back to top
Ana Sayfa Yorum Bir Sabah Üç Fidan Asıldı, Bir Ülkenin Vicdanı Susturuldu

Bir Sabah Üç Fidan Asıldı, Bir Ülkenin Vicdanı Susturuldu

Bazı tarihler vardır; yalnızca takvimlerde duran bir gün değildir onlar. İnsanlığın ortak belleğinde açılmış bir yarık gibi yaşarlar. Aradan yıllar geçer, kuşaklar değişir, şehirlerin silueti bile başkalaşır; ama o tarihin gölgesi insanın içine çökmeye devam eder. 6 Mayıs da böyledir. Her yıl yeniden gelir; yalnızca üç genç insanın ölümünü değil, bir ülkenin kendi gençliğine nasıl baktığını, korkularını nasıl yönettiğini, umut karşısında neden sertleştiğini de yeniden düşündürür.

Bazı ölümler vardır, yalnızca ölenlere ait kalmaz. Zamanla toplumsal belleğin içine karışır; ağıt olmaktan çıkar, bir halkın kendi vicdanıyla yaptığı uzun konuşmanın parçasına dönüşür. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın hikâyesi de biraz böyledir. Onları yalnızca darağaçlarına götüren birkaç yılın içinde anlamaya çalışmak eksik kalır. Çünkü o üç genç insan, yalnızca kendi yaşamlarının değil, dünyanın altüst olduğu büyük bir tarihsel dalganın içinden doğmuşlardı.

1960’lı yıllar… Dünya sanki kendi kabuğunu kırmaya çalışıyordu. Üniversiteler kaynıyordu, fabrikalar kaynıyordu, sokaklar kaynıyordu. Paris’te taş sökülüp barikat kuruluyor, Latin Amerika’da gerilla hareketleri büyüyor, Vietnam’da emperyalizme karşı direnen halk dünyanın vicdanını sarsıyordu. Amerika’da siyahilerin özgürlük çığlığı yükseliyor, Küba Devrimi genç kuşakların düş gücünü ateşliyordu. Yeryüzü, eski düzenin artık insan ruhunu taşıyamadığını fısıldıyordu sanki. Kapitalizmin büyüttüğü eşitsizlikler, savaşlar, sömürgecilik ve yoksulluk yalnızca ekonomik sorunlar gibi görünmüyordu artık; insanlığın ahlaki çürümesinin de görüntüsüydü bunlar.

Türkiye de bu büyük tarihsel sarsıntının dışında değildi.

27 Mayıs sonrasında açılan görece özgürlük alanı, uzun süre bastırılmış toplumsal çelişkileri görünür hale getirmişti. Fabrikalarda grevler yükseliyor, köylüler hak arıyor, üniversite gençliği dünyayı değiştirme düşüncesiyle siyasetle tanışıyordu. Türkiye İşçi Partisi’nin meclise girmesi yalnızca bir seçim başarısı değildi; bu ülkede ilk kez sosyalizmin açıkça konuşulabilir hale gelmesiydi aynı zamanda. Kahvehanelerde, işçi servislerinde, öğrenci yurtlarında, kitabevlerinde yeni sözcükler dolaşıyordu artık: sınıf, sömürü, emperyalizm, bağımsızlık, devrim…

Ve tam da böyle bir çağın içinde büyüdü Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan.

Bugün onları yalnızca romantik birer gençlik figürü gibi anlatmak büyük bir eksiklik olur. Çünkü onlar, yaşadıkları çağın sert çelişkileri içinde biçimlenmiş siyasal öznelerdi. Dünyayı yalnızca anlamanın yetmeyeceğine, değiştirmek gerektiğine inanıyorlardı. Bu yüzden hikâyeleri birkaç üniversite öğrencisinin “asi serüveni” değildir yalnızca; devletle toplum arasındaki gerilimin, sermayeyle emek arasındaki çatışmanın, gençlikle iktidar arasındaki tarihsel karşılaşmanın da hikâyesidir.

Deniz Gezmiş’in politikleşmesi tesadüf değildi. Sokak dönüştürmüştü onu. İşçi yürüyüşleri, yoksulluğun çıplaklığı, bağımlı bir ülke olmanın yarattığı öfke… İlk gözaltısına bir işçi eylemine destek verdiği için alınmış olması bile çok şey anlatır aslında. Çünkü o kuşak için üniversite yalnızca diploma alınacak bir yer değildi; hayatın kendisini çözmeye çalışmanın alanıydı. Gençlik hareketi ile işçi hareketi arasındaki bağ her zaman güçlü değildi belki; ama aynı tarihsel huzursuzluğun farklı yüzleriydiler.

1968 işgalleri bu nedenle yalnızca öğrenci olayları değildi. Üniversitelerin işgali, bilginin kim için üretildiğine dair bir sorgulamaydı aynı zamanda. Gençler yalnızca ders programlarına değil, düzenin bütününe itiraz ediyorlardı. 6. Filo protestolarında yükselen öfke de yalnızca Amerikan askerlerine duyulan tepki değildi; bağımlı bir ülke olmanın yarattığı aşağılanmaya karşı bir başkaldırıydı.

