Aziz Nesin’in Zübük’ünü yıllar önce ilk okuduğumda, herkes gibi ben de İbrahim Zübükzade’ye güldüğümü hatırlıyorum. Gülmemek de kolay değildir zaten. Karşımızda yalanı siyasal bir yöntem, hileyi geçim kapısı, insanların zaaflarını ise merdiven basamağı hâline getirmiş bir taşra politikacısı vardır. Herkese başka bir söz verir, herkesin yanında başka türlü konuşur; bugün söylediğini yarın inkâr ederken yüzü kızarmaz. Kasabanın küçük dünyasında büyümek isteyen küçük bir adamdır sanki. Yıllarca Zübük böyle okundu: Türkiye’nin taşrasında yetişmiş üçkâğıtçı, düzenbaz, fırsatçı siyasetçinin ölümsüz karikatürü olarak.
Ama yıllar geçtikçe insan aynı kitabı başka türlü okumaya başlıyor. Kitap değişmiyor, okuyan değişiyor; daha doğrusu ülkenin geçirdiği zaman, kitabın bazı cümlelerinin üzerine başka bir ışık düşürüyor. Şimdi Zübük’e baktığımda yalnızca kasabanın kurnaz politikacısını görmüyorum. Onun arkasında, daha büyük bir tarihsel karşılaşmanın gölgesi beliriyor: Cumhuriyet’in yukarıdan kurmaya çalıştığı yeni insan ile aşağıda kendi hayatını sürdürmeye devam eden halk arasındaki mesafe. Zübük, bu açıdan bakıldığında yalnızca taşranın ürettiği bir sahtekâr değildir; merkezde yaratılmış bir siyasal ve kültürel tipin taşrada bozulmuş, eğrilmiş, yerel koşullara uyarlanmış kopyasıdır. Bir bakıma merkezin aynadaki görüntüsüdür; fakat ayna düz olmadığı için görüntü groteskleşmiştir.
Cumhuriyet yalnızca yeni bir devlet kurmadı. Yeni bir insan da yaratmak istedi. Giyimiyle, konuşmasıyla, eğitim anlayışıyla, müzik zevkiyle, sofrasıyla, kadınla kurduğu ilişkiyle, dünyaya bakışıyla eski toplumdan ayrılacak bir insan… Bunun tarihsel nedenleri vardı kuşkusuz. Yıkılmış bir imparatorluğun ardından çağdaş bir devlet yaratılmaya çalışılıyor, yüzyılların kurumları birkaç on yıl içinde değiştirilmek isteniyordu. Ne var ki insanı değiştirmek, kanunu değiştirmek kadar kolay değildi. Bir yasayı bir gecede yürürlüğe koyabilirsiniz; bir alfabenin harflerini değiştirebilirsiniz; devlet dairesindeki memurun kıyafetini belirleyebilirsiniz. Fakat köylünün gündelik hayatını, yoksulluğunu, üretim ilişkilerini, toprağa bağımlılığını, eğitim olanaklarını ve dünyayla kurduğu ilişkiyi aynı hızla değiştiremiyorsanız, yaptığınız kültürel devrim toplumun bütününe eşit biçimde yayılmaz.
İşte asıl kırılma burada başladı.
Yeni insan önce şehirlerde, devlet dairelerinde, okullarda, üniversitelerde, orduda, bürokraside ve yeni oluşan kentli çevrelerde görünür hâle geldi. Cumhuriyet’in öğretmeni, kaymakamı, doktoru, subayı, avukatı, milletvekili yalnızca bir meslek sahibi değildi; aynı zamanda yeni rejimin taşıyıcısıydı. Kıyafeti bile onu köylüden ayırıyordu. Sözcükleri farklıydı, okuduğu kitaplar farklıydı, oturduğu masa farklıydı. Devletin ona verdiği görev yalnızca yönetmek değildi; bir bakıma nasıl yaşanacağını da göstermekti. Böylece modernleşme, zamanla yalnızca bir dönüşüm hareketi olmaktan çıkarak bir kültürel hiyerarşi de üretti: bilenlerle bilmeyenler, eğitimlilerle eğitimsizler, modernlerle geride kalmış sayılanlar, merkezin dilini konuşanlarla taşranın dilini konuşanlar.
Sorun Cumhuriyet’in çağdaşlaşmak istemesinde değildi. Asıl sorun, çağdaşlaşmanın maddi koşullarının toplumun bütününe aynı ölçüde ulaştırılamamasındaydı. Bir köylüye yeni dünyanın nasıl görünmesi gerektiğini anlatabilirsiniz; fakat onun çocuğuna nitelikli eğitim sağlayamıyor, toprağındaki yoksulluğu değiştiremiyor, sağlık hizmetini ulaştıramıyor, kültürel hayata katılabileceği olanakları yaratamıyorsanız, modernlik onun yaşadığı bir gerçeklik olmaktan çok uzakta gördüğü bir görüntüye dönüşür. İnsan yaşamadığı şeyi bütünüyle içselleştiremez. Onu taklit edebilir.
