1973 yılları arasında TRT İstanbul Radyosu’nda metin yazarı ve yapımcı olarak çalıştı. Tiyatrodan romana, radyo programlarından senaryoya, denemeden müziğe kadar farklı alanlara yönelmesi aslında birbirinden kopuk uğraşların sonucu değildi. Bütün bu alanların gerisinde aynı soru bulunuyordu: İnsan yaşadığı dünyaya nasıl tanıklık eder ve bu tanıklığı başkalarının hayatına nasıl ulaştırır?
Erenus’un sanatında biçimler değişse de insan hep merkezde kaldı. Büyük kahramanlardan çok sıradan insanların hikâyeleriyle ilgilendi; hayatın görünür yüzünün arkasında kalan emekçileri, kadınları, çocukları, yoksulları, savaşların ve siyasal çatışmaların taşıdığı sessiz insanları anlatmaya çalıştı. Çünkü onun dünyasında sanatçı yalnızca seyreden kişi değildir. İçinde yaşadığı toplumun çelişkilerini gören, onları anlatının konusu hâline getiren ve gerektiğinde içinde bulunduğu zamanın huzurunu kaçırmayı göze alan kişidir.
Bu nedenle Bilgesu Erenus’un yapıtlarında toplumsal meseleler bir dekor olarak bulunmaz. İnsanların nasıl yaşadığı, hangi koşullarda çalıştığı, neden yoksullaştığı, hangi savaşlarda çocuklarını kaybettiği, hangi düzenlerin bazı insanları görünmez kıldığı onun sanatının asıl meselesidir. Tiyatrosunda sahnenin ışığı yalnızca oyuncuların üzerine düşmez; gündelik hayatın karanlıkta bırakılan köşelerine de çevrilir.
Belki onu yaşadığı çağın birçok sanatçısından ayıran en önemli özelliklerden biri de buydu. Sanatı, hayatın dışına çıkarılmış güvenli bir estetik alan olarak görmedi. Sözcük ile hayat arasındaki mesafenin mümkün olduğunca kapanması gerektiğine inandı. Bu yüzden yazdıklarıyla yaşadıkları arasında belirgin bir süreklilik vardı.
Sanatçı Olmak, Seyirci Kalmamaktı
Bilgesu Erenus’un yaşamında sanat ile toplumsal sorumluluk arasındaki bağ yalnızca eserlerinde görülmedi. 1977-1979 yıllarında Aziz Nesin başkanlığındaki Türkiye Yazarlar Sendikası’nın yönetim kurulunda yer aldı. 12 Eylül sonrasının ağır siyasal atmosferinde hazırlanan Aydınlar Dilekçesi’ni Çankaya’ya taşıyanlar arasındaydı. Darbe sonrasındaki ilk 1 Mayıs toplantısının düzenlenmesine katkıda bulundu ve düşünceleri nedeniyle çeşitli soruşturma ve davalarla karşı karşıya kaldı. 1996 yılında yaptığı savaş karşıtı bir konuşma nedeniyle yargılanarak bir süre cezaevinde kaldı.
Bu yaşam çizgisi, Erenus’un sanat anlayışını anlamak bakımından önemlidir. Çünkü onun için aydın olmak, yalnızca doğru sözü bulmak değil, gerektiğinde o sözün bedeline de ortak olmaktı. İnsan haklarından, barıştan ya da özgürlükten söz etmek kolaydı; asıl mesele, bu kavramların kamusal hayatta sınandığı zamanlarda hangi tarafta durulduğuydu.
Türkiye’nin yakın tarihi ise bu sınavların hiç eksik olmadığı bir tarihti. Darbeler, yasaklar, sansürler, savaşlar, sürgünler, cezaevleri ve giderek daralan ifade alanları arasında sanatçıdan çoğu zaman iki şeyden biri beklendi: Ya susması ya da sözünü zararsızlaştırması. Erenus üçüncü bir yolu seçenlerdendi. Sözünü hayatın içine bıraktı ve onun yaratacağı rahatsızlığı göze aldı.
Belki sanatın gerçek gücü de tam burada ortaya çıkar. İktidarın onayladığı sanat kolaylıkla görünür olabilir; büyük salonlara, geniş bütçelere ve resmî alkışlara kavuşabilir. Fakat zamanın sınavından geçen eserler çoğu kez başka yerlerden beslenir. İnsanların hafızasından, haksızlık karşısındaki öfkeden, yenilgilerden sonra yeniden ayağa kalkma iradesinden…
Bilgesu Erenus’un sanatı da gücünü büyük ölçüde buradan aldı.
