Bazı dönemler vardır; yaşananlar bir “bozulma” değil, tersine işleyişin kendisi olur. Ekonomik krizler de böyledir kimi zaman: Sistemin dışına düşmüş arızalar değil, tam merkezinde yer alan, onun kendini yeniden üretme biçimleri. Türkiye’de 2018’den bu yana derinleşerek süren ekonomik kriz, bu açıdan yalnızca yanlış tercihlerle, kötü yönetimle ya da dışsal baskılarla açıklanamayacak bir nitelik taşır. Daha derinde, krizin çözülmemesini mümkün ve hatta gerekli kılan bir siyasal akıl, bir yönetim mantığı vardır. Bu mantık, krizi ortadan kaldırmayı değil, onu süreklileştirmeyi hedefler.
Bu noktada “geç faşizm” kavramı, yalnızca siyasal baskı aygıtlarını tarif etmek için değil, aynı zamanda ekonomik düzenin nasıl işlediğini anlamak için de önemli bir anahtar sunar. Geç faşizm, klasik anlamda krizleri çözmeye yönelen bir rejim değildir. O, krizi askıya alır; ne tamamen çözer ne de bütünüyle patlamasına izin verir. Krizi dondurur, yayar ve onu toplumu yeniden biçimlendiren bir araç haline getirir. Böylece kriz, istisnai bir durum olmaktan çıkar; gündelik hayatın olağan zemini haline gelir.
Bu zeminde ekonomik göstergeler artık yalnızca teknik veriler değildir. Enflasyon, işsizlik, kur dalgalanmaları… Bunların her biri, toplumsal ilişkileri yeniden düzenleyen birer müdahale biçimine dönüşür. Yükselen enflasyon, yalnızca fiyatların artması değil; emeğin değerinin sistematik olarak aşındırılmasıdır. İşsizlik, yalnızca istihdam sorunu değil; geniş kitlelerin sürekli bir belirsizlik içinde tutulmasıdır. Kur krizleri ise yalnızca finansal dalgalanmalar değil; ülkenin ekonomik egemenliğinin belirli sermaye fraksiyonları lehine yeniden dağıtılmasıdır.
2018 yılı, bu dönüşümün görünür hale geldiği bir eşik olarak okunmalıdır. Kur şoku ile birlikte Türkiye ekonomisi, üretim odaklı bir yapıdan giderek uzaklaşmış; borçlanma, kredi genişlemesi ve sürekli ertelenen kriz mekanizmaları üzerine kurulu bir düzene daha açık biçimde evrilmiştir. Bu süreçte ortaya çıkan yüksek enflasyon, alım gücünün dramatik biçimde düşmesi ve gelir dağılımındaki uçurumun derinleşmesi, teknik olarak müdahale edilebilir sorunlardı. Ancak müdahale edilmedi. Çünkü mesele teknik kapasite değil, siyasal tercihti.
Bir krizi çözmek, toplumsal güç dengelerini değiştirmeyi gerektirir. Gelirin yeniden dağıtılması, emeğin korunması, kamusal kaynakların eşitlikçi biçimde kullanılması… Bunların her biri, sermaye ile emek arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamak anlamına gelir. Oysa geç faşizan yönetim biçimleri, tam tersine bu ilişkiyi daha da sertleştirir. Kriz dönemlerinde bile sermayenin korunması ve büyütülmesi öncelik haline gelirken; emek, güvencesizlik, esneklik ve yoksullaşma üzerinden disipline edilir.
Türkiye’de son yıllarda gözlenen tablo tam da budur. Enflasyon yükselirken ücretlerin baskılanması, kamu kaynaklarının belirli şirketlere yönlendirilmesi, borçluluğun geniş toplum kesimleri için kalıcı bir yaşam biçimine dönüşmesi… Bunların her biri, krizin tesadüfi değil, yapısal bir süreç olarak işletildiğini gösterir. İnsanlar, gelirleriyle değil, kredilerle yaşamaya zorlanır; gelecek, sürekli ertelenen bir vaat haline gelir.
