Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde 14 aydır tutuklu bulunan avukat Mehmet Pehlivan’ın Cumhuriyet’te yayımlanan “Avukat cüppesi nasıl katlanır?” başlıklı yazısı, kişisel bir cezaevi anlatısının ötesinde savunma hakkının, avukatlık mesleğinin ve hukuk devletinin anlamına ilişkin güçlü bir tartışma açıyor. Pehlivan’ın bürosunda askıda kalan cüppesi üzerinden kurduğu anlatı, hukuk düzenleri açısından temel bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: Bir ülkede avukat, mesleki faaliyetleri nedeniyle özgürlüğünden yoksun bırakıldığı kaygısını yaratacak koşullarla karşı karşıya kalıyorsa yalnızca bir avukatın özgürlüğü mü tartışmalıdır, yoksa yurttaşın savunulma hakkı ve yargının bütünlüğü de mi? Uluslararası hukuk standartları bu soruya açık bir çerçeve çiziyor: Bağımsız savunma, hâkim ve savcıların yanında yargının tamamlayıcı bir unsuru değil, adil yargılanmanın vazgeçilmez koşullarından biri.
Tutuklu avukat Mehmet Pehlivan, 15 Ağustos 2026 tarihinde Cumhuriyet gazetesinin “Olaylar ve Görüşler” bölümünde yayımlanan “Avukat cüppesi nasıl katlanır?” başlıklı yazısında cezaevindeki 14 ayın ardından hafızasında kalan küçük ayrıntılardan hareket ederek avukatlık mesleğinin anlamını sorguladı. Pehlivan, kızının doğumundan tutuklama kararının kendisine okunmasına kadar hayatındaki büyük anıları cezaevinin ilk aylarında tekrar tekrar hatırladığını, zaman geçtikçe hafızasının daha küçük ayrıntılara yöneldiğini anlatıyor. Bunlardan biri de yıllar önce bir baro odasında tanık olduğu, kıdemli bir avukatın genç meslektaşına cüppenin nasıl katlanacağını öğretmeye çalıştığı sahne.
Pehlivan’ın anlatısında başlangıçta sıradan görünen bu meslek anısı giderek başka bir anlam kazanıyor. Çünkü cüppenin nasıl silkelenip nerelerinden tutulacağını hatırlayan Pehlivan, katlama işleminin devamını hatırlayamıyor. Buna karşılık bir şeyi kesin biçimde biliyor: Kendi cüppesi bir yılı aşkın zamandır bürosunda, askıda ve giyilmeden bekliyor. Yazının asıl gerilimi de burada kuruluyor. Cüppe artık bir meslek giysisinden çıkarak avukatın mahkeme salonundaki varlığının, bağımsız savunmanın ve nihayet yurttaşın hak arama özgürlüğünün simgesine dönüşüyor. Pehlivan, cezaevinde bulunmasını da mesleğini “hakkıyla yapma” mücadelesiyle ilişkilendiriyor.
Başkasının Hakkı İçin Dövüşmek
Pehlivan bu düşünceyi popüler kültürden Ortaçağ hukukuna uzanan dikkat çekici bir benzetmeyle genişletiyor. Game of Thrones dizisinde Tyrion Lannister’ın tarafsız olmadığına inandığı mahkemeye karşı “dövüşle yargılanma” talebinde bulunmasını ve Oberyn Martell’in onun adına dövüşmeyi kabul etmesini hatırlatıyor. Buradan Ortaçağ Avrupa’sında gerçekten var olmuş “trial by combat” geleneğine ve kendi yerine dövüşemeyenler adına mücadele eden “şampiyon”lara geçiyor. Pehlivan’ın kurduğu benzetmede avukat, modern dünyanın kılıçsız şampiyonudur: Kendisi için değil, bir başkasının hakkı için mücadele eden kişi.