Şarkılarında Dünyanın Halkları Birbirine Yaklaştı
Erenus’un müzik dünyasına bıraktığı eserler, onun düşünce evreninin belki de en yalın biçimde görülebildiği alanlardan biridir. Şarkılarımız ve Şarkılarımız Kardeştir albümleri, müziğin yalnızca seslerden değil, tarihsel deneyimlerden ve insanlar arasındaki dayanışmadan kurulabileceğinin örnekleriydi. Gelecek Bizleriz, Yer Açın Bizleriz, Yeneceğiz, Guantanamera, Beyrut Günleri, Şilili Kadınların Dansı ve Halepçe’yi anlatan Bomba-i Kimya gibi şarkılar, onun müzik coğrafyasının Türkiye sınırlarının çok ötesine uzandığını gösteriyordu.
Burada önemli olan yalnızca farklı halkların ezgilerini seslendirmesi değildi. Asıl önemli olan, dünyanın birbirinden uzak görünen acıları arasında bir ortaklık kurmasıydı. Latin Amerika’daki bir direnişin sesiyle Ortadoğu’daki bir annenin yasının, Anadolu’daki bir işçinin umuduyla başka bir coğrafyadaki özgürlük özleminin aynı insanlık hikâyesine ait olduğunu anlatıyordu.
Çünkü Erenus’un dünyasında kardeşlik, güzel zamanlarda söylenen romantik bir söz değildi. Tam tersine, insanların birbirlerinden koparıldığı, kimliklerin birbirine karşı silaha dönüştürüldüğü ve sınırların insan hayatından daha değerli sayıldığı zamanlarda anlam kazanan siyasal ve ahlaki bir tercihti.
Onun şarkılarında umut da kolay bir teselli olarak karşımıza çıkmaz. Acıyı yok sayan iyimserliğe dönüşmez. Umut, hayatın güçlüğünü bilen insanların buna rağmen birbirlerine tutunma iradesidir. “Yeneceğiz” sözü bu nedenle yalnızca bir zafer sloganı değildir; yenilginin mümkün olduğunu bilen ama teslim olmayı reddeden insanların sözüdür.
Gerçek umut zaten çoğu zaman böyle doğar: Her şeyin iyi gittiği zamanlarda değil, iyi gitmediği hâlde insanın insanlığından vazgeçmediği anlarda.
Sahnede Görünmeyenlerin Hikâyesini Anlattı
Bilgesu Erenus’un tiyatro yazarlığı da aynı toplumsal duyarlılığın başka bir biçimiydi. Oyunlarında yalnızca bireysel trajedileri değil, bu trajedileri üreten koşulları da göstermeye çalıştı. Çünkü insanın yaşadığı acıyı yalnızca kişisel kaderle açıklamak çoğu zaman dünyayı olduğu gibi kabullenmenin başka bir biçimidir. Oysa insanların hayatları, içinde yaşadıkları ekonomik, siyasal ve kültürel düzenlerden bağımsız değildir.
Bu nedenle Erenus’un tiyatrosunda sahne çoğu zaman toplumun küçültülmüş bir modeli hâline gelir. Bir ev, bir sokak, bir işyeri ya da birkaç insan arasındaki çatışma üzerinden daha büyük meseleler görünür olur. İnsanların birbirleriyle kurdukları ilişkilerin arkasında güç, yoksulluk, otorite, cinsiyet ve eşitsizlik vardır.
Tiyatronun gücü de biraz buradan gelir. Gazetede birkaç satır olarak okuduğumuz bir olay, sahnede bir insanın yüzüne dönüşür. İstatistiklerde yalnızca sayı olan yoksulluk, bir oyuncunun bedeninde ete kemiğe bürünür. Savaş haberlerindeki ölü sayısı, sahnede bir annenin bekleyişine dönüşür.
Erenus, tiyatronun bu dönüştürücü gücünü iyi bilen yazarlardandı.
Bu nedenle bugün onu yalnızca oyunlarının sayısıyla ya da aldığı ödüllerle değerlendirmek eksik olur. Onun tiyatrosunu asıl değerli kılan, sahneyi toplumun kendi yüzüne bakabileceği bir aynaya dönüştürme çabasıydı.