Zübük tam da burada başka türlü görünmeye başlıyor.
İbrahim Zübükzade’nin istediği yalnızca para değildir. İtibar ister. Makam ister. Tanınmak ister. Ankara’ya ulaşmak, büyük adamların arasında görünmek, devletin dilini konuşmak, onların sofrasına oturmak ister. Kasabasından çıkıp merkeze doğru yükselmenin yollarını ararken aslında Cumhuriyet’in yarattığı toplumsal merdivene tırmanmaktadır. Fakat o merdiveni çıkmak için merkezin seçkinlerinin sahip olduğu eğitimden, kültürel birikimden, aile çevresinden ve toplumsal ilişkilerden yoksundur. Elinde başka araçlar vardır: insan tanımak, nabza göre şerbet vermek, vaat etmek, abartmak, yalan söylemek, kendisini olduğundan büyük göstermek.
Bu nedenle Zübük’ün sahtekârlığını yalnızca ahlaki bir kusur olarak okumak eksik kalır. Onun davranışlarında bir sınıf atlama arzusunun, merkeze yaklaşma isteğinin, yukarıdakilerin dünyasına kabul edilme çabasının izleri vardır. Zübük yukarıya bakmaktadır. Orada gördüğü siyasetçiye, bürokrata, seçkine benzemek istemektedir. Fakat onun dünyasına kültür yoluyla giremeyince biçim yoluyla girmeye çalışır. Ceketini giyer, sözlerini öğrenir, devletin kelimelerini tekrarlar, gerektiğinde milliyetçi, gerektiğinde halkçı, gerektiğinde dindar, gerektiğinde devrimci olur. Çünkü düşünceleri onun için dünyayı anlamanın araçları değil, yukarı çıkmanın basamaklarıdır.
Burada Aziz Nesin’in büyük mizahı başka bir derinlik kazanır. Zübük yalnızca kendisini üretmez; onu üreten bir toplumsal düzen vardır. Kasabanın insanları ona inanır, sonra kandırıldığını anlar, ardından yeniden inanır. Çünkü siyaset onlar için kendi hayatlarının doğrudan örgütlenmesi olmaktan çıkmış, yukarıdaki güçlü adamlardan bir şey istemenin yoluna dönüşmüştür. Yol yapılacaktır, memuriyet bulunacaktır, tayin çıkarılacaktır, ruhsat alınacaktır, Ankara’dan para gelecektir. Yurttaşlık yerini aracılığa bıraktığında Zübük doğar. İnsan hakkını kurumdan değil kişiden beklemeye başladığında, o kişinin yalan söylemesi siyasal düzen açısından bir sapma olmaktan çıkar; düzenin çalışma biçimlerinden biri hâline gelir.
Böyle bakınca Zübük ile Cumhuriyet’in seçkin politikacısı arasında düşündüğümüz kadar büyük bir uçurum kalmaz. Elbette biri ötekinin aynısı değildir. Fakat aynı siyasal kültürün farklı katlarında yaşarlar. Merkezdeki politikacı halka doğru eğilirken nasıl konuşacağını öğrenmiştir; Zübük de kasabasında aynı hareketi taklit eder. Merkezde nutuk vardır, taşrada nutkun karikatürü. Merkezde protokol vardır, taşrada gösteriş. Merkezde ideoloji vardır, taşrada ezberlenmiş slogan. Merkezde devlet adamlığı görüntüsü vardır, taşrada onun biraz bol gelen ceketi.
Zübük o ceketin içinde dolaşır.
Ceket ona büyük gelir; kolları uzundur, omuzları oturmaz. Ama çıkarmak da istemez. Çünkü o ceketi giydiği anda artık kasabanın sıradan insanlarından biri olmadığını düşünür. Cumhuriyet’in kültürel hiyerarşisi tam burada gündelik hayatın içine sızar: İnsan yukarı çıkmak için yalnızca zenginleşmek istemez, yukarıdakine benzemek ister. Onun gibi konuşmak, onun gibi görünmek, onun tarafından kabul edilmek ister. Kültür böylece özgürleşmenin değil, kimi zaman sınıfsal yükselişin işaretlerinden birine dönüşür.
