Almanya’da seçimler yaklaşırken yalnızca siyasal dengeler değil, ülkenin toplumsal havası da değişiyor. İklim krizinin kavurduğu sıcak bir yazın ortasında AfD’nin araştırmalarda yükselmesi, göçmen karşıtı ve baskıcı söylemin giderek olağanlaşması, milyonlarca insanın yaşadığı ülkenin birkaç yıl önce bildikleri Almanya olmaktan çıkabileceği kaygısını büyütüyor. Ancak bu değişimi yalnızca aşırı sağın yükselişiyle açıklamak, asıl sorunu gözden kaçırmak anlamına geliyor. Çünkü AfD’nin yükseldiği zemin, kapitalizmin yarattığı eşitsizliklerin, güvencesizliğin, bölgesel farklılıkların ve gelecek korkusunun üzerinde yükseliyor. Aşırı sağ, bu çelişkileri yaratmıyor; onları kendi siyasal çıkarı için başka bir yöne çeviriyor.
Havanın Değiştiği Ülke
Almanya’da bu yaz gökyüzü kadar siyaset de ağır. İklim değişikliğinin etkileri gündelik hayatın içine daha fazla nüfuz ederken, uzun sıcak hava dalgaları, kuraklık ve aşırı hava olayları artık uzak bir geleceğe ilişkin bilimsel öngörüler olmaktan çıkıp bedenlerin doğrudan deneyimlediği bir gerçekliğe dönüşüyor. İnsanlar gölgeli parklara, nehir kıyılarına ve serin mekânlara sığınırken, ülkenin siyasal havasında da başka türden bir sıcaklık birikiyor. Sandığa doğru ilerleyen Almanya’da AfD’nin yükselişi, yalnızca seçim matematiğini değiştiren bir gelişme değil; toplumun kendisini nasıl tarif edeceği, kimin “biz”in içinde sayılacağı ve ülkenin geleceğinin hangi korkular üzerinden kurulacağı konusunda giderek sertleşen bir mücadele anlamına geliyor.
Ağustos ayındaki kamuoyu araştırmaları AfD’yi federal düzeyde yaklaşık yüzde 27-29 bandında gösteriyor. Wahlrecht’in derlediği araştırmalarda AfD’nin bazı araştırmalarda CDU/CSU’nun önüne geçtiği görülüyor. Daha çarpıcı tablo ise 6 Eylül’de sandığa gidecek Saksonya-Anhalt’ta ortaya çıkıyor. Son araştırmalarda AfD’nin yüzde 40’ın üzerine çıktığı eyalette parti, Nazi döneminden bu yana Almanya’da ilk kez bir eyalet hükümetini kurma olasılığını ciddi bir siyasal seçenek haline getiriyor. Böyle bir olasılığın yalnızca AfD açısından değil, Almanya’nın savaş sonrası siyasal belleği açısından da taşıdığı anlam büyük. Çünkü burada mesele artık aşırı sağın varlığı değil; aşırı sağın uzun süredir siyasal düzenin dışından konuşan bir güç olmaktan çıkıp iktidarın kapısına dayanmış olması.
Fakat burada daha temel bir soru sormak gerekiyor: AfD neden bugün bu kadar güçlenebiliyor? Sorunun yanıtını yalnızca göçmen karşıtlığında aramak, kapitalist toplumun ürettiği gerçek çelişkileri görünmez kılar. Aşırı sağın büyüdüğü yerlerde insanlar gerçekten ekonomik kayıplar yaşıyor, geleceklerinden kaygı duyuyor, konut ve enerji giderleriyle boğuşuyor, işlerinin ve yaşam biçimlerinin değiştiğini görüyor. Sorun, bu gerçek sıkıntıların kaynağının yanlış gösterilmesidir.
Kapitalizmin Ürettiği Güvensizlik
Kapitalist düzen, üretim ve zenginlik bakımından son derece gelişmiş ülkelerde bile insanların yaşamlarını sürekli bir belirsizlik içinde tutabiliyor. İş sahibi olmak artık tek başına güvenli bir gelecek anlamına gelmiyor; ücretlerin satın alma gücü, konut giderleri, enerji fiyatları ve çalışma koşulları milyonlarca insanın yaşamını doğrudan belirliyor. Bir tarafta büyük şirketlerin ve sermaye sahiplerinin serveti büyürken, diğer tarafta çalışanların önemli bir bölümü daha fazla çalışarak aynı yaşam düzeyini korumaya uğraşıyor.