Bu benzetmenin hukuk felsefesi bakımından taşıdığı anlam, romantik bir meslek anlatısından daha geniştir. Çünkü savunmanın tarihsel özü, iktidar karşısında yalnız kalan insanın tek başına bırakılmaması düşüncesidir. Modern hukuk, hak arama mücadelesini Ortaçağ’ın kılıcından çıkarıp delile, yasaya, itiraza, gerekçeye ve söze teslim etti. Avukat bu dönüşümün taşıyıcılarından biri oldu. Mahkeme salonunda hâkimin karar verme, savcının iddia etme yetkisinin karşısında savunmanın bulunması, yalnızca usule ilişkin bir görev dağılımı değildir; devletin cezalandırma gücünün kendi karşısına örgütlü ve bağımsız bir itiraz makamı koymayı kabul etmesidir.
Bu nedenle modern hukuk devletinde avukatın görevi mahkemeyi kolaylaştırmak ya da iddia makamının işini tamamlamak değildir. Gerektiğinde devlete, savcıya, idareye, çoğunluğa ve hatta toplumun genel kanaatine karşı tek bir insanın hakkını savunabilmektir. Savunmanın bağımsızlığı tam da bu nedenle, savunulan kişinin kim olduğundan bağımsız olmak zorundadır. Avukatın müvekkiliyle, müvekkilinin siyasi görüşleriyle veya isnat edilen fiille özdeşleştirilmesi hukuk devletinin temel mantığıyla bağdaşmaz.
Avukat Yargının Misafiri Değil Kurucu Unsuru
Türkiye’de yürürlükteki 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun ilk maddesi bu konuda son derece açık bir hüküm taşıyor: Avukatlık kamu hizmeti ve serbest bir meslek olarak tanımlanıyor; avukat ise “yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı” temsil ediyor. Kanunun ikinci maddesi de avukatlığın amacını hukuki uyuşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun çözülmesini ve hukuk kurallarının tam uygulanmasını sağlamak olarak belirliyor.
Bu tanımın üzerinde özellikle durmak gerekiyor. Kanun avukatı yargının yardımcı unsuru değil, kurucu unsuru sayıyor. Bunun anlamı açıktır: Savunma eksildiğinde yargının yalnızca bir tarafı zayıflamaz; yargının kendisi eksilir. Hâkim, savcı ve avukat arasındaki ilişkinin demokratik hukuk düzenindeki önemi de buradan kaynaklanır. Savunmanın susturulduğu, korkutulduğu veya görevini yerine getirirken karşılaşabileceği sonuçları hesaplamak zorunda bırakıldığı bir ortamda mahkeme salonunda şeklen bir avukat bulunabilir; fakat bağımsız savunmanın gerçekten var olduğundan söz etmek giderek zorlaşır.
Türkiye Barolar Birliği de Pehlivan’ın durumunu tam bu çerçevede değerlendiriyor. TBB Başkanı Erinç Sağkan, 27 Nisan 2026’da Pehlivan’ın yargılandığı duruşmanın ardından yaptığı açıklamada sürecin yalnızca bireysel özgürlük açısından ele alınamayacağını belirterek bunun aynı zamanda savunma hakkı meselesi olduğunu söyledi. Sağkan özellikle iddianamede geçen “avukatlık mesleğini zırh gibi kullanmak” ifadesine dikkat çekerek Pehlivan’a yöneltilen suçlamaların mesleki faaliyetlerle ilişkili olduğu görüşünü dile getirdi. Bu, TBB’nin hukuki ve kurumsal değerlendirmesidir; devam eden yargılama bakımından Pehlivan hakkındaki suçlamalar kesinleşmiş hüküm olarak değerlendirilemez.
TBB Başkanı Sağkan, 11 Temmuz’da Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’nda Pehlivan’ı ziyaretinin ardından da bir yılı aşan tutukluluğun kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının yanı sıra müvekkilin savunma hakkından etkin yararlanmasını da doğrudan etkilediğini savundu. Pehlivan, İBB davasındaki sanıklar arasında yer alıyor ve tutuklu olarak yargılanıyor.
