back to top
Ana Sayfa Haberler Çocukları Değil, Şüpheyi Koruyan Bir Düzen

Çocukları Değil, Şüpheyi Koruyan Bir Düzen

ANKA Haber Ajansı’nın geçtiği haberlerden biri daha, Türkiye’de çocukların neden kendilerini güvende hissedemediğini bütün çıplaklığıyla gösteriyor.

Bir öğretmen hakkında, öğrencilerine yönelik cinsel istismar suçlamaları nedeniyle yerel mahkeme tarafından verilen 38 yıllık hapis cezası, istinaf mahkemesinde büyük ölçüde ortadan kaldırılıyor. Dört çocuk yönünden beraat kararı çıkıyor, bir çocuk yönünden ise suç “sarkıntılık düzeyine” indirgeniyor. Sonuçta öğretmen tahliye ediliyor.

Ortada yalnızca bir mahkeme kararı yok. Ortada, çocukların bu ülkede nasıl korunamadığını gösteren çok ağır bir toplumsal tablo var.

Çünkü bu dosyada yalnızca bir çocuğun değil, birden fazla öğrencinin anlatımı bulunuyor. WhatsApp yazışmaları var. Çocuk İzlem Merkezi’nde uzmanlar eşliğinde alınmış ifadeler var. Tanık öğrenciler var. Yerel mahkemenin “sistematik” bulduğu bir davranış örüntüsü var. Ama bütün bunlara rağmen, dosya bir kez daha “şüpheden sanık yararlanır” çizgisine çekiliyor.

Elbette hukuk, kesin delil ister. Elbette hiç kimse yalnızca iddia üzerinden mahkûm edilemez. Ancak Türkiye’de çocuk istismarı davalarında asıl dikkat çeken şey, bu ilkenin çoğu zaman yalnızca sanığı koruyan bir mekanizmaya dönüşmesi. Çünkü çocukların yaşadığı istismar çoğu zaman kapalı alanlarda gerçekleşiyor. Kamera kaydı olmuyor. Fiziksel iz bırakmıyor. Fail çoğu zaman öğretmen, akraba, din görevlisi ya da otorite sahibi biri oluyor. Çocuk ise korkuyor, susuyor, parçalı anlatıyor, bazen zaman içinde konuşabildiği ölçüde detay ekliyor.

Ve tam da bu yüzden, dünyanın birçok ülkesinde çocuk beyanları özel hassasiyetle değerlendiriliyor.

Türkiye’de ise çocukların anlattıkları çoğu zaman “çelişki” olarak okunuyor.

Bu davada en çarpıcı bölümlerden biri de sanığın savunmasıydı. Yıllardır benzer dosyalarda duyduğumuz o tanıdık cümle yeniden karşımıza çıktı: “Evlat sevgisi.”

Türkiye’de çocuklara yönelik istismar davalarının karanlık hafızasında bu tür savunmalar artık neredeyse rutin hale geldi. “Sevgi gösterisi”, “şefkat”, “baba gibi yaklaşmak”, “sarılmak”, “öpmek”… Güç ilişkisini görünmez hale getiren bu dil, çoğu zaman failin kendisini sıradanlaştırma biçimine dönüşüyor.

Oysa mesele tam da burada başlıyor.

Bir öğretmenin öğrencisi üzerinde kurduğu fiziksel yakınlık, sıradan bir ilişki değildir. Hele ki çocukların rahatsız olduklarını birbirlerine anlattıkları, kendi aralarında mesajlaşmalar yaptıkları, öğretmenden kaçınmaya çalıştıkları bir tabloda artık “yanlış anlaşılma” sınırı çoktan aşılmış demektir.

Bu ülkede çocuklar çoğu zaman önce birbirlerine anlatıyor yaşadıklarını. Çünkü yetişkinlerin onları koruyacağına güvenmiyorlar.

Bu dosyada da öyle oldu. Çocuklar önce kendi WhatsApp gruplarında konuştu. Sonra güvendikleri bir öğretmene anlattılar. Yani sistem işlemeye başlamadan önce çocuklar kendi güvenlik mekanizmalarını kurmaya çalıştı.

Asıl utanç da burada.

Çocukların devlete, okula, adalete güvenmek yerine birbirlerine sığınmak zorunda kaldığı bir ülkede yaşıyoruz.

Ve her tahliye kararından sonra toplumun zihninde aynı soru biraz daha büyüyor:

Bu ülkede çocukları gerçekten kim koruyor?

Çünkü mesele artık yalnızca bir dava değil.

Mesele, çocukların anlattıklarının ne kadar duyulduğu.

Mesele, bir öğretmenin otoritesinin mi yoksa bir çocuğun korkusunun mu daha inandırıcı bulunduğu.

Ve mesele, Türkiye’de adalet sisteminin kimi korumayı tercih ettiği.