Can Dündar’ın Türkiye 68 kuşağının ve THKO’nun önemli isimlerinden Atilla Keskin’le yaptığı uzun söyleşilerden oluşan Dağcılar, yalnızca Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamlarına uzanan siyasal süreci değil, bir kuşağın nasıl değiştiğini, hangi umutlarla yola çıktığını, öğrenci hareketinden devrim düşüncesine ve oradan silahlı mücadeleye nasıl yöneldiğini içeriden bir tanıklıkla anlatıyor. Özgürüz Press tarafından yayımlanan çalışma; 1968’i ne romantik bir efsaneye dönüştürüyor ne de bugünün rahatlığı içinden yargılıyor. Atilla Keskin’in anıları, tereddütleri ve özeleştirileri üzerinden Türkiye yakın tarihinin en sert kırılmalarından birini yeniden düşünmeye çağırıyor.
Bazı kitaplar geçmişi anlatır; bazıları ise geçmişin henüz kapanmadığını hatırlatır. Dağcılar ikinci türden bir kitap. Çünkü Türkiye’de 1968 kuşağı, 12 Mart, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan, Sinan Cemgil ve arkadaşlarının hikâyesi yarım yüzyılı aşkın bir süredir yalnızca tarihin konusu değildir. Onlar hakkında her kuşak yeniden konuşmuş, her siyasal dönem onları yeniden anlamlandırmış, kimi zaman kahramanlaştırmış, kimi zaman mahkûm etmiş, kimi zaman da yaşadıkları tarihsel koşulları görmezden gelerek birkaç slogana sıkıştırmıştır. Oysa insanları tarihin simgelerine dönüştürdüğümüzde, onları çoğu zaman gerçek hayatlarından da uzaklaştırırız. Dağcıların değeri, tam burada ortaya çıkıyor: Fotoğraflardan, sloganlardan ve siyasal mitolojiden bildiğimiz insanları yeniden hayatın içine yerleştiriyor.
Kitabın alt başlığı zaten neyle karşılaşacağımızı açıkça söylüyor: “İdamların 50. yıldönümünde Atilla Keskin, 1968’i, THKO’yu ve Deniz’leri anlatıyor.” Söyleşiyi gerçekleştiren Can Dündar, kitabın önsözünü 1968’in en bilinen çağrılarından biriyle açıyor: “Gerçekçi ol, imkânsızı iste!” Dündar’a göre bu cümle, kitabın ruhunu da özetliyor. Çünkü 1968 yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın birçok yerinde gençlerin, öğrencilerin ve işçilerin kurulu düzene itiraz ettiği büyük bir tarihsel dalgaydı. Vietnam Savaşı’ndan ABD’deki ırk ayrımcılığı karşıtı mücadeleye, Fransa’da milyonlarca işçinin greve çıkmasından Almanya gençliğinin Nazi geçmişiyle hesaplaşmasına kadar farklı coğrafyalardaki başkaldırılar aynı dönemde birbirlerini besliyordu. Türkiye’de ise hareket üniversitelerde başlayacak, kısa zamanda ülkenin genel siyasal sorunlarıyla birleşecek ve birkaç yıl içinde çok daha sert bir çatışmanın içine sürüklenecekti.
Dağcılar, işte bu büyük tarihsel dönüşümü devlet arşivlerinden, mahkeme tutanaklarından ya da dışarıdan yapılmış bir tarih okumasından değil, o dönüşümün tam ortasında yaşamış bir insanın belleğinden izliyor.
Afyon’dan ODTÜ’ye, Dindarlıktan Devrimciliğe
Atilla Keskin’in hikâyesinin başlangıcı bile 68 kuşağını anlamak açısından öğretici. Çünkü karşımızda doğuştan devrimci, genç yaşından itibaren sosyalist bir çevrede yetişmiş biri yok. Afyon’un köklü ailelerinden birinde, dindarlığın günlük hayatın doğal bir parçası olduğu geleneksel bir ortamda büyüyor. Kendisi çocukluk ve gençlik yıllarındaki bu dindarlığın sonraki dönemlerde görülen politikleşmiş dindarlıktan farklı olduğunu özellikle anlatıyor. Esnafın cuma namazına giderken dükkânını açık bırakabildiği, insanların birbirinin hayat tarzına fazla müdahale etmediği bir toplumsal ortamı hatırlıyor. Aynı zamanda küçük yaşlardan itibaren kitaplara düşkün, okulunda başarılı bir öğrenci.