Savunmanın Özgürlüğü Yurttaşın Güvencesidir
Mesele yalnızca Türkiye’nin iç hukukuyla sınırlı değil. Birleşmiş Milletler’in 1990 tarihli Avukatların Rolüne Dair Temel İlkeleri, devletlerin avukatların mesleki görevlerini korkutma, engelleme, taciz veya uygunsuz müdahale olmaksızın yerine getirebilmesini güvence altına alması gerektiğini belirtiyor. Aynı ilkeler, avukatların kabul edilmiş mesleki görev ve etik standartlara uygun faaliyetleri nedeniyle kovuşturma veya başka yaptırımlarla tehdit edilmemesi gerektiğini; ayrıca avukatların görevleri nedeniyle müvekkilleriyle veya müvekkillerinin davalarıyla özdeşleştirilemeyeceğini vurguluyor.
Avrupa Konseyi’nin yaklaşımı da aynı doğrultuda. Bakanlar Komitesi’nin Rec(2000)21 sayılı tavsiye kararı avukatlık mesleğinin özgürce icrasının korunmasını ve geliştirilmesini amaçlıyor. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi ise yıllar içinde avukatlara yönelik taciz, tehdit, mesleki faaliyetlerin cezai süreçler yoluyla baskılanması ve avukatların müvekkilleriyle özdeşleştirilmesi gibi uygulamaları hukuk devleti açısından ciddi sorunlar arasında saydı.
Bu tartışmanın ulaştığı nokta daha da önemli: Avrupa Konseyi, avukatlara yönelik tehdit ve müdahalelerin artması üzerine mevcut tavsiye kararlarını yeterli görmeyerek Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ni, diğer adıyla Lüksemburg Sözleşmesi’ni hazırladı. Konsey, avukatları demokratik hukuk sistemlerinin temel aktörleri; hukukun üstünlüğü, adalete erişim ve adil yargılanma hakkının güvencelerinden biri olarak tanımlıyor.
Cüppe Neden Cepli Ve Düğmeli Değildir?
Pehlivan’ın yazısındaki cüppe metaforu bu nedenle mesleki folklorun çok ötesine geçiyor. Türkiye’de avukat cüppesinin cepsiz ve düğmesiz oluşuna meslek kültüründe çeşitli sembolik anlamlar yüklenir; ancak hukuken belirleyici olan kumaşın biçimi değil, onu taşıyan kişinin bağımsızlığıdır. Bir cüppe mahkeme salonunda bulunabilir fakat onu taşıyan avukat korkuyorsa savunma bağımsız değildir. Bir avukat bütün usul kurallarını yerine getirebilir fakat müvekkilini güçlü biçimde savunmasının kendi özgürlüğü açısından sonuç doğurabileceği kaygısıyla hareket ediyorsa, adil yargılanmanın görünüşü korunmuş olsa bile özü zedelenebilir.
Hukukun en eski paradokslarından biri burada ortaya çıkar. Devlet, yargılama yetkisini kullanabilmek için karşısında kendisine itiraz edebilecek bağımsız bir savunmayı kabul etmek zorundadır. Çünkü hukuk devleti, devletin her zaman haklı olduğu düzen değildir; devletin haksız olabileceğini baştan kabul eden ve yurttaşa bunu söyleyebileceği kurumları sağlayan düzendir. Avukatlık bu nedenle iktidarın hoşgördüğü bir meslek değil, iktidarın hukukla sınırlandırılmasının araçlarından biridir.
Pehlivan’ın advocatus sözcüğüne yaptığı gönderme de yazının sonunda bu düşünceyi tamamlıyor. Latince kökeni itibarıyla sözcük, yardıma çağrılan, birinin yanında bulunması istenen kişiye işaret ediyor. Avukatlığın tarihsel anlamı böylece mesleğin bugünkü demokratik işleviyle birleşiyor: İnsan kendi başına kaldığında, devletin soruşturma ve cezalandırma aygıtıyla karşı karşıya geldiğinde, hakkını bilmediğinde veya hakkını bildiği halde onu tek başına savunamadığında bir başkasını yanına çağırıyor.
