Sokrates Neden Mülteci Olmayı Reddetti


Önceki yazıda Sokrates mülteci olmayı reddedip ölüme giderken, Albert Einstein ve Bertold Brecht gibileri neden mülteci oldular diye sormuştum kendime. Hazretin pek ünlü talebeleri de mülteci olmuştu oysa. Mesela talebesi ve platonik aşkı Alkibiades de mülteci olmuştu. Hem de ne mülteci! Atinalılar bir sabah uyandıklarında tanrı Hermes’in şehrin her bir meydanındaki heykellerinin edep yerinin kırıldığına şahit olur ve Hermes’in şeyinin kırılmasından Alkibiades’i sorumlu tutarlar. Keza, çizdiği Sokrates portresi üzerinden Batı Hristiyanlığının İsa imajını inşa etmesine vesile olan Platon, namı diğer Eflatun hazretleri de mülteci olmuş. Aristo da…

Sokrates hazretlerinin bir büstünü Afrodisias kentinde görmüştüm. Biçimsiz burnuyla muşmula suratlı bir herif. Huysuz olduğu çok belli. İyi de bu huysuz ihtiyar neden Atina’yı terk etmektense ölmeyi tercih etmiş? Pasaport yok, sınırlar yok. Yaşamak için istediği devleti tercih edebilirdi. O halde onu mülteci olmaktan alıkoyan şey ilerlemiş yaşı mıydı yoksa keşfimizi bekleyen bir erdem meselesi mi?

Denebilir ki, adamcağız her ne ettiyse ikibinbeşyüz yıl öncesinin bir şehir devletinde etmiş. Ardından tiranlıklar krallıklar, imparatorluklar gelmiş geçmiş, sonra milli devletler meydana çıkmış, sınırlara elektrikli teller, duvarlar örülmüş, uçan kuşa pasaport sorulur olmuş, iğneden ipliğe her şey değişmiş. Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz aynı problem iki kere yaşanmaz. Hal böyleyken, Sokrates’in merhemi bugün hangi mültecinin derdine derman olabilir ki?

Doğrudur, doğrudur da karşılaştığımız tümüyle yeni olan problemleri bildiğimiz eski problemlere benzetmek eğilimindeyiz. Halbuki yeni problemlere, yeni çözümler gerektirir ama elimizin altında daha önce kullanmış ve problem çözmekten ziyade yeni problemler yaratmış reçetelerden başka bir şey yok. Ama yeni problemlere uygun reçetemiz yoksa da Sokrateslerin reçetelerinin günümüzde entelektüel fantezilerden ibaret kaldığını anlamak imkanımız var.

Sokrates, ömrünü geçirdiği Atina şehir devletinin “altın çağında” yaşamış, demokrasisinin ve kültürünün inşasında rolü var. Filozoflar, devlet adamları yetiştirmiş, asker olarak savaşlara katılmış. Atina’nın kötülüklerinde de iyiliklerinde de imzası var. Sütten çıkmış ak kaşık da değil üstelik. Misal Atina, Melos’a saldırınca Meloslular teslim olduğu halde kılıçtan geçirilir ama bizimki hiç oralı olmaz. “Sorgulanmamış bir hayat yaşamaya değmez” türünden laflar eden hazret, bu barbarlığı es geçiyor her nedense.

Temsil ve tiyatro işini abartmayı seven Atinalılar inşa ettikleri ve adına demokrasi dedikleri şeyi de epey abartmışlar. Misal kamu görevlerine seçimle değil kurayla gelinir. Eşitler arasında seçim veya tayin olmaz çünkü seçilenin veya tayin edilenin kendisini seçilmeyenlerden daha değerli ve üstün görme gibi bir duyguya kapılmasına yol açabilir ve eşitliğe zarar verebilir. Kurayla ve sırayla üstlenilen görevler normal olarak bir yıllıktır. Görevde devamlılık, despotluk, görevi kişiselleştirme gibi nahoş hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasına yol açabilir. Atina demokrasisi eşitler demokrasisidir ama bu eşitlikte kölelere, kadınlara ve muhacirlere yer yoktur çünkü zaten onların işleri başlarından aşkın.

Atina’nın bu demokrasisinden yana dertlidir Sokrates. Yok yok, kölelere, kadınlara ve muhacirlere demokrasiye katılım hakkı verilmediği için değil. Aslında soylular arasında da demokrasiden hoşnut olmayan, dolayısıyla her an oligarşiye meyilli önemli bir kesim var. Ancak Sokrates için mesele şu; Atina demokrasisinde bir yandan soylular öte yandan kendi işinde gücünde özgür yurttaşlar, esnaf ve zanaatkarlar var ve kamusal temsilde eşittir hepsi. Ancak gerçekte tezgahın gerisindeki tayin edici güç soylular. Bu soylu, dolayısıyla zengin, dolayısıyla elit, dolayısıyla “erdemli” tayfa özel buluşmalarda, gizli kapaklı toplantılarda kendileri için, dolayısıyla Atina devleti için hayırlara vesile olacak kararları pişirir, soysuzların çoğunlukta olduğu meclislerde tasdik ettirirler. Soysuz çoğunluğa gelince, çoğunluk, kitle ve kalabalık aklın terki demektir ve oligarklar korku ve cehaletle kamçıladıkları bu kitlelerin akılsızlığına güvenir ama Sokrates bunlara güvenmez ve kanaatlerine itibar etmez.

