back to top
Ana Sayfa Yorum Muhalefetin İçindeki İktidar Gölgesi

Muhalefetin İçindeki İktidar Gölgesi

Bazen insan, kendi sorduğu sorudan ürker. Çünkü bazı sorular vardır; yanıtı ne olursa olsun, zihnin kurduğu dengeleri bozar. “Muhalif olanların hepsi gerçekten muhalif mi?” sorusu da böyle bir soru. İlk bakışta gereksiz bir kuşku gibi görünür; hatta insan, bu soruyu sorduğu için kendinden şüphe duyar. Ama yaşananlar, görülenler, tekrar eden siyasal jestler ve geri çekilişler bu soruyu bir kuruntu olmaktan çıkarır, neredeyse somut bir deneyime dönüştürür.

Türkiye’de muhalefetin ağırlık merkezi, ister kabul edilsin ister edilmesin, Cumhuriyet Halk Partisi etrafında şekilleniyor. Bu durum yalnızca seçim sonuçlarının matematiğiyle açıklanamaz; aynı zamanda tarihsel bir birikimin, kurumsal sürekliliğin ve toplumsal algının sonucudur. CHP, bir çekim merkezi gibi davranır: Yalnızca kendi seçmenini değil, iktidara mesafeli geniş bir kesimi de etrafında toplar. Bu yüzden muhalefet denildiğinde, çoğu zaman ilk akla gelen odak orası olur.

Bunun dışında kalan siyasal yapılar ise daha kırılgan bir zeminde durur. DEM Parti bu tablo içinde ayrıksı bir yerde durur; çünkü kendi toplumsal tabanı, tarihsel deneyimi ve politik hattı itibarıyla CHP’den belirgin biçimde ayrışır. Bu ayrışma, ona bir tür özgüven kazandırır. CHP ile kurduğu ilişki, zorunlu ama edilgen değildir; mesafeli ama edilgenliğe düşmeyen bir denge içerir. Bu yüzden DEM Parti’nin tutumu çoğu zaman daha öngörülebilir, daha tutarlı görünür.

Ama asıl karmaşa, diğer muhalif partilerde başlar. Özellikle sağ siyasal gelenekten gelen ve kendilerini muhalefet içinde konumlandıran partiler, CHP ile kurdukları ilişkide sürekli bir salınım üretir. Bir gün yakınlaşırlar, ertesi gün mesafe koyarlar. Bir gün ortaklık diline yaklaşırlar, ertesi gün eleştiri dozunu artırırlar. Bu dalgalanma, yüzeyde taktik bir esneklik gibi okunabilir. Oysa biraz daha derine inildiğinde, bunun yapısal bir gerilim olduğu görülür.

Çünkü bu partiler için CHP yalnızca bir müttefik değil, aynı zamanda bir rakiptir. Hatta çoğu zaman, iktidardan daha somut bir rakip… Zira CHP’nin genişleyen etkisi, onların siyasal alanını daraltır. Toplumsal muhalefetin CHP ekseninde yoğunlaşması, bu partilerin varlık koşullarını tehdit eder. Bu yüzden hem birlikte yürümek zorundadırlar hem de o yürüyüşün hızını kesmeye çalışırlar. Bu çelişki, siyasal davranışlarına da yansır: Hem destekler gibi görünürler hem de alttan alta zayıflatmaya yönelirler.

Burada bir niyet okumasından çok, yapısal bir zorunluluk söz konusudur. Sağ muhalif partilerin büyük kısmı, kendi başlarına güçlü bir toplumsal taban oluşturmakta zorlanır. Bu yüzden CHP’nin gölgesinde kalmak ile o gölgeden kurtulmak arasında sıkışırlar. Gölgenin içinde kalmak, görünürlüklerini azaltır; ama dışına çıkmak da onları siyasal yalnızlığa iter. İşte bu yüzden, zaman zaman CHP’ye yakınlaşan ama aynı anda onu hedef tahtasına koyan bir politika üretmeleri şaşırtıcı değildir.

Bu durum, muhalefetin kendi içinde bir tür “iç rekabet” alanına dönüşmesine yol açar. Ve bu rekabet, bazen iktidara karşı ortak bir hat kurmayı zorlaştırır. Çünkü herkes aynı anda hem muhalif hem de birbirinin alternatifi olmaya çalışır. Böyle bir zeminde, muhalefet kavramı kendi içinde parçalanır; bir birlik değil, çoğul ama uyumsuz seslerin toplamı haline gelir.

Öte yandan DEM Parti’nin konumu, bu parçalanmışlık içinde daha belirgin bir çizgi sunar. Kendi seçmen tabanının özgünlüğü, ona daha bağımsız bir hareket alanı sağlar. CHP ile ilişkisi, varoluşsal bir rekabetten çok, belirli tarihsel ve siyasal koşulların gerektirdiği bir temas biçimidir. Bu da onu diğer muhalif aktörlerden ayırır; daha net, daha öngörülebilir bir duruş üretir.

Tam da bu noktada CHP’nin önünde beliren yol ayrımı anlam kazanır. Geleneksel siyasal ittifaklar kurarak parçalı muhalefeti bir araya getirmek mi, yoksa daha derin bir toplumsal ittifak inşa etmek mi? Görünen o ki, ikinci yol daha gerçekçi bir seçenek olarak beliriyor. Çünkü siyasal partiler arasındaki kırılgan ilişkiler, kalıcı bir birlik üretmekte zorlanırken; toplumsal düzeyde kurulan bağlar daha dirençli bir zemin sunabilir.

Toplumsal ittifak, yalnızca partiler arası bir uzlaşma değil; farklı sınıfların, kimliklerin, yaşam deneyimlerinin ortak bir zeminde buluşması anlamına gelir. Bu, daha zor ama daha kalıcı bir yoldur. Ve belki de muhalefetin gerçek gücü, tam olarak burada saklıdır: Yukarıdan kurulan kırılgan ittifaklarda değil, aşağıdan filizlenen ortaklıkta.

Başta sorulan soruya dönecek olursak: Her muhalif gerçekten muhalif mi? Belki de bu sorunun yanıtı, siyasal aktörlerin söylediklerinden çok, yaptıklarıyla ilgilidir. Çünkü muhalefet yalnızca bir konum değil, bir eylem biçimidir. Ve o eylem biçimi, kimi zaman en çok muhalefetin içinde sınanır.

Sonunda geriye şu kalır: Muhalefet, yalnızca iktidara karşı durmak değildir; aynı zamanda kendi içindeki iktidar arzusuyla yüzleşmektir. Bunu başaramayan her yapı, ne kadar muhalif görünürse görünsün, içinde taşıdığı o küçük iktidar tohumu nedeniyle hep yarım kalacaktır.