Cüppenin Katlanışından Daha Büyük Bir Soru
Pehlivan yazısında Selahattin Demirtaş’ın Edirne Cezaevi’nden Narin Güran dosyasını incelemesi ve uzun yıllardır giymediği cüppesini yeniden giyeceğini açıklaması üzerinden aynı fikri sürdürüyor: Avukat, yardıma çağrıldığında gider. Ardından yaklaşan yeni adli yılı hatırlatıyor ve kendisinin büyük olasılıkla yine cezaevinde olacağını söylüyor. Cumhuriyet’teki yazısının en güçlü tarafı da burada ortaya çıkıyor: Kişisel mağduriyet anlatısından çok mesleğin anlamını tartışmayı tercih ediyor.
Bu nedenle “Avukat cüppesi nasıl katlanır?” sorusunun cevabı teknik olmaktan çıkıyor. Asıl mesele cüppenin kırışmadan nasıl saklanacağı değil, o cüppenin hangi koşullarda giyilebildiği. Bir hukuk sisteminin niteliği yalnızca kaç mahkemesi, kaç hâkimi, kaç savcısı bulunduğuyla ölçülemez. Aynı zamanda o mahkemelerde savunmanın ne kadar özgür olduğu, avukatın iktidar karşısında ne ölçüde bağımsız kalabildiği, yurttaşın devlet karşısında kendisini ne kadar güvende hissedebildiği ve mahkeme kararlarının kamuoyunun ya da siyasetin beklentilerinden ne ölçüde bağımsız verilebildiğiyle ölçülür.
Çünkü adalet yalnızca doğru karar vermek değildir; doğru kararın ortaya çıkabileceği özgür koşulları yaratmaktır. Savcı korkmadan iddia edebilmeli, hâkim korkmadan karar verebilmeli, avukat da korkmadan savunabilmelidir. Bunlardan herhangi biri ortadan kalktığında yargı üç ayağından birini kaybeder. Geriye mahkeme binası, kürsüler, dosyalar, mühürler ve cüppeler kalabilir; fakat hukuk devletinin kendisi giderek törensel bir görüntüye dönüşür.
Mehmet Pehlivan yazısının sonunda cüppenin nasıl katlandığını artık hatırlamadığını ve bunun kendisi açısından önemini kaybettiğini söylüyor. Ona göre cüppenin en makbul hâli özenle katlanıp bir askıya bırakılması değil, bir avukatın omuzlarında cesaretle taşınmasıdır.
Belki tartışmanın bütününü özetleyen görüntü de budur: Bir ülkede avukat cüppesinin nasıl katlandığından önce, neden askıda kaldığını sormak gerekir. Çünkü cüppe askıda kaldığında yalnızca avukat mahkeme salonundan eksilmez; yurttaşın kendisini savunabileceğine dair güveni de o askıda kalır.
Kaynaklar
- Cumhuriyet – Mehmet Pehlivan, “Avukat cüppesi nasıl katlanır?”, 15 Ağustos 2026.
- Türkiye Barolar Birliği – Mehmet Pehlivan’ın yargılanmasına ilişkin açıklama, 27 Nisan 2026.
- Türkiye Barolar Birliği – Erinç Sağkan’ın Çorlu Karatepe ziyareti sonrası açıklaması, 11 Temmuz 2026.
- Türkiye Barolar Birliği – 1136 sayılı Avukatlık Kanunu.
- Avrupa Konseyi – Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Sözleşme.
- Avrupa Konseyi – Avukatlık mesleğinin özgürce icrasına ilişkin Rec(2000)21.
- Birleşmiş Milletler, Basic Principles on the Role of Lawyers, Havana, 1990.
- Cüppe Askıdaysa Adalet Eksiktir - 15 Ağustos 2026
- Belediye Başkanları Cezaevinde, Şehirler Beklemede: Sandığın Gölgesinde Bir Tutukluluk Rejimi - 14 Ağustos 2026
- Süleymancılar: Bir Cemaatten Daha Fazlası: Eğitimden Sermayeye, Siyasetten Devlete Uzanan Kapalı Ağ - 14 Ağustos 2026