Bu çelişki yalnızca Almanya’ya özgü değil. Kapitalizmin temel işleyişinde, üretim toplumsal olduğu halde yaratılan zenginliğin mülkiyeti büyük ölçüde özel ellerde toplanıyor. Fabrikalarda, hizmet sektöründe, lojistik merkezlerinde ve teknoloji şirketlerinde binlerce insan birlikte üretirken elde edilen değerin nasıl paylaşılacağına çoğunlukla sermaye karar veriyor. Çalışanların yaşamlarını sürdürebilmeleri için emeklerini satmak zorunda olmaları ile sermayenin kârı büyütme zorunluluğu arasındaki gerilim, ekonomik hayatın temel çelişkilerinden biri olarak varlığını sürdürüyor.
Almanya’nın sanayi gücü uzun süre bu çelişkileri kısmen örtebildi. Güçlü sanayi, yüksek ihracat, sendikal örgütlenme ve sosyal devlet mekanizmaları geniş kesimlere belirli bir refah sağladı. Ancak küresel rekabetin sertleşmesi, üretimin yeniden yapılanması, enerji maliyetleri, teknolojik dönüşüm ve sermayenin daha yüksek kâr arayışı bu modelin sınırlarını daha görünür hale getirdi. Şirketler maliyetleri düşürmeye, üretimi daha ucuz bölgelere taşımaya veya işgücünü azaltmaya yönelirken bunun bedelini çoğu zaman çalışanlar ödüyor.
Burada ortaya çıkan öfke gerçek. Fakat öfkenin yöneldiği adres her zaman gerçek neden değil.
Korkuya Bir Yüz Vermek
Aşırı sağın en büyük başarısı, insanların gerçek sorunlarını inkâr etmek değil, bu sorunlara yanlış bir neden göstermektir. Ücretler düşüyorsa göçmenler suçlanır. Konut bulunamıyorsa mülteciler hedef gösterilir. Kamu hizmetleri yetersizse “yabancılara fazla kaynak ayrıldığı” söylenir. Sanayi geriliyorsa bunun nedeni uluslararası sermayenin kararları, enerji politikaları ya da şirketlerin kâr hesapları yerine başka ülkelerden gelen insanlar olarak gösterilir.
Böylece sınıfsal çelişki kimlik çatışmasına çevrilir.
İşçi ile patron arasındaki ilişki görünmezleşir; işçi ile göçmen karşı karşıya getirilir. Aynı fabrikada çalışan, aynı ev kirasını ödeyen, aynı enflasyonla mücadele eden insanların ortak çıkarları geri plana itilir. İnsanların dikkatleri, kendileriyle aynı ekonomik koşulları paylaşan başka çalışanlara yöneltilirken sermayenin sahip olduğu ekonomik ve siyasal güç tartışmanın dışına çıkar.
Bu, kapitalist toplumlarda siyasal öfkenin yönünü değiştiren güçlü bir mekanizmadır. Çünkü “neden yoksullaşıyorum?” sorusu sınıfsal bir sorudur; “kim yüzünden yoksullaşıyorum?” sorusu ise öfkeyi başka bir toplumsal gruba yönlendirebilir. Birincisi ekonomik düzeni sorgulatır, ikincisi ise düşman yaratır.
Aşırı sağın yükselişi tam da bu noktada sermayenin yarattığı çelişkilerden siyasal bir kazanç çıkarabilir. Kapitalizmin ürettiği güvencesizlik, toplumsal dayanışmayı güçlendirmek yerine parçalanmış bir öfkeye dönüştürülebilir.
Doğu Almanya’nın Açık Yaraları
Bu dönüşümün Doğu Almanya’da güçlü karşılık bulması da tesadüf değil. Birleşme sonrasında Doğu Almanya’nın yaşadığı ekonomik ve toplumsal kırılmalar, sanayi işletmelerinin kapanması, iş kayıpları ve Batı ile Doğu arasındaki kalıcı eşitsizlikler birçok bölgede güçlü bir dışlanmışlık ve unutulmuşluk duygusu yarattı. Bir zamanlar milyonlarca insanın çalıştığı işletmeler kapandı; bazı bölgelerde ekonomik yaşamın merkezleri ortadan kalktı. Birleşme, hukuken ve siyasal olarak tek bir Almanya yaratsa da ekonomik sonuçları her yerde aynı olmadı.