Bu başlangıç önemlidir; çünkü kitap boyunca izlediğimiz asıl hikâyelerden biri, bir insanın düşünsel ve siyasal dönüşümüdür. Keskin 1962’de ODTÜ’ye girdiğinde amacı devrim yapmak değil, atom mühendisi olmaktır. Hatta dünyaya yararlı olacak bir bilim insanı olmayı gençlik ütopyası olarak tanımlar. İngilizce hazırlıkta gösterdiği başarı sonucunda Kennedy bursunu kazanır. Fakat ODTÜ’ye adım attığı andan itibaren yalnızca başka bir üniversite ortamına değil, başka bir Türkiye’ye de girmiş olur.
Bir yanda Anadolu’dan gelen öğrenciler, öte yanda daha varlıklı ailelerden gelen gençler; bir yanda Amerika’ya gitmek isteyenlerin hayalleri, diğer yanda Türkiye’nin eşitsizliklerini fark etmeye başlayan öğrencilerin soruları vardır. Keskin’in kendi anlatısında bu toplumsal farklılıkların onda yarattığı şaşkınlığın izleri görülür. İlk dönemlerinde okulda mescit açılması için imza toplayan genç Atilla’nın birkaç yıl sonra Amerikan emperyalizmine karşı mücadelenin içinde yer alması, kitabın en çarpıcı dönüşüm çizgilerinden biridir.
Fakat bu dönüşüm bir gecede gerçekleşmez. Dağcılar, tam tersine, siyasal kimliğin nasıl hayatın içinden oluştuğunu gösterir. Kitaplar vardır, tartışmalar vardır, arkadaşlıklar vardır; fakat belki hepsinden önemlisi dayanışma vardır. Keskin, sosyalist düşünceyle buluşmasını yalnızca teorik okumalarla açıklamaz. Arkadaşlarının birbirleriyle kurdukları ilişkiyi, giysisini ve parasını paylaşan öğrencileri, birlikte yapılan kültür çalışmalarını, tiyatroyu, müziği ve edebiyatı anlatır. Dönemin ODTÜ’sünde siyasal mücadele ile kültürel hayat birbirinden ayrı değildir. Sinema, tiyatro, folklor ve müzik de gençlerin gözünde toplumsal dönüşümün bir parçasıdır. Keskin’in kendisi tiyatro çalışmalarına katılır, oyunlarda rol alır; Aziz Nesin’den Ionesco’ya uzanan bir kültürel çevrenin içinden geçer.
Dolayısıyla kitapta karşımıza çıkan 68 gençliği, bazen sonraki anlatılarda çizilen tek boyutlu “militan gençlik” tablosundan çok daha zengindir. Onlar aynı zamanda şiir okuyan, tiyatro yapan, roman tartışan, Anadolu köylerine giden, gecekondu mahallelerinde araştırmalar yapan, ülkeyi tanımaya çalışan genç insanlardır.
Öğrenci İtirazından Düzeni Sorgulamaya
Kitabın önemli yanlarından biri, radikalleşmenin basamaklarını görünür hâle getirmesidir. Başlangıçtaki talepler son derece sınırlıdır: Üniversite yönetiminde söz sahibi olmak, eğitim sistemini değiştirmek, öğrencilerin karar süreçlerine katılımını sağlamak. Fakat devletin ve üniversite yönetiminin bu taleplere verdiği karşılık sertleştikçe öğrencilerin sordukları sorular da değişir. Üniversitenin demokratikleşmesinin ülkenin demokratikleşmesinden bağımsız olmadığı düşüncesi güçlenir; ardından Türkiye’nin dünyadaki siyasal ve ekonomik sistem içindeki yeri tartışılmaya başlanır.
İşte 68’in öğrenci hareketinden antiemperyalist ve sosyalist mücadeleye uzanan yolu burada belirginleşir.
