back to top
Ana Sayfa Haberler İBB Davası’nda VIP Liste İddiası Çöktü, İtirafçı Listeyi Kendisi Yapmış!

İBB Davası’nda VIP Liste İddiası Çöktü, İtirafçı Listeyi Kendisi Yapmış!

İBB davasının ikinci celsesinde altıncı gün, dosyanın temelini oluşturan bazı iddiaların niteliğini tartışmaya açan beyanlara sahne oldu: 15 milyon TL olarak anlatılan bir para iddiasının daha sonra dolara çevrilmesi, “somut bilgi” istenen bir suçlamanın “Beylikdüzü’nde herkesin konuştuğu şeyler” düzeyinde kalması, para teslimine ilişkin bir anlatımın görgüye değil duyuma dayanması ve 100 kişilik “VIP liste”nin dışarıdan gelmediğinin, listeyi suçlamanın sahibi olan kişinin kendisinin hazırladığının söylenmesi, yargılamanın delil standardı ve tutukluluk gerekçeleri açısından kritik soruları yeniden gündeme getirdi.

Duruşmanın Altıncı Gününde Savunmalar Öne Çıktı

İBB davasının ikinci celsesinin altıncı günü, tutuklu ve tutuksuz sanıklar, avukatlar, gazeteciler ve izleyicilerin katılımıyla başladı. İlk olarak Mesut Taşkın savunma yaptı ve Murat Ongun ile Emrah Bağdatlı’dan “Karpuz Medya” adıyla para aldığı iddiasını reddetti. Avukatı Emine Tekinalp de dosyada Taşkın’ın Emrah Bağdatlı’dan para aldığına ilişkin herhangi bir delil bulunmadığını savundu.

Eski CHP Milletvekili Turan Aydoğan ise hakkındaki rüşvet suçlamalarını reddederek, “Herhangi bir şekilde rüşvetin içinde olduysam kendimi yakarım” dedi. Aydoğan, İmamoğlu’nun mazbatasını aldığı gün kendisine “Ben parlamenterim, siz işinize bakın, ben işime bakayım” anlamına gelen bir konuşma yaptığını anlattı; KİPTAŞ Yönetim Kurulu Başkanı Ali Kurt’un KİPTAŞ Genel Müdürlüğü’ne getirilmesinde rol oynadığı iddiasını da kabul etmedi.

Davanın bu bölümünde dikkat çeken ortak nokta, sanıkların önemli bölümünün isnat edilen ilişkilerin veya eylemlerin kendileriyle bağlantısını reddetmesi oldu. Gazeteci Şaban Sevinç, Emrah Bağdatlı’yı tanımadığını, adını ve yüzünü dahi operasyonlardan sonra öğrendiğini söyledi. Bağdatlı ile aynı baz istasyonundan sinyal vermesinin ise alışveriş merkezi, otel ve miting alanı gibi kamuya açık ve kalabalık mekânlardan kaynaklandığını savundu.

Baz Kayıtları Ve Gazetecilik Faaliyeti Tartışıldı

Gazeteci Yavuz Oğhan da dosyada kendisine yöneltilen iddiaların önemli bölümünün baz kayıtları ve gizli tanık anlatımlarına dayandığını belirtti. Oğhan, Emrah Bağdatlı ile hiç görüşmediğini, evinin ve ofisinin Beşiktaş’ta bulunduğunu ve aynı baz istasyonundan sinyal alınmasının fiziksel yakınlıkla açıklanabileceğini söyledi. Kendisine yöneltilen “para karşılığında haber yapıyor” iddiasını da reddeden Oğhan, bu iddiayı destekleyen bir delil bulunmadığını belirterek beraatini istedi.

Oğhan’ın avukatı Hüseyin Ersöz ise yargılamanın usulüne ilişkin daha geniş bir itirazda bulundu. Duruşmaların gece saat 01.00’e kadar sürmesinin ve bir günde yaklaşık 20 sanığın savunmasının alınmasının adil yargılanma hakkı bakımından sorun oluşturduğunu savunan Ersöz, “Gece 01.00’de savunma yapan sanığın savunma hakkını tam kullanamadığını” söyledi. Avukat ayrıca savunmaya ayrılan sürenin sınırlandırılmasının da adil yargılanma hakkıyla bağdaşmadığını ileri sürdü.

Bu itirazlar, yüzlerce sanığın bulunduğu kapsamlı davalarda yargılamanın yalnızca iddiaların içeriğiyle değil, savunmanın gerçekten ne kadar etkin biçimde yapılabildiğiyle de ölçülmesi gerektiği tartışmasını gündeme taşıdı.

“15 Milyon TL” İddiası Neden Dolara Dönüştü?