AfD bugün bu tarihsel yarayı kendi siyasal anlatısının içine yerleştiriyor. Doğu Almanya’nın simgelerini kullanması, geçmişe ilişkin kayıpları ve unutulmuşluk duygusunu siyasal bir kimliğe dönüştürme çabasının parçası. Ancak burada da temel çelişki ortada duruyor: İnsanların yaşadığı ekonomik kayıplar gerçekken, bu kayıpların sorumluluğunu göçmenlere yüklemek kapitalist dönüşümün gerçek nedenlerini gizliyor.
Doğu Almanya’da işini kaybeden bir işçinin yaşadığı sorun gerçektir. Bir fabrikanın kapanması, bir kasabanın ekonomik merkezini kaybetmesi, gençlerin iş bulmak için başka yerlere göç etmek zorunda kalması gerçektir. Fakat bu sorunların nedeni, başka ülkelerden gelen işçiler değildir. Sermayenin yeniden yapılanması, üretimin kârlılık ölçütlerine göre yer değiştirmesi, özelleştirmeler ve piyasa ilişkilerinin belirleyiciliği çok daha temel bir açıklama sunar.
Aşırı sağ ise bu gerçek yarayı alıp başka bir hedefe yönlendiriyor. Böylece kapitalizmin mağduru olan insan, kapitalizmin başka bir mağdurunu düşman olarak görmeye başlayabiliyor.
Konutun Metalaşması, Yaşamın Pahalılaşması
Almanya’daki toplumsal huzursuzluğu anlamak için konut sorununa bakmak bile yeterli. Bir evin barınma hakkının temel unsuru olmaktan çıkıp yatırım aracına dönüşmesi, insanların yaşam alanları üzerindeki baskıyı artırıyor. Kentlerde kiraların yükselmesi, konut arzının yetersizliği ve gelirlerin bu artışı karşılamakta zorlanması, barınmayı giderek daha büyük bir ekonomik yük haline getiriyor.
Fakat konut krizinin siyasi anlatısı kolayca değiştirilebiliyor. İnsanlara “neden ev bulamıyorsun?” sorusu sorulduğunda konutun bir meta haline gelmesi, kamu konutlarının yetersizliği, arsa ve kira piyasaları, yatırım fonları ve servet dağılımı tartışılabilir. Bunun yerine “çünkü çok fazla göçmen var” denildiğinde ise ekonomik nedenler perde arkasında kalıyor.
Aynı mekanizma enerji ve kamu hizmetlerinde de çalışıyor. Enerjinin fiyatı yükseldiğinde yalnızca piyasa yapısı ve şirketlerin kârları tartışılmıyor; iklim politikaları, yabancı ülkeler ve göçmenler üzerinden yeni suçlama alanları yaratılıyor. Kamu kaynaklarının kimlere ve hangi amaçlarla aktarıldığı yerine, toplumun farklı kesimleri arasında kaynak kavgası varmış gibi bir anlatı kuruluyor.
Böylece kapitalizmin temel sorularından biri olan “toplumsal zenginlik kimin için üretiliyor?” sorusu, “kim bu ülkeye fazla geliyor?” sorusuna dönüştürülüyor.
İklim Krizi ve Kâr Düzeni
Almanya’nın kavurucu yazı yalnızca iklim değişikliğinin sonuçlarını değil, kapitalizmin doğayla kurduğu ilişkinin sınırlarını da hatırlatıyor. İklim krizi, bireylerin günlük tercihlerinin toplamından ibaret değil; enerji üretiminden sanayiye, taşımacılıktan tarıma kadar üretim biçimleriyle doğrudan bağlantılı.
Doğa, kapitalist üretim açısından çoğu zaman sınırsız bir kaynak gibi ele alınıyor. Ormanlar, madenler, enerji kaynakları, toprak ve su ekonomik büyümenin girdilerine dönüştürülüyor. Şirketlerin temel ölçütü kârlılık olduğunda, doğanın kendisini yenileme sınırları ile sermayenin büyüme zorunluluğu arasında çatışma ortaya çıkıyor.
İklim krizinin sonuçları ise toplumsal olarak eşit paylaşılmıyor. Daha yüksek gelirli kesimler klimaya, daha iyi yalıtılmış evlere, sigortaya ve farklı yaşam seçeneklerine daha kolay erişebilirken, düşük gelirli çalışanlar sıcak hava dalgalarının, yüksek enerji faturalarının ve kötü konut koşullarının etkisini daha ağır yaşayabiliyor.