Can Dündar da önsözünde Türkiye ile Batı’daki 68 deneyimleri arasındaki farkın altını çizer. Avrupa ve Amerika’da hareketin yarattığı enerjinin önemli bir bölümü zaman içerisinde demokratik kanallara aktarılırken Türkiye’de 68’in karşısına 12 Mart askeri müdahalesi çıkar. Dündar’ın ifadesiyle Türkiye’nin 68’i “balyozla” ezilir; dönemin gençlerinden bazıları öldürülür, bazıları cezaevlerine girer ve Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ile Yusuf Aslan’ın idamlarıyla siyasal çatışmanın en ağır eşiklerinden biri aşılır.
Kitabın içindekiler bölümündeki başlıklar bile bu tarihsel yolculuğun hızını göstermeye yeter: “Dindarlıktan devrimciliğe”, “1968 başlıyor”, “Şiddet devreye giriyor”, “Filistin”, “Diyarbakır Cezaevi”, “Dağ hazırlığı”, “Deniz’ler yakalanıyor”, “Yıkım”, “Yakalanış”, “Mamak”, “Kurtarma çabaları” ve nihayet “6 Mayıs”. Birkaç yıllık zaman diliminde genç insanların hayatının nasıl baş döndürücü bir hızla değiştiğini yalnız bu sıralama bile anlatıyor.
Atilla Keskin’in Tanıklığını Önemli Kılan Ne?
Keskin’in anlattıklarını özel kılan şey, dönemin merkezindeki pek çok olayın doğrudan tanığı olmasıdır. Türkiye 68’inin neredeyse bütün simgesel mekânlarından geçmiştir: ODTÜ Devrim Stadyumu, 201-202 numaralı yurt odaları, Dolmabahçe’deki 6. Filo protestoları, Filistin’de El-Feth kampları, Anadolu’daki dağlar, Diyarbakır ve Mamak cezaevleri…
Ve bütün bu mekânlarda bugün artık tarihsel kişilikler olarak hatırladığımız isimlerin yanındadır.
Hüseyin İnan, Sinan Cemgil, Yusuf Aslan, Deniz Gezmiş, Cihan Alptekin ve diğerleri Keskin’in anlatısında yalnızca siyasi figürler olarak değil, aynı hayatı paylaşmış arkadaşlar olarak karşımıza çıkarlar. THKO davasında Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’dan sonra gelen önemli sanıklardan biri olan Keskin için de idam cezası istenir; ancak onun cezası daha sonra hapis cezasına çevrilir. Dündar’ın önsözünde çarpıcı biçimde belirttiği gibi, mahkeme “üç değil dört kişi” için idamda ısrar etseydi Keskin’in hayatı da 6 Mayıs 1972’de sona erebilirdi.
Bu yakınlık, kitabın bütün tonunu değiştiriyor. Biz artık Deniz Gezmiş’i yalnızca parkasıyla çekilmiş fotoğraflardan, Hüseyin İnan’ı mahkeme görüntülerinden ya da Sinan Cemgil’i Nurhak’taki ölümünden bilmiyoruz. Atilla Keskin onların günlük hayatına, tartışmalarına, sevinçlerine, korkularına ve birbirleriyle kurdukları ilişkilere de tanıklık ediyor.
Filistin’den Dağlara: Devrimci Romantizmin Sınırları
Dağcıların güçlü yanlarından biri de yaşananları sonradan kusursuzlaştırmaya çalışmamasıdır. Keskin, geriye baktığında kuşağının yanlışlarını ve kendi yanılgılarını saklamaz.
Dönemin devrimci gençlerinin önemli bir bölümü Türkiye’de parlamenter mücadelenin tıkandığına inanmıştı. Türkiye İşçi Partisi’nin çizgisine yönelik eleştiriler güçlenirken Latin Amerika’daki gerilla hareketleri ve özellikle Che Guevara’nın etkisi artıyordu. Keskin, 1969’un sonlarına doğru kendilerinin gerilla mücadelesini toplumsal kurtuluşun yolu olarak görmeye başladıklarını anlatıyor. Kitapta bu tercih, sonradan oluşturulmuş teorik bir kaçınılmazlık gibi değil; genç insanların yaşadıkları siyasal koşullar içerisinde verdikleri, zaman zaman büyük bir romantizm taşıyan tarihsel bir karar olarak çıkıyor karşımıza.