Ve o yılların içinde, kalabalık sloganların gerisinde daha sessiz duran bir isim vardı: Hüseyin İnan.

Bazı insanlar vardır; kalabalıkların önünde en çok görünen onlar değildir ama düşüncenin omurgasını taşırlar. Hüseyin İnan biraz böyleydi. Sessizliğiyle derinleşen insanlardandı. Uzun konuşmalardan çok uzun düşüncelere yakındı. THKO’nun siyasal hattının oluşumunda, stratejik yönelimlerinde, teorik tartışmalarında onun ağırlığı belirgindi. Latin Amerika deneyimlerini inceliyor, Çin Devrimi’ni tartışıyor, Vietnam direnişini çözümlemeye çalışıyordu. Deniz’in karizmasının gölgesinde kalmış gibi anlatılır çoğu zaman; oysa hareketin düşünsel omurgasına bakıldığında, Hüseyin İnan’ın ağırlığı daha açık görülür.

Belki de tam bu yüzden devletin gözünde yalnızca bir “eylemci” değildi. Tehlikeli bir düşünce ihtimaliydi.

Kayseri’nin Sarız ilçesine bağlı bir köyden çıkıp ODTÜ’ye uzanan yaşam çizgisi de ayrıca anlamlıdır. Cumhuriyet’in açtığı eğitim kanalları, ironik biçimde, düzenin sorgulanmasının da önünü açıyordu. Anadolu’nun yoksul çocukları büyük kentlere geliyor, yalnızca meslek edinmiyor; dünyayı yeniden anlamlandırmaya çalışıyordu. Hüseyin İnan’ın hikâyesi biraz da bu toplumsal dönüşümün hikâyesidir.

Yusuf Aslan ise daha başka bir yerde duruyordu. Sessiz, içe dönük ama eylem anında kararlı… Dindar ve muhafazakâr bir çevreden gelip sosyalist harekete yönelmesi bile o dönemin gençlik hareketinin sınıfsal ve kültürel çeşitliliğini gösterir. Çünkü sosyalizm o yıllarda yalnızca belli kentli çevrelerin değil, Anadolu’dan gelen gençlerin de zihninde yankı buluyordu. Yusuf’un dönüşümü biraz da bir kuşağın dönüşümüdür.

Onu tanıyanların anlattığı ayrıntılarda hep aynı şey öne çıkar: sakinlik. Teknik becerisi, soğukkanlılığı, pratik zekâsı… Filistin kamplarında aldığı eğitim, araç kullanmadaki yetkinliği, örgüt içindeki görevlerdeki disiplinli tavrı… Bunlar yalnızca kişisel özellikler değildi; yaklaşan büyük tarihsel çatışmanın militanı olduklarına inanan bir kuşağın ruh hâliydi aynı zamanda.

Ve Filistin…

Bugünden bakıldığında Filistin kamplarına giden Türkiyeli gençlerin hikâyesi çoğu zaman romantik bir görüntüyle anlatılıyor. Oysa onların gözünde Filistin yalnızca silahlı eğitim alınan bir yer değildi. Dünya ölçeğinde anti-emperyalist mücadelenin ortak coğrafyalarından biriydi. Denizler, Mahirler, İbrahimler kendilerini yalnızca Türkiye’nin değil, dünya çapında süren büyük bir direnişin parçası olarak görüyorlardı.

Ama tarih yalnızca umutla ilerlemez. Egemenler de kendi korkularıyla hareket eder.

1960’ların sonuna doğru yükselen işçi hareketi, sermaye çevrelerini ürkütmeye başlamıştı. Özellikle 15-16 Haziran Direnişi, devletin gözünde sıradan bir sendikal tepki değildi artık. On binlerce işçinin yürüyüşü, düzenin sınırlarını zorlayan başka bir ihtimali görünür hale getiriyordu. Egemenlerin korkusu tam da buydu: Sokağın kendi siyasal iradesini üretmeye başlaması.

12 Mart müdahalesi biraz da bu korkunun ürünüdür.

Darbeler çoğu zaman “düzeni sağlama” söylemiyle gelir. Ama hangi düzenin? Kimin düzeninin? 12 Mart rejimi bunu topluma sormuyordu elbette. Karar verilmişti: İşçi hareketi bastırılacak, gençlik sindirilecek, sosyalizm korkulacak bir hayalete dönüştürülecekti. “Balyoz Harekâtı” denilen süreç yalnızca örgütlere değil, bir kuşağın düşlerine yönelmişti.

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının silahlı mücadeleye yönelmesi de işte bu tarihsel atmosferin içinden doğdu. Bugünden geriye dönüp kolay hükümler vermek mümkündür elbette. Ama insanları yaşadıkları çağdan kopararak anlamak mümkün değildir. Latin Amerika devrimleri, Vietnam direnişi, Filistin kampları, Che Guevara’nın etkisi… Bütün bunlar o kuşağın siyasal düş dünyasını biçimlendiriyordu. Parlamenter yolların kapandığına inanıyor, devrimin silahlı mücadeleyle gerçekleşeceğini düşünüyorlardı.