Duruşmanın en dikkat çekici anlarından biri, müşteki-sanık Uğur Güngör’ün beyanlarının mahkeme başkanı tarafından sorgulanması sırasında yaşandı. Güngör’ün önceki ifadesinde 15 milyon TL olarak aktardığı rakamı bu kez dolar cinsinden ifade etmesi üzerine mahkeme başkanı, “İfadende 15 milyon TL demişsiniz, şimdi neden dolar diyorsun?” diye sordu. Güngör ise önceki sorgusunda kendisine bu yönde soru sorulmadığını, şimdi sorulduğu için anlattığını söyledi.

Mahkeme başkanının hemen ardından yaptığı değerlendirme ise dosyadaki tanık ve itirafçı beyanlarının ağırlığını ortaya koydu. Başkan, Güngör’e doğrudan, “Burada insanlar senin ifadelerinle tutuklu” dedi. Böylece mahkeme heyeti açısından Güngör’ün anlatımlarının yalnızca bir iddia olarak kalmadığı, bazı sanıkların tutukluluk durumuyla doğrudan ilişkilendirildiği açıkça ifade edilmiş oldu.

Tam da bu nedenle, bir beyanın zaman içinde değişmesi veya aynı olayın farklı parasal tutarlarla anlatılması, dosyadaki delillerin güvenilirliği açısından sıradan bir ayrıntı olmaktan çıkıyor. Özellikle özgürlüğünden yoksun bırakılan kişiler bakımından, suçlamaların somut, tutarlı ve denetlenebilir delillerle desteklenip desteklenmediği yargılamanın merkezindeki meselelerden biri haline geliyor.

“Somut Bilgi Ver” Denildi, Yanıt “Herkesin Konuştuğu Şeyler” Oldu

Uğur Güngör’ün ifadelerindeki başka bir bölüm de benzer bir tartışmayı beraberinde getirdi. İtirafçı Adem Soytekin’in avukatı, Güngör’ün “İmarsız arsalar Adem Soytekin’e verilirdi, sonra imara açılırdı” şeklindeki sözlerini gündeme getirerek bu iddiasını somutlaştırmasını istedi. Mahkeme başkanı da Güngör’den açık biçimde “somut bilgi” vermesini talep etti.

Ancak Güngör’ün yanıtı, “Beylikdüzü’nde herkesin konuştuğu şeyler” oldu.

Bir ceza yargılamasında söylenti, kanaat ve doğrudan gözleme dayalı bilgi arasındaki ayrım bu nedenle kritik önem taşıyor. Bir kişinin duyduğu veya çevresinden işittiği iddialarla, doğrudan tanık olduğu somut bir olayın aynı delil değeriyle değerlendirilip değerlendirilemeyeceği sorusu, bu duruşmada mahkeme heyetinin soruları üzerinden görünür hale geldi.

Duyumlar Delilin Yerini Tutabilir mi?

İtirafçı Ertan Yıldız’ın eski şoförü Bayram Yıldırım’ın beyanları da dosyadaki anlatımların niteliği konusunda benzer bir tablo ortaya koydu. Yıldırım, Yıldız’ın kendisine “Sana ve ailene bakacağım” dediğini ve kendisini cezaevinden çıkarmak için avukat tutacağını söylediğini ileri sürdü. Ancak mahkeme başkanı, Yıldırım’ın “Yemek Sepeti araçlarında para gelirdi” şeklindeki iddiasını doğrudan sorguladı: “Gördün mü?”

Yıldırım’ın yanıtı, “Görmedim, şoför arkadaşlardan duydum” oldu. Başkan bunun üzerine, söz konusu şoförlerin Yıldırım’ı doğrulamadığını hatırlatarak anlatımın güvenilirliğini sorguladı.

Daha sonra Murat Ongun’un avukatı Rahşan Daniş, Yıldırım’ın sözünü ettiği araç ve “yemek sepetleri” hakkında ayrıntı istedi. Yıldırım, aracın yalnızca beyaz olduğunu söyleyebildi; sepetlerin içinde ne bulunduğunu bilmediğini de belirtti.

Bu bölüm, dosyada bazı iddiaların doğrudan görgüye değil, başkalarından duyulan anlatımlara dayandığını açık biçimde ortaya koydu. Yargılamanın sonucunu belirleyecek olan elbette mahkemenin delillerin tamamını değerlendirmesi olacak; ancak duruşma tutanaklarına yansıyan bu ifadeler, duyum ile doğrudan bilgi arasındaki farkın dosyanın bazı bölümlerinde belirleyici bir sorun olduğunu gösteriyor.