Keskin yıllar sonra bu dönemi değerlendirirken son derece önemli bir özeleştiri yapıyor. Gerilla mücadelesi başladığında halkın arkalarından geleceğini düşündüklerini, fakat bugün geriye baktığında Türkiye’yi sandıkları kadar iyi tanımadıklarını söylüyor. Aldıkları kararlarda “ciddi bir romantizm” bulunduğunu açıkça kabul ediyor. Dağa gitmeden önce Afyon’a kapanıp günlerce düşündüğünü, önünde üniversiteyi bitirerek kurabileceği rahat bir hayat bulunduğu hâlde mücadeleden vazgeçmesi durumunda hayatının geri kalanında kendisini yarım hissedeceğini düşündüğünü anlatıyor. Sonunda verdiği karar için söylediği cümle dikkat çekicidir: Bunun bütünüyle rasyonel bir karar olmadığını kabul eder.
Belki Dağcıları aynı dönemi anlatan birçok hatırattan ayıran en önemli nokta budur. Keskin ne gençliğini inkâr ediyor ne de gençliğinin bütün kararlarını mutlak doğrulara dönüştürüyor. İnandığı şeylerin ahlaki temelini savunurken kullanılan yöntemleri, toplumu değerlendirme biçimlerini ve devrim beklentisini de yılların ardından sorgulayabiliyor.
Bu, tarihsel hafıza açısından son derece kıymetli bir tutumdur. Çünkü bir kuşağa saygı duymanın yolu onun bütün kararlarını kutsamaktan geçmez. Bazen tam tersine, o insanların kendi hayatlarından çıkardıkları dersleri dinleyebilmek, onların tarihsel varlığına gösterilecek en büyük saygıdır.
THKO’yu İçeriden Görmek
Kitap aynı zamanda Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun oluşumunu anlamak açısından da önemli ayrıntılar içeriyor. Keskin’in anlatımı, sonradan örgütlere atfedilen katı ve merkezi yapıların başlangıç döneminde her zaman var olmadığını gösteriyor. THKO’nun ilk çekirdeğinin Hüseyin İnan çevresindeki arkadaşlık ilişkileri içinden ortaya çıktığını, kesin çizgilerle belirlenmiş bir merkez komitesi ya da katı ast-üst mekanizmasının bulunmadığını anlatıyor. İşlerin küçük gruplarda kararlaştırıldığını, örgüt içindeki ilişkilerin büyük ölçüde gönüllülük üzerinden yürüdüğünü ve Hüseyin İnan, Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil gibi isimlerin daha çok “doğal önderler” olarak öne çıktıklarını söylüyor.
Bu ayrıntılar yalnız THKO tarihine ilişkin bilgi vermiyor; dönemin gençlik hareketlerinin nasıl şekillendiğini anlamaya da yardımcı oluyor. Bugünden geriye bakıldığında birbirinden kesin örgütsel çizgilerle ayrılmış görünen yapıların önemli bir kısmı, başlangıçta arkadaşlık çevreleri, öğrenci hareketleri, ortak eylemler ve uzun siyasal tartışmalar içinden doğmuştu.
Fakat tarih kısa sürede hızlanır.
12 Mart gelir. “Balyoz Harekâtı” başlar. Deniz Gezmiş yakalanır. Yusuf Aslan vurulur ve yakalanır. Hüseyin İnan ele geçirilir. Sinan Cemgil dağdaki gruba katılır. Keskin’in anlatısında artık olaylar neredeyse gün gün ilerler. Birkaç ay içerisinde aynı arkadaş çevresinin üyeleri ya öldürülmüş, ya yakalanmış ya da kaçak hâle gelmiştir.
Sonunda Nurhak haberi gelir: Sinan Cemgil, Alparslan Özdoğan ve Kadir Manga öldürülmüş, Mustafa Yalçıner ağır yaralanmıştır. Keskin o haberi aldıkları anı “yüreğimiz dağlandı” diye anlatır. Burada siyasal tarih bir anda kişisel tarihe dönüşür. Gazetelerde birkaç satır olarak görülen ölüm haberleri, aynı sofraya oturmuş, aynı odalarda uyumuş, aynı hayalleri kurmuş insanlar için arkadaşlarının yok olmasıdır.
Mamak: İdamın Gölgesinde Hayat
Kitabın en etkileyici bölümlerinden biri Mamak Cezaevi günleridir. Çünkü ölüm ihtimali artık teorik değildir. Savcılık sanıklar hakkında idam cezası istemiştir ve Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ile Yusuf Aslan için kararın ne yönde çıkacağı giderek belirginleşmektedir.