Buna rağmen iklim politikalarının maliyeti de çoğu zaman toplumun alt kesimlerine yüklenebiliyor. Böylece çevre sorunları ile sınıfsal adalet birbirinden koparılıyor. İklim krizini yaratan üretim ilişkileri yerine, iklim politikalarının maliyetinden etkilenen çalışanlar ile göçmenler karşı karşıya getiriliyor.
Baskıcılaşma Önce Gündelik Hayata Yerleşir
Kapitalist toplumdaki ekonomik güvencesizlik siyasal alanda yalnızca ekonomik talepler doğurmuyor. Uzun süreli belirsizlik, insanların birbirine duyduğu güveni de aşındırabiliyor. İnsanlar geleceklerini kontrol edemediklerini hissettiklerinde, karmaşık ekonomik süreçleri açıklayan yapısal nedenler yerine kolay ve görünür hedeflere yönelmeye daha açık hale geliyor.
Böyle bir ortamda demokrasi de daralabilir. Siyasal tartışma, toplumun hangi sorunları nasıl çözeceğinden çok, kimin toplumun parçası sayılacağına indirgenebilir. Bazı insanların hakları tartışmalı hale gelirken bazı hayatların daha az değerli olduğu düşüncesi olağanlaşabilir.
Sandık yine vardır. Seçimler yapılır, oylar sayılır, parlamentolar çalışır. Ancak demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir. Ekonomik güç toplumun küçük bir bölümünde yoğunlaşırken siyasal eşitliğin ne kadar gerçek olduğu da tartışma konusu haline gelir. Çünkü milyonlarca insanın oy hakkına sahip olması, milyonlarca insanın ekonomik kararlar üzerinde aynı ölçüde söz sahibi olduğu anlamına gelmez.
Siyasal eşitlik ile ekonomik eşitsizlik arasındaki bu gerilim, kapitalist demokrasinin temel çelişkilerinden biridir.
Duvarlar Yıkıldı, Başka Duvarlar Kuruldu
Almanya’nın tarihsel belleği bu konuda ağır bir çelişki taşıyor. Berlin Duvarı’nın yıkılması, Avrupa’nın yakın tarihinde özgürlüğün, sınırların aşılmasının ve bölünmüş bir toplumun yeniden birleşmesinin en güçlü simgelerinden biri olarak belleğe kazındı. Fakat bir duvarın yıkılması, toplumun içindeki ekonomik ve toplumsal duvarların ortadan kalkacağı anlamına gelmedi.
Bugünün duvarları her zaman betondan örülmüyor. Bazıları insanların zihninde, bazıları siyasal söylemlerde, bazıları seçim kampanyalarında, bazıları da ekonomik eşitsizliklerin içinde kuruluyor.
“Biz” ile “onlar” arasındaki sınır böyle oluşuyor. Önce kimin gerçek Alman olduğu tartışılıyor, ardından kimin bu ülkede yaşama hakkının bulunduğu soruluyor. Göçmenleri hedef alan bir siyasetin yalnızca göçmenleri ilgilendiren bir mesele olmadığı burada ortaya çıkıyor. Çünkü yurttaşlığın ve aidiyetin ölçüsü sürekli daraltıldığında, bugün “yabancı” kabul edilen kişi yarın başka bir toplumsal grubun yerini alabilir.
Oysa kapitalizmin yarattığı eşitsizliklerin karşısına çıkarılması gereken şey yeni duvarlar değil, ortak çıkarların farkına varılmasıdır. Aynı ücret baskısıyla yaşayan, aynı kira artışından etkilenen, aynı güvencesiz çalışma koşullarında çalışan insanların birbirlerini düşman olarak görmesi, yalnızca toplumun bölünmesini derinleştirir.
Asıl Soru: Kimin Almanya’sı?
Burada Almanya’nın önündeki en temel soru belki de “kim Alman?” sorusu değil, “Almanya kimin?” sorusudur.
Ülkenin fabrikalarını, hastanelerini, depolarını, ulaşım sistemini, üniversitelerini ve hizmet sektörünü ayakta tutan milyonlarca insan aynı ekonomik düzenin içinde çalışıyor. Toplumsal zenginlik onların emeğiyle yaratılıyor. Ancak bu zenginliğin nasıl dağıtılacağına ilişkin kararlar herkes tarafından eşit biçimde alınmıyor.
Bir toplumun geleceği yalnızca sınırlarının kimlere açık olduğu üzerinden tartışıldığında, üretimden elde edilen zenginliğin kimde toplandığı sorusu geri plana itiliyor. Oysa kapitalizmin temel sorularından biri hâlâ burada duruyor: Üreten kim, kazanan kim?