VIP Liste İddiasında Kritik Beyan: “Ben Kendim Yazdım”

Duruşmanın en çarpıcı gelişmelerinden biri ise KİPTAŞ’ın Arkatlı projesindeki 100 kişilik “VIP liste” iddiasına ilişkin Nezahat Kurt’un beyanı oldu. Kurt, etkin pişmanlık kapsamında verdiği ifadenin arkasında olduğunu belirtirken, kendisine yöneltilen “VIP liste”nin kendisine dışarıdan gönderilmiş bir liste olmadığını söyledi.

Kurt’un ifadesi açık ve doğrudandı: “Liste gelmedi VIP liste şeklinde. Ben kendim yazdım.” Mahkeme başkanının bunun kendi tespiti olup olmadığını sorması üzerine Kurt, “Evet, VIP 100 olduğunu düşünüyorum ben” yanıtını verdi.

Bu ifade, “VIP liste” iddiasının niteliği bakımından önemli bir ayrım yaratıyor. Çünkü “liste bana gönderildi” şeklindeki dışsal bir olgu iddiası ile “ben listeyi hazırladım ve bunun VIP liste olduğunu düşünüyorum” şeklindeki kişisel değerlendirme aynı şey değil. Duruşmada ortaya çıkan bu ayrım, iddianın hangi kısmının doğrudan bilgi, hangi kısmının yorum veya çıkarım olduğunu yeniden tartışmaya açtı.

Kamu Zararı İddiası Da Ayrı Bir Tartışma Başlattı

Nezahat Kurt’a projenin satış fiyatlarında kamu zararı olup olmadığı da soruldu. Kurt bu soruya “Düşünmüyorum” yanıtını verirken, mahkeme başkanı Ali Kurt’un gelecek hafta satış sözleşmelerini mahkemeye sunacağını belirterek, “Biz kamu zararı olup olmadığını düşünürüz” dedi.

Duruşmanın ilerleyen bölümünde ise Adem Soytekin’in şirketinde mühendis olarak çalışan Bülent Yılmaz’ın Fatih Keleş’in 2 milyon TL istediğine yönelik önceki ifadesi sorgulandı. Yılmaz, bu iddianın “sadece duyum” olduğunu ve paranın alınıp alınmadığını bilmediğini söyledi. Keleş’in avukatının sorusu üzerine de Yılmaz, herhangi bir hukuka aykırı talebe gözleriyle şahit olmadığını açıkça belirtti.

Böylece aynı duruşma gününde farklı sanıklar bakımından tekrarlanan bir örüntü ortaya çıktı: İddialar yüksek meblağlar, rüşvet, kamu zararı ve örgütsel ilişkiler üzerinden kurulurken, sorgulama aşamasında bunların bir bölümünün doğrudan gözleme değil, duyuma, kanaate veya yorumlamaya dayandığı sanık ve tanık beyanlarıyla ortaya konuldu.

Duruşmanın Asıl Sorusu: İddia mı, Somut Delil mi?

İBB davasının altıncı gününde ortaya çıkan tablo, tek tek sanıkların suçlamaları kabul edip etmemesinin ötesinde, ceza yargılamasının temel meselesine işaret ediyor: Bir suçlamanın ağırlığı, onu destekleyen delilin niteliğinin yerini tutabilir mi?

Duruşmada mahkeme başkanının bizzat “Burada insanlar senin ifadelerinle tutuklu” ve “Somut bilgi ver” şeklindeki müdahaleleri, tanık ve itirafçı beyanlarının dosyadaki ağırlığını gösterirken, aynı zamanda bu beyanların ne ölçüde doğrulanabildiği sorusunu da büyüttü. Bir iddianın önce Türk lirası, sonra dolar üzerinden anlatılması; bir “VIP liste”nin dışarıdan gelmediğinin ve bizzat anlatımı yapan kişi tarafından hazırlandığının söylenmesi; para trafiği iddialarının “görmedim, duydum” düzeyinde kalması, mahkemenin önündeki delil değerlendirmesinin neden kritik olduğunu gösteren örnekler olarak duruşmaya yansıdı.
Dosyanın tamamına ilişkin nihai değerlendirmeyi mahkemenin yapacağı açık. Ancak altıncı günün ortaya çıkardığı tablo, davanın yalnızca “kim neyle suçlanıyor?” sorusuyla değil, “Bu suçlamanın somut dayanağı nedir, doğrudan bilgiye mi dayanıyor, bağımsız delillerle doğrulanıyor mu ve tutukluluğu haklı kılacak ağırlıkta mı?” sorularıyla da izlenmesi gerektiğini gösteriyor.

İddiaların mahkeme salonunda sorgulanması, yargılamanın doğal parçası. Fakat özellikle tutukluluk gibi kişinin özgürlüğünü doğrudan sınırlayan ağır bir tedbir söz konusu olduğunda, iddia ile kanıt arasındaki mesafenin ne kadar daraltılabildiği, bu davanın hukuki kaderi kadar adalet duygusunu da belirleyecek.