Fakat tam da burada Dağcılar, büyük siyasal anlatının arasına insanın küçük hikâyesini sokar.
İdamla yargılanan gençler voleybol oynarlar. Top patladığında iç lastiği iplikle sarıp asker kaputunun parçalarından yeni bir top yaparlar. Kartondan iskambil kâğıtları hazırlanır. Şakalar yapılır. Deniz ile Yusuf volta atarken türküler söyler. Deniz arkadaşlarına takılır, Keskin’in gözlüğünü düzeltme hareketini taklit eder. Birkaç metre ötede idam ihtimali vardır, fakat hayat bütün inadıyla sürmeye devam eder.
Belki kitabın hafızada en fazla kalan yanı da budur. Tarih kitaplarında “sanık”, “mahkûm”, “militan” ya da “örgüt üyesi” diye geçen insanların aslında yirmili yaşlarının başlarında genç insanlar olduğunu yeniden hatırlarız. Şarkı söyleyen, âşık olan, arkadaşlarına takılan, korkan ama korkusunu belli etmemeye çalışan, gelecek üzerine hayal kuran gençler…
Bu insani ayrıntılar onların siyasal tercihlerinin eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Tam tersine, tarihsel kişilikleri insanlaştırmak eleştiriyi de daha anlamlı hâle getirir. İnsan ancak efsaneden çıktığında gerçekten anlaşılabilir.
İdamlar, Kızıldere ve 6 Mayıs
Kitap ilerledikçe 6 Mayıs’a doğru ağır ağır yaklaşır. İdam kararlarının kesinleşmesinden sonra Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ı kurtarmak için yapılan girişimler anlatılır. Bunların en trajik olanı Kızıldere’dir. Mahir Çayan ve arkadaşlarının üç İngiliz teknisyeni kaçırarak Denizlerin idamını engellemeye çalışmaları, ardından Kızıldere’de yaşananlar Keskin’in belleğinden yeniden aktarılır. Keskin bunu Türkiye sol hareketi açısından bir dönüm noktası olarak değerlendirir.
Ve ardından 6 Mayıs gelir.
Dağcılar burada yalnızca bir siyasal dönemin kapanışını anlatmıyor. Bir arkadaş çevresinin parçalanmasını, gençlik ütopyasının ağır bir yenilgiyle karşılaşmasını ve geride kalanların yaşamaya devam etmesinin nasıl başka bir tür cezaya dönüşebildiğini de hissettiriyor.
Belki bu yüzden kitapta ölüm kadar hayatta kalmak da önemlidir.
Keskin cezaevinden yıllar sonra çıkar, 1977’de Almanya’ya gider, sürgünde yaşamaya başlar. Fakat hayat, dönemin trajedilerini onun peşinden bırakmaz. Oğluna, Hüseyin İnan’a verdiği söz üzerine “İnan” adını verir. Yıllar sonra henüz 12 yaşındaki oğlu bir trafik kazasında hayatını kaybeder. Kitabın son sayfalarında Can Dündar’ın anlattığı bu kişisel trajedi, siyasal tarihle bireysel hayat arasındaki sınırı neredeyse ortadan kaldırır: 1972 Mayıs’ında yitirdiği İnan’ın ardından gözyaşlarını tutmaya çalışan Keskin, yıllar sonra yine bir Mayıs ayında oğlunu, öteki İnan’ı kaybeder.
Böylece kitabın adı da başka bir anlam kazanır. “Dağcılar” artık yalnızca dağa çıkmaya hazırlanan gençlerin adı değildir. Bir ömür boyunca geçmişin yükünü taşıyan insanların da hikâyesidir.
Yirmi Yıla Yayılan Bir Söyleşi ve Hafıza Çalışması
Kitabın ortaya çıkış serüveni de anlattığı tarih kadar ilginç. Can Dündar ile Atilla Keskin’in bu uzun söyleşisinin başlangıcı 2002 yılına kadar gidiyor. Almanya’daki uzun sürgün yıllarının ardından Keskin yeniden ODTÜ’ye geliyor. Dündar onunla birlikte üniversitenin ormanında yürüyor, İdare Kafeteryası’na gidiyor, 201-202 numaralı yurt odalarını ziyaret ediyor, Devrim Stadyumu’nda eski günleri hatırlıyor. Ardından Karşıyaka Mezarlığı’nda Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in mezarlarını ziyaret ediyorlar.