Bu soru sorulmadığında, toplumun alt ve orta kesimlerindeki hoşnutsuzluk kimlik siyaseti tarafından emilebilir. İşçi sınıfının farklı bölümleri birbirine rakip hale getirilebilir. Yerli çalışan göçmen çalışana, güvencesiz çalışan işsiz insana, kiracı evsiz kalandan sorumlu tutulan göçmene karşı konumlandırılabilir.
Böylece sınıfın ortak çıkarları parçalanır.
Korkunun Değil, Ortak Çıkarların Siyaseti
Aşırı sağın yükselişine karşı yalnızca ahlaki bir tepki vermek yeterli değil. İnsanlara “AfD’ye oy vermeyin” demek gerekli olabilir ama tek başına yeterli değildir. Çünkü insanların neden öfkelendiğini anlamadan yalnızca öfkenin sonucuna karşı çıkmak, sorunun kaynağına dokunmaz.
Almanya’da göçmen karşıtlığının gerilemesi, aynı zamanda konut sorununun çözülmesini, ücretlerin yükselmesini, güvencesiz çalışmanın azaltılmasını, kamusal hizmetlerin güçlendirilmesini ve servet eşitsizliğinin sorgulanmasını gerektiriyor.
Çünkü insanın yaşam koşulları değişmediğinde, siyasal söylem değişse bile öfkenin kendisi ortadan kalkmıyor. Bir gün göçmen hedef gösteriliyor, ertesi gün mülteci, başka bir gün işsiz, başka bir gün sosyal yardım alanlar. Hedef değişiyor ama mekanizma aynı kalıyor.
Bu nedenle aşırı sağa karşı gerçek bir toplumsal savunma, yalnızca onun nefret söylemine karşı çıkmakla değil, o nefretin beslendiği ekonomik zemini değiştirmekle mümkün olabilir.
Sıcak Bir Yazın İçinden Geçerken
Almanya’nın iklimi değişiyor ve bu değişim artık yalnızca bilimsel raporların konusu değil. İnsanların bedenleri, evleri, tarım alanları ve şehirleri bu değişimi doğrudan hissediyor. Siyasal havadaki dönüşüm ise daha yavaş, daha görünmez ve bu nedenle belki de daha tehlikeli.
Bir sabah kalkıp diktatörlük ilan edilmiyor. Önce bir siyasetçi daha sert konuşuyor, ardından bu sözler daha fazla insan tarafından alkışlanıyor, dün kabul edilemez olan bugün tartışılabilir hale geliyor, tartışılabilir olan olağanlaşıyor ve sonunda olağanlaşmış olan bir seçim vaadine dönüşüyor.
Fakat bu dönüşüm boşlukta gerçekleşmiyor. Ekonomik güvencesizlik, toplumsal eşitsizlik ve gelecek korkusu derinleştikçe, insanlar kendilerine bir açıklama arıyor. Kapitalizm bu açıklamayı kendi çelişkilerinin içinde üretirken, siyaset bu çelişkileri farklı yönlere taşıyabiliyor. Aşırı sağ ise en kolay yolu seçiyor: karmaşık ekonomik sorunlara basit düşmanlar gösteriyor.
Böylece insanlara “neden yoksullaştın?” sorusunun yanıtı yerine “kim yüzünden yoksullaştın?” sorusu veriliyor.
Kendi Ülkesine Yabancılaşmak
Belki de Almanya’daki bugünkü korkunun en derin tarafı AfD’nin seçimleri kazanma ihtimalinden daha büyük. Asıl korku, AfD’nin kazanabileceği bir Almanya’nın şimdiden ortaya çıkmış olması.
Fakat bu Almanya yalnızca aşırı sağın söylemiyle ortaya çıkmadı. Onu mümkün kılan ekonomik ve toplumsal koşullar da yıllar içinde birikti. İnsanların kendilerini güvencesiz, değersiz ve geleceksiz hissetmeleri; barınmanın, enerjinin ve temel ihtiyaçların giderek pahalılaşması; bölgesel eşitsizliklerin kalıcılaşması; zenginliğin belirli ellerde yoğunlaşması ve insanların kendi yaşamları üzerinde giderek daha az söz sahibi olduklarını düşünmeleri bu dönüşümün zeminini oluşturuyor.