Trajik olan şudur ki Cumhuriyet’in halkı değiştirmek isteyen kadroları ile değiştirilmek istenen halk arasında gerçek ve sürekli bir karşılaşma yeterince kurulamadığında, iki taraf da birbirini giderek karikatürleştirdi. Merkez taşraya baktığında cahillik, gerilik ve hurafe gördü; taşra merkeze baktığında kendisini küçümseyen, hayatını bilmeyen, tepeden konuşan insanlar gördü. Bir taraf diğerini eğitilecek bir kitle sayarken, öteki taraf karşısındakini kendisine yabancı bir efendi gibi algılamaya başladı. Cumhuriyet’in yurttaşlık ideali böylece eşit insanların ortak dünyası olmaktan yer yer uzaklaşıp öğretenlerle öğrenmesi gerekenlerin ilişkisine dönüştü.
Oysa bir toplum yalnızca okul kitaplarıyla dönüşmez. İnsanların dünyaya bakışını değiştiren asıl güç, yaşadıkları hayatın değişmesidir. Köylünün toprağıyla ilişkisi, işçinin fabrikadaki yeri, kadının evdeki ve kamusal alandaki konumu, çocuğun eğitim olanakları, insanın çalışma süresi, boş zamanı, geliri ve kültüre ulaşma imkânı değişmeden yalnızca kıyafetleri ve sözcükleri değiştirdiğinizde modernlik yüzeyde kalabilir. Şapka değişir ama başın içindeki korkular aynı kalabilir; alfabe değişir ama kitap herkesin hayatına girmeyebilir; seçim yapılır ama yurttaş kendisini kararın gerçek öznesi olarak hissetmeyebilir.
Tam burada Zübük yeniden kapıyı açıp içeri girer.
Çünkü Zübük modernleşmenin başarısızlığından değil yalnızca, yarım kalmışlığından doğan tiplerden biridir. Eski dünyanın cemaat ilişkilerini bilir, yeni dünyanın siyasal dilini öğrenmiştir. İkisini birbirine bağlayan aracıdır. Köylüye köylünün diliyle konuşur, Ankara’ya gittiğinde Ankara’nın kelimelerini kullanır. Geleneksel toplumun kişisel bağlılıklarını modern siyasetin seçim sandığıyla birleştirir. Eski ağanın yöntemlerini yeni milletvekilinin diliyle sürdürür. Bu nedenle ne bütünüyle eskiye aittir ne gerçekten yenidir. İki dünyanın arasındaki boşlukta yaşar ve geçimini tam da bu boşluktan sağlar.
Aziz Nesin’in dehası, Zübük’ü yalnızca kötü bir adam olarak bırakmamasındadır. Ona gülerken çevresindeki insanlara da güleriz; fakat biraz dikkatli bakınca gülüşümüz boğazımızda kalır. Çünkü kasaba dediğimiz yer ülkenin küçültülmüş hâlidir. Kahvehanesi vardır, memuru vardır, esnafı vardır, öğretmeni vardır, politikacısı vardır; herkes bir şey bekler, herkes bir şeyden şikâyet eder, herkes Zübük’ün yalanını bilir ama yine de onun açabileceği kapıya ihtiyaç duyar. Böyle bir toplumda Zübük kişisel ahlaksızlığının çok ötesinde bir işleve kavuşur: İnsanlarla devlet arasındaki boşluğu doldurur.
Ve boşluk ne kadar büyürse Zübük de o kadar büyür.
Cumhuriyet’in en büyük açmazlarından biri de burada aranabilir. Halkın Cumhuriyet’i gerçekten içselleştirmesi için Cumhuriyet’in yalnızca okulda anlatılan, meydanlarda kutlanan, devlet dairelerinde temsil edilen bir rejim olmaktan çıkıp insanların gündelik hayatında deneyimlenen bir eşitlik duygusuna dönüşmesi gerekiyordu. Köylü çocuğu ile kentli bürokrat çocuğunun önündeki hayat yolları birbirinden bütünüyle farklıysa, yasalar karşısındaki eşitlik gündelik hayatın eşitsizliği karşısında soyut kalır. Cumhuriyet sözcüğü ortaklık anlamına gelirken hayatın kendisi sürekli mesafe üretiyorsa, insanlar rejimin değerlerini değil, onun simgelerini benimserler.
Simgeleri benimsemek ise kolaydır.
Kravat takılır. Nutuk ezberlenir. Bayramlarda kürsüye çıkılır. Büyük kelimeler öğrenilir. “Millet”, “vatan”, “hizmet”, “kalkınma”, “halk” denir. Fakat bu kelimelerin arkasındaki toplumsal ilişkiler değişmediğinde eski iktidar biçimleri yeni kelimelerle yaşamaya devam eder. Ağa gider, başkan gelir; kapıkulu gider, parti adamı gelir; sarayın aracısı gider, Ankara’daki tanıdık gelir. İsimler değişir, aracılık ilişkisi kalır.
Zübük tam da bu nedenle yaşlanmaz.