Sanatı İktidarlardan Değil, Zamandan Güç Aldı
Her çağ kendi sanatçısını sınar. Bazı dönemlerde sanatçıdan iktidara övgü beklenir, bazı dönemlerde suskunluk; bazen doğrudan sansür uygulanır, bazen de kültür dünyasının görünmez mekanizmalarıyla eleştirel sesler kenara itilir. Fakat yöntem değişse de temel beklenti çoğu zaman aynıdır: Sanatın hayatın gerçek çelişkilerine fazla yaklaşmaması.
Bilgesu Erenus bu sınırın dışında yaşamayı seçti.
Bu seçimin bir bedeli vardı. Hakkında davalar açıldı, yargılandı, cezaeviyle karşılaştı. Ama belki onun hayatının en önemli yanı, bütün bunların ardından kendisini mağduriyetin içine kapatmamasıydı. Üretmeye devam etti. Çünkü onun için mesele yalnızca kendi ifade özgürlüğü değildi; insanın konuşabilme hakkıydı.
Bu noktada sanat ile iktidar arasındaki eski gerilim bir kez daha görünür hâle gelir. İktidar çoğu zaman unutulmasını ister; sanat hatırlar. İktidar insanların yalnızca bugünle ilgilenmesini ister; sanat geçmişi bugünün karşısına çıkarır. İktidar bazı insanların hikâyelerini önemsizleştirir; sanat onları yeniden anlatır.
Bu nedenle gerçek sanatın hafızayla özel bir ilişkisi vardır.
Bilgesu Erenus’un eserlerinin bugün hâlâ anlam taşıması da bundan kaynaklanır. Çünkü onun anlattığı eşitsizlikler, savaşlar, göçler, kadınların hayatları, emeğin görünmezliği, ifade özgürlüğü ve barış arayışı geçmişte kalmış meseleler değildir. Biçimleri değişmiş olsa da insanlığın önünde durmaya devam etmektedir.
Bir Sanatçının Ardında Kalan
Bir insan öldüğünde geride kalanların ne olduğu sorusu belki sanatçılar için daha ağırdır. Çünkü onların ardından yalnızca kişisel hatıralar değil, toplumun ortak hafızasına bırakılmış eserler kalır.
Bilgesu Erenus’un ardından da kitaplar, tiyatro oyunları, senaryolar ve şarkılar kalıyor. Fakat onun gerçek mirası bunların toplamından daha büyüktür. Geride, sanatçının yaşadığı dünyaya karşı sorumluluğu bulunduğunu hatırlatan bir anlayış bırakıyor.
Bugün sanat giderek daha fazla bir tüketim nesnesine dönüşürken bu anlayış daha da değerli hâle geliyor. Şarkının kaç kez dinlendiğinin, kitabın kaç sattığının, oyunun kaç seyirci çektiğinin sanatın değerini belirlediği bir dünyada Erenus başka bir ölçüyü hatırlatıyor: Bir eser insanın dünyaya bakışını değiştirebiliyor mu? Unutulmuş bir insanın hikâyesini görünür kılabiliyor mu? Başka bir insanın acısını bize yaklaştırabiliyor mu? Haksızlığın sıradanlaşmasına küçük de olsa bir itiraz bırakabiliyor mu?
Sanatın gerçek hesabı belki de burada tutulur.
Bu yüzden Bilgesu Erenus’un ölümünün ardından söylenecek en doğru sözlerden biri, onun yalnızca eserler bırakmadığıdır. Aynı zamanda bir sanatçı tavrı bıraktı. Dünyaya seyirci kalmamayı, sözü gerektiğinde itirazın yanına koymayı ve umudu kolay bir teselli olarak değil, birlikte yaşama iradesi olarak savunmayı bıraktı.
Bazı insanlar öldüklerinde sesleri kesilir. Bazılarının sesi ise ölümden sonra başka insanların sesine karışır.
Bir tiyatro salonunda yeniden söylenen bir cümlede, yıllar sonra raftan indirilen bir kitabın sayfasında, eski bir plağın dönen yüzeyinden yükselen bir melodide yeniden belirirler. Hiç tanımadıkları genç insanların dünyaya bakışında yaşamayı sürdürürler.
Bilgesu Erenus’un ardından kalan da biraz böyle bir sestir.
Çünkü gerçek sanatçı yalnızca kendi çağında konuşmaz. Kendisinden sonra gelecek insanların vicdanına da birkaç cümle bırakır.
Ve bazen bir insanın dünyadan ayrıldıktan sonra yaşayabileceği en uzun hayat, tam da orada başlar.



