Göçmenler, mülteciler, siyah Almanlar, Müslümanlar, Yahudiler, LGBTİ+ bireyler, solcular ve göçmen ailelerin çocukları bu değişimi daha yakından hissediyor olabilir. Ancak kapitalizmin yarattığı güvencesizlik yalnızca belirli grupları etkilemiyor. İşçi sınıfının farklı kesimleri, kimlikleri ne olursa olsun, aynı ekonomik düzenin farklı sonuçlarıyla karşılaşıyor.
Bu nedenle asıl mesele yalnızca belirli grupların korunması değil; toplumun neden sürekli birbirine karşı bölündüğünü anlamak.
Bir ülke insana yalnızca doğduğu toprak olduğu için yurt olmaz. Yurt, insanın kendisini orada eşit, güvende ve geleceğe dair söz sahibi hissedebildiği yerdir. Bu duygu aşındığında harita değişmese bile ülke değişmiş olur.
Ve insan kendi ülkesinde yabancılaştığında, bunun nedeni yalnızca komşusunun kimliği olmayabilir. Bazen insanı kendi ülkesine yabancılaştıran şey, kendi emeğiyle yarattığı zenginlik üzerinde giderek daha az söz sahibi olmasıdır.
Henüz Geç Değil
Bütün bu karanlık tabloya rağmen Almanya’nın hikâyesinin sonu yazılmış değil. Ülke hâlâ güçlü demokrasi kurumlarına, sendikalara, sivil toplum örgütlerine, bağımsız medya kuruluşlarına ve aşırı sağa karşı açıkça sokağa çıkan geniş toplumsal kesimlere sahip. 22 Ağustos’ta Saksonya-Anhalt’ın başkenti Magdeburg’da düzenlenen Christopher Street Day yürüyüşünde binlerce kişinin “Vote for Love” sloganıyla bir araya gelmesi, korkunun karşısında başka bir Almanya’nın da bulunduğunu gösterdi.
Ancak bu başka Almanya’nın yalnızca hoşgörü çağrısıyla değil, ekonomik adalet talebiyle de kurulması gerekiyor. Çünkü insanların birbirine düşman edilmesini engellemenin en güçlü yollarından biri, onları birbirine bağlayan ortak yaşam koşullarını görünür hale getirmek.
İşçinin, emeklinin, öğrencinin, kiracının, göçmenin ve güvencesiz çalışanın ortak sorunları vardır. Bu sorunların çözümü birbirlerini dışlamakta değil, onları yaratan ekonomik ilişkileri değiştirmekte yatıyor.
Bu nedenle yaklaşan seçimleri yalnızca hangi partinin kaç milletvekili çıkaracağı üzerinden okumak eksik kalır. Daha derinde Almanya, zenginliğin nasıl üretileceği, nasıl paylaşılacağı ve toplumun geleceği üzerinde kimin söz sahibi olacağı konusunda bir mücadeleden geçiyor.
Almanya’nın önündeki asıl seçim belki de tam olarak burada. Ülke, korkunun kendisini tanımlamasına izin mi verecek, yoksa korkunun arkasındaki gerçek ekonomik ve toplumsal nedenlerle yüzleşip ortak bir gelecek mi kuracak?
Çünkü aşırı sağın yükselişi yalnızca bir seçim sonucu değildir. Aynı zamanda kapitalizmin yarattığı çelişkilerin nasıl siyasal bir biçime sokulduğunun göstergesidir. İnsanların birbirinden korktuğu yerde sermaye daha az görünür hale gelir. İnsanlar birbirlerini suçladığında, onları aynı ekonomik düzen içinde tutan ilişkiler sorgulanmaz.
Belki de bugün Almanya’nın gökyüzüne bakarken yalnızca havayı değil, bu ülkenin zenginliğini kimin ürettiğini ve bu zenginliğin kimin elinde toplandığını da sormak gerekiyor. Çünkü bazı ülkeler sandıkta bir gecede değişmez; eşitsizliklerin, güvencesizliğin ve korkunun yıllar boyunca birikmesiyle değişir. Ve bazen insan kendi ülkesine, sınırlar kapandığı için değil, kendi emeğiyle kurduğu hayat üzerinde söz hakkını kaybettiği için yabancılaşır.
- Almanya Değişirken İnsanlar Kendi Ülkelerine Yabancılaşıyor - 27 Ağustos 2026
- Bekir Ağırdır’ın Türkiye Okuması: Toplum Değişti, İktidarın Dili Değişmedi - 26 Ağustos 2026
- Anne - 24 Ağustos 2026



