Onu yalnızca taşranın ahlaki kusuru saydığımızda kendimizi rahatlatırız. Üçkâğıtçı bir adam vardır ve toplum onun kurbanıdır. Böyle düşünmek kolaydır; çünkü bütün kötülüğü bir kişinin sırtına yükleriz. Oysa daha rahatsız edici soru şudur: Zübük neden mümkündür? İnsanlar onun yalan söylediğini bildikleri hâlde neden yeniden kapısını çalar? Neden bir milletvekilinin, belediye başkanının, parti yöneticisinin kişisel lütfu, yurttaşın kurumsal hakkından daha değerli hâle gelir? Neden siyaset ortak hayatımızı düzenlemenin yolu olmaktan çıkarak birilerini tanıma sanatına dönüşür?
Bu soruları sorduğumuzda roman taşradan çıkar.
Ankara’ya gelir.
Sonra bütün ülkeye yayılır.
O zaman Zübük’ün Cumhuriyet seçkininin tam karşıtı olmadığını, onunla aynı tarihsel hikâyenin içinde doğduğunu fark ederiz. Biri modernleşmenin merkezinde, diğeri çevresindedir. Biri yeni kültürün sahibi olduğunu düşünür, diğeri o kültürün işaretlerini edinmeye çalışır. Biri halka nasıl yaşaması gerektiğini anlatır, öteki halka halktan biri olduğunu söyleyerek yukarı çıkmaya çalışır. Aralarında gerçek bir eşitlik ilişkisi kurulmadığı için karşılaşmaları da demokratik bir yurttaşlık zemininde gerçekleşmez. Yukarıdan aşağıya öğretme ile aşağıdan yukarıya özenme arasında tuhaf bir ülke oluşur.
İşte Zübük bu ülkenin çocuğudur.
Onun hikâyesini yeniden okurken insan ister istemez Cumhuriyet’in asıl meselesinin hiçbir zaman yalnızca rejimin adını değiştirmek olmadığını düşünüyor. Asıl mesele, birbirine yabancılaşmış toplumsal dünyalar arasında ortak bir hayat kurabilmekti. Köylüyü kentliye benzetmek değil, köylü ile kentliyi eşit yurttaşlar hâline getirmek; halka seçkinlerin kültürünü öğretmek değil, kültürü herkesin ulaşabileceği ortak bir zenginliğe dönüştürmek; insanlara nasıl giyineceklerini göstermek değil, kendi hayatları üzerinde söz sahibi olabilecek maddi ve düşünsel koşulları yaratmaktı.
Bunlar gerçekleşmediğinde modernleşme yukarıda bir hayat tarzı, aşağıda ise ulaşılması gereken bir görüntü olarak kaldı. Görüntünün olduğu yerde taklit başladı. Taklidin olduğu yerde biçim içerikten ayrıldı. İçeriğinden kopmuş siyasal dil ise sonunda Zübük’ün elinde olağanüstü kullanışlı bir malzemeye dönüştü.
Bu yüzden bugün Zübük’ü yeniden okuduğumda İbrahim Zübükzade’ye eskisi kadar kolay gülemiyorum. Onun arkasında koskoca bir modernleşme hikâyesi, merkezin çevreye bakışı, çevrenin merkeze özenişi, sınıfsal yükselme arzuları, kültürel mesafeler ve bir türlü tamamlanamamış yurttaşlık hikâyesi görüyorum. Zübük’ün yalanları elbette kendisine aittir; fakat o yalanların işe yaradığı dünya hep birlikte kurulmuştur.
Aziz Nesin bize bir kasaba politikacısını göstermişti.
Biz uzun yıllar parmağa baktık.
Oysa parmağın arkasında bir ülke duruyordu.
Ve insan Zübük’ün son sayfasını kapattığında asıl rahatsız edici ihtimalle baş başa kalıyor: Cumhuriyet Zübük’ü ortadan kaldıramadıysa bunun nedeni yalnızca taşranın Cumhuriyet’e yetişememesi olmayabilir. Cumhuriyet de taşraya, onun insanına, yoksulluğuna, gündelik hayatına ve maddi dünyasına yeterince ulaşamamış olabilir. Arada kalan mesafede ise yalnız Zübükler yetişmedi; birbirini tanımadan aynı ülkede yaşayan iki ayrı Türkiye büyüdü.
Biri ötekini eğitilecek halk olarak gördü.
Öteki berikini ulaşılması gereken hayat olarak.
Eşit yurttaşların ortak Cumhuriyeti ise ikisinin arasında, hâlâ tamamlanmayı bekleyen bir cümle olarak kaldı.
- Zübük’ü Yeniden Okumak: Taşranın Aynasında Cumhuriyet - 19 Ağustos 2026
- Adalet Büyük Salon İster mi? Silivri’de Mekânın Siyaseti - 18 Ağustos 2026
- İklim Krizinin Görünmeyen Motoru: Kâr - 13 Ağustos 2026



