Bu tercih eleştirilebilir. Ama anlamadan mahkûm etmek başka şeydir.

Çünkü devlet onları hiçbir zaman yalnızca yaptıkları eylemler nedeniyle hedef almadı. Asıl korku, temsil ettikleri ihtimaldi. Gençliğin itaat etmeme ihtimali…

Bir ülkede egemenler en çok düş kuran gençlerden korkar. Çünkü düş, yalnızca hayal değildir; mevcut düzenin değişebilir olduğunu gösteren tehlikeli bir düşüncedir. Denizlerin idamı biraz da bu nedenle bir gözdağıydı. Darağaçlarına çıkarılan yalnızca üç insan değildi; başka bir geleceğin ihtimaliydi.

Mahkeme salonları bazen hukukun değil gücün konuştuğu yerlere dönüşür. Ali Elverdi’nin başkanlık ettiği mahkemede verilen karar da böyle bir siyasal iklimin ürünüdür. Parlamentoda idamlara “evet” diyenler yalnızca üç gencin ölümünü onaylamadılar; devletin şiddet yoluyla toplumu yeniden biçimlendirme hakkını da kutsadılar.

Oysa ölüm cezası devletin en çıplak yüzüdür. Çünkü idam, geri dönüşü olmayan bir iktidar gösterisidir. Devlet o anda yalnızca cezalandırmaz; mutlak otoritesini ilan eder. “Yaşatma hakkı da öldürme hakkı da bendedir” der.

Sonra sabaha karşı ipler hazırlanır.

İnsan düşünmeden edemiyor: O son gece ne düşündüler? Hüseyin İnan’ın dinginliği, Yusuf Aslan’ın sessizliği, Deniz Gezmiş’in sloganları… Ölümün karşısında bile düşüncelerini terk etmeyen insanların tuhaf direnci vardır. Bazıları yaşamı boyunca söyleyemediği sözü darağacında söyler.

Hüseyin İnan’ın “Ben şahsi hiçbir çıkar gözetmeden halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım” cümlesi bu yüzden hâlâ unutulmuyor. Çünkü o söz yalnızca bir savunma değildir; bir kuşağın kendi ahlaki gerekçesini anlatma biçimidir. Yöntemleri eleştirilebilir, siyasal tercihleri tartışılabilir; ama kişisel çıkar peşinde olmadıkları açıktır. Belki de bugün hâlâ anılmalarının nedeni biraz budur. Bu çağın insanı, inandığı bir düşünce uğruna hiçbir hesap yapmadan yaşamını ortaya koyan insanlara artık daha az rastlıyor.

Deniz Gezmiş’in “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği” sözü de bu ülkenin belleğinde başka bir yerde duruyor. Çünkü bazı cümleler yalnızca slogan değildir; bastırılmış tarihlerin yankısıdır. O söz, resmi milliyetçiliğin karşısına başka bir halk fikri koyuyordu aynı zamanda.

Halit Çelenk yıllarca o sabahı anlatırken yalnızca üç müvekkilini anlatmadı aslında. Bir kuşağın kırılışını anlattı. Darağaçlarının soğukluğu bazen bir ülkenin belleğine siner. Ve o bellek kolay kolay silinmez.

Bugün Deniz Gezmiş’in posterleri hâlâ genç odalarında asılıysa bunun nedeni yalnızca romantik bir devrimcilik değildir. Çünkü eşitsizlik sürüyor. Yoksulluk sürüyor. Emek sömürüsü sürüyor. Gençlerin geleceksizliği sürüyor. Üniversiteler üzerindeki baskı sürüyor. İnsanlar hâlâ başka bir dünyanın mümkün olup olmadığını düşünmeye devam ediyor.

Tarih garip biçimde yineleniyor bazen. Yöntemler değişiyor, teknolojiler değişiyor, sloganlar değişiyor; ama egemenlerin korkuları pek değişmiyor. Gençlik yeniden konuşmaya başladığında, işçiler yeniden hak talep ettiğinde, insanlar eşitlik sözcüğünü yeniden yüksek sesle söylediğinde aynı refleksler yeniden ortaya çıkıyor.

Belki de bu yüzden Denizleri yalnızca geçmişte bırakmak mümkün olmuyor.

Çünkü onlar artık yalnızca üç insan değil; bu topraklarda boyun eğmemenin, itiraz etmenin, başka bir yaşam düşlemenin simgelerinden birine dönüşmüş durumdalar.

Ve insan bazen kendi kendine şu soruyu soruyor:

Bir devlet, üç genç insanı asarak gerçekten kazanmış sayılır mı?

Yoksa bazı yenilgiler vardır ki, yıllar geçtikçe darağaçlarını kuranların belleğinde daha büyük bir korkuya dönüşür mü?

Belki de bu yüzden 6 Mayıs hâlâ kapanmıyor. Çünkü darağaçları bedenleri öldürebilir; ama bazen tam da o anda, yok etmek istedikleri düşünceyi tarihin daha derin bir yerine kazırlar.