Dündar daha sonra Keskin’den yaşadıklarını en başından başlayarak anlatmasını istiyor. ODTÜ’de haftalar süren bir söyleşi maratonu yapılıyor. Keskin kimi anıları gülerek, kimilerini ağlayarak anlatıyor. Aradan yaklaşık yirmi yıl geçtikten sonra çalışma yeniden ele alınıyor; Almanya’da metin gözden geçiriliyor, eklemeler ve çıkarmalar yapılıyor ve bir kısmı ilk kez yayımlanan fotoğraflarla son hâline getiriliyor.
Bu nedenle Dağcılar yalnızca bir söyleşi kitabı değildir. Aynı zamanda bir sözlü tarih ve hafıza çalışmasıdır.
Fotoğrafların kitap içindeki varlığı da bu hafızayı güçlendiriyor. ODTÜ yıllarından tiyatro çalışmalarına, mahkeme ve cezaevi dönemlerinden arkadaşlık görüntülerine uzanan fotoğraflar, anlatılan insanları geçmişin uzak figürleri olmaktan çıkarıyor. Okur, bir yandan yaşananları okurken diğer yandan o insanların genç yüzlerine bakıyor. Zamanın asıl ağırlığı belki de burada hissediliyor.
Bugünden 68’e Bakmak
Bugünün okuru için asıl mesele, Dağcıları yalnızca “Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının kitabı” olarak görmemektir. Çünkü kitap bundan daha geniş bir soru soruyor: Bir toplumda genç insanlar neden birkaç yıl içerisinde mevcut düzeni bütünüyle değiştirmek gerektiğine inanır?
Bu soruya yalnızca “gençlik romantizmi” diyerek cevap veremeyiz. Tıpkı dönemin bütün tercihlerini kutsayarak da anlayamayacağımız gibi.
1960’ların Türkiye’sinde hızla büyüyen toplumsal hareketler, işçi mücadeleleri, üniversite eylemleri, köylülerin talepleri, antiemperyalist düşüncenin güçlenmesi, dünyadaki ulusal kurtuluş mücadeleleri ve devletin giderek sertleşen müdahaleleri yan yana düşünülmeden 68 kuşağının radikalleşmesi anlaşılamaz. Aynı şekilde silahlı mücadelenin toplumsal karşılığının yanlış değerlendirilmesi, devrimin yakın olduğuna ilişkin aşırı iyimserlik ve gençliğin dünyayı iradeyle değiştirebileceğine duyduğu büyük inanç hesaba katılmadan da dönemin trajedisi kavranamaz.
Dağcılar bütün bu çelişkileri Atilla Keskin’in hayatında bir araya getiriyor.
Bir yanda büyük bir adalet duygusu vardır; öte yanda toplumsal koşulların olduğundan farklı okunması. Bir yanda eşitsizliğe karşı samimi bir isyan; öte yanda devrimin gerçekleşme koşullarına ilişkin büyük bir iyimserlik. Bir yanda arkadaşlık, dayanışma ve fedakârlık; öte yanda genç yaşlarda alınan ve geri dönüşü olmayan kararlar.
Ve bütün bunların üzerinde devletin sert müdahalesi, 12 Mart, cezaevleri, ölümler ve darağaçları vardır.
Bu yüzden kitabı okurken yalnız geçmiş hakkında değil, siyaset hakkında da düşünmeye başlarız. Toplumlar gençlerinin itirazlarını duymadığında ne olur? Demokratik talepler sürekli bastırıldığında siyaset hangi yollara savrulur? Devlet şiddeti radikalleşmeyi durdurur mu, yoksa daha da mı hızlandırır? Bir kuşağın hatalarını konuşurken onu o hatalara götüren toplumsal koşulları unutabilir miyiz? Ve en önemlisi, geçmişle hesaplaşmak yenilenleri aşağılamak ya da galipleri haklı ilan etmekten mi ibarettir?
Dağcılar bu sorulara kolay cevaplar vermiyor. Zaten değerini de biraz bundan alıyor.