Bu noktada kriz, yalnızca ekonomik bir durum olmaktan çıkar; bir yönetim teknolojisine dönüşür. İnsanların gündelik hayatı, sürekli bir geçim mücadelesine indirgenir. “Nasıl yaşayacağız?” sorusu, yerini “nasıl hayatta kalacağız?” sorusuna bırakır. Bu değişim, siyasal alanın daralmasına yol açar. Çünkü hayatta kalma refleksi, itiraz etme kapasitesini zayıflatır. Açlık, özgürlük talebinin önüne geçer; güvencesizlik, örgütlenmenin yerini alır.
Geç faşizm tam da burada işlev kazanır. Krizi çözmeyerek değil, krizi yöneterek var olur. Sürekli bir olağanüstülük hali üretir; ekonomik belirsizlik, siyasal belirsizliğin zeminine dönüşür. Hukukun aşınması, kurumların işlevsizleşmesi ve kamusal alanın daralması, bu belirsizlik ortamında daha az görünür hale gelir. Çünkü toplumun dikkati, hayatta kalma mücadelesine yönelmiştir.
Bu nedenle Türkiye’de 2018 sonrası ekonomik krizin “çözülmemesi”, bir başarısızlık olarak değil, bilinçli bir tercih olarak değerlendirilmelidir. Enflasyonun kalıcı hale gelmesi, ücretlerin geride bırakılması, sosyal devlet mekanizmalarının zayıflatılması… Bunların her biri, bir bütünün parçalarıdır. Kriz, burada bir sonuç değil; bir araçtır. Toplumu yeniden şekillendiren, itirazı bastıran ve iktidarın sürekliliğini güvence altına alan bir araç.
Ancak her kriz, içinde bir başka olasılığı da taşır. Çünkü kriz aynı zamanda görünür kılar. Normal zamanlarda gizlenen eşitsizlikler, bu süreçte çıplak hale gelir. Emek ile sermaye arasındaki uçurum, merkez ile çevre arasındaki fark, zenginlik ile yoksulluk arasındaki mesafe artık saklanamaz. Bu görünürlük, sistemin en zayıf anıdır.
Türkiye’de bugün yaşanan da budur: Yoksullaşmanın bireysel bir kader olmaktan çıkıp kolektif bir deneyime dönüşmesi. İnsanlar, kendi hayatlarının yalnızca kendi hatalarının sonucu olmadığını, daha geniş bir yapının parçası olduğunu fark etmeye başlar. Bu farkındalık, ideolojik çözülmenin ilk adımıdır. Çünkü bireysel suçluluk duygusu yerini ortak bir sorgulamaya bırakır.
Ve belki de krizin asıl kırılma noktası tam burada ortaya çıkar. Çünkü bir sistem, krizi ne kadar ustalıkla yönetirse yönetsin, onu sonsuza kadar sürdüremez. Kriz, bir noktada yönetilemez hale gelir; çünkü artık yalnızca ekonomik değil, toplumsal bir soruya dönüşür: Bu düzen kimin için var?
Bu sorunun cevabı, teknik ekonomik çözümlerde değil; o çözümleri imkânsız kılan toplumsal ilişkilerin dönüşümünde yatmaktadır. Ve o dönüşüm, hiçbir zaman yalnızca yukarıdan gelmez. Aşağıda biriken deneyim, yoksulluğun ortaklığı, güvencesizliğin yaygınlığı… Bunlar bir araya geldiğinde, krizin yönetilebilirliği sona erer.
İşte o an, kriz ilk kez gerçekten kriz olur. Ve o anda, artık yalnızca bir çöküş değil, bir olasılık da görünür hale gelir. Çünkü her yönetilen kriz, içinde yönetilemeyen bir geleceği taşır.
- Krizin Sürekliliği: Geç Faşizmin Ekonomik Aklı ve Türkiye’de Yönetilen Çöküş - 4 Mayıs 2026
- Gazeteciliğin Dönüşen İşlevi - 2 Mayıs 2026
- Muhalefetin İçindeki İktidar Gölgesi - 1 Mayıs 2026



