Bir Yenilginin Ötesinde
Can Dündar önsözünde, Denizler ve 68 üzerine çok sayıda kitap yazıldığını, belgeseller ve filmler yapıldığını hatırlatıyor. Buna rağmen Atilla Keskin’in anlatısının ayrı bir yeri olduğunu düşünüyor; çünkü burada dönemin önemli aktörlerinden birinin tarihsel tanıklıkları kadar “acı tatlı anıları” ve samimi özeleştirileri de bulunuyor.
Gerçekten de Dağcıların asıl gücü burada.
Kitabı bitirdiğinizde 68 kuşağını sevmek ya da bütün tercihlerini onaylamak zorunda değilsiniz. Fakat onları daha iyi anlamaya başlıyorsunuz. Fotoğraflardaki insanların bir zamanlar gerçekten genç olduklarını, gelecekleri bulunduğunu, meslek sahibi olabileceklerini, aile kurabileceklerini, başka hayatlar yaşayabileceklerini fakat dünyanın böyle sürmemesi gerektiğine inanarak bütün bunları riske attıklarını görüyorsunuz.
Belki geçmişe bakarken korunması gereken temel ayrım da budur: Bir insanın yöntemini eleştirmek başka, onu harekete geçiren adalet arzusunu anlamaya çalışmak başkadır.
Türkiye’nin yakın tarihi çoğu zaman kazananların ve kaybedenlerin hikâyesi olarak anlatıldı. Oysa tarihin asıl soruları yalnız kimin kazandığıyla cevaplanamaz. Çünkü bazen siyasal olarak yenilmiş insanlar, kendilerinden sonra gelen kuşakların hafızasında yaşamaya devam ederler. Dündar’ın kitabın sonunda hatırlattığı düşünce de tam buraya çıkar: Bir mücadelenin yenilgiyle sonuçlanması, onun bütün anlamını ortadan kaldırmaz.
68’in çığlığı yıllar sonra başka kuşaklarda yeniden duyuldu. Başka meydanlarda, başka kelimelerle, başka biçimlerde… Çünkü adalet, özgürlük ve eşitlik arayışı herhangi bir kuşağın özel mülkü değildir.
Dağcılar bu nedenle yalnızca geçmişe ait bir kitap değil.
Türkiye’nin bugününe de bir soru bırakıyor: Bir zamanlar “başka bir dünya mümkün” diyerek yola çıkan o gençlerin hayatından, cesaretlerinden, yanılgılarından ve uğradıkları büyük yenilgiden bugün ne öğrenebiliriz?
Bu sorunun tek bir cevabı yok. Ama cevap aramak isteyenler için Atilla Keskin’in tanıklığı önemli bir başlangıç noktası oluşturuyor.
Çünkü bu kitapta yalnız Deniz Gezmiş’i, Hüseyin İnan’ı, Yusuf Aslan’ı, Sinan Cemgil’i ya da Atilla Keskin’i okumuyoruz. Bir dönemin Türkiye’sini; üniversitelerini, gençlerini, umutlarını, devletini, şiddetini, arkadaşlıklarını ve giderek daralan siyasal yollarını da okuyoruz.
Ve sonunda insan şu düşünceden kolay kolay kurtulamıyor:
Onlar dünyayı değiştiremediler belki. Fakat dünyanın değişmesi gerektiğine ilişkin soruyu kendilerinden sonraki kuşaklara bıraktılar.
Dağcılar, işte o sorunun, o hafızanın ve yarım kalmış bir kuşağın hikâyesidir.
Kitap: Dağcılar – İdamların 50. Yıldönümünde Atilla Keskin, 1968’i, THKO’yu ve Deniz’leri Anlatıyor
Söyleşi / Yazar: Can Dündar
Anlatan: Atilla Keskin
Yayınevi: Özgürüz Press
Birinci Baskı: 2022
ISBN: 978-3-948013-17-2
- Bir Kuşağın Dağlara Uzanan Hikâyesi: Can Dündar’ın Atilla Keskin’le Söyleşisi “Dağcılar” - 16 Ağustos 2026
- İnsan İnsanın Özgürlüğüdür: Marx’ı Çalışmanın Ötesinde Yeniden Düşünmek - 15 Ağustos 2026
- Cüppe Askıdaysa Adalet Eksiktir - 15 Ağustos 2026



