Erdem pazarlamacılığı, onur ticareti ve şeref gösterileri Atinalı soyluların ve seçkinlerin gündelik sporu mahiyetinde bir şey. Bu gibi şeylerle ve demokrasileriyle gururlanmak, yarıştırdıkları cins atlarıyla ve kapılarında besledikleri süslü köpekleriyle gururlanmaktan farklı değil. Bizim huysuz hazret de bütün bunların farkındadır elbet ve peşine talebelerini takıp, çarşıda, pazarda, meydanda, nerede denk gelirse yakaladığı bu “erdemli” yurttaşların erdem ve bilgeliğini sorgulamaya koyulur. Onların erdemsiz olduğunu iddia etmez, bu gerçeği onların kendisine söyletir.  Bahanesi de pek hınzırca; Güya Delfi tapınağının kahini, bir arkadaşına Atina’daki erdemli kişinin kendisi yani Sokrates olduğunu söylemiş, oysa kendisinin bildiği tek şeyin hiçbir şey bilmediğiymiş, kahinin kendisini değil de soylu ve seçkinlerden birini kastettiği kesinmiş, o da bu erdemli kişinin kim olduğunu bulup ortaya çıkarmak için bu sorgulamaları yapıyormuş. Sorguladıklarının azametli görünümlerinin içinde saklı sefillikleri sergilemesi, genç öğrencileri heyecanlandırıp isyan duygularını tetiklemiştir muhakkak. Mühim şahsiyetler de, bu sorgulamalarla gençlerin karşısında maskara olmalarından dolayı bizimkine epeyce kinlenmişler tabi ki.

Sokrates’e beslenen öfkeye Spartalılar ve Persler karşısında yaşanan yenilgiler ve Atina nüfusunun üçte birini alıp götüren tifo da eklenince, onun günah keçisi olarak hesap vermesini kaçınılmaz kılmıştı. Atina’nın resmi tanrılarına inanmamakla ve gençleri yoldan çıkarmakla itham edip, kısa bir yargılamadan sonra ölüme mahkum ediyorlar ve bu kararla sadece Sokrates’in yaşamına değil, Atina’nın ideal demokrasisine de son veriyorlar.

İnfazını beklediği hücrede dostu Crito kendisini ziyaret edip, hazırlanıp kaçmasını söyler ama o reddeder. Peki nedir gerekçesi? Crito’daki uzunca diyaloğa bakılırsa; Sokrates kendisine karşı sergilenen adaletsizliğe sözcüsü olduğu adaleti reddederek cevap veremezdi. Onlar adaleti çiğneyerek kötülük etmişlerdi ve kaçmak suretiyle kötülüğe kötülükle cevap verilmezdi. Ayrıca, Sokrates Atina’ydı, Atina da Sokrates’in ruhuydu ve ruh nerdeyse bedenin sadece orda ve onunla bir manası vardı. Öte yandan, sağduyudan mahrum kamuoyunun, yani kalabalıkların kendisi ve dostları hakkında ne diyeceğini dikkate alarak karar vermek, hayatı boyunca savunucusu olduğu erdemin inkarı olurdu. Ama bana göre bunlar işin felsefe boyutu, gerçekte ise yetmiş yaşındaki bir ihtiyarın, günlerini saymak dışında ölümle pazarlık şansı yoktur ve Sokrates yeni maceralar için fazla yaşlıydı.

Meselenin erdem boyutuna gelince; sığıntı olduğu Urfa’da, evlendirilmeyi yani köleliği reddettiği için, onüç yaşında üzerine tiner dökülerek yakılan Suriyeli göçmen kızın, ne felsefe yapmışlığı vardı ne de Sokrates’i ve diğer Atinalı hatipleri duymuşluğu. Sokrates’ten söz etmek, şeref, erdem, ahlak, fazilet gibi oyuncaklarla oynamak, karnı tok, tuzu kuru tayfanın eğlencesi, Suriyeli sığınmacı Amara’nın değil. (Sokrates’ten söz ettiğime göre benim de tuzum kuru demek ki). Sokrates’in yetmiş yaşına kadar tüm imkanlarını tepe tepe kullandığı Atina’ya itirazı, kendisinin de sorumlusu olduğu demokrasideki çürüme ve dejenerasyon idi.  Bu itiraz bilgelik ve erdem işareti ise, onüçündeki Suriyeli Amara’nın isyanını ve ölüme gidişini neye işaret sayacağız.? Üstelik Sokrates baldıran zehrini içip çene kasları çekilene kadar gevezelik etmeye devam etti. Amara ise özgürlükten, demokrasiden, haktan hukuktan bihaber, derdini duyuramadan tinerle yakıldı. Sokrates yetmişinde Amara ise onüçündeydi. Sokrates’in karşısında kendisinin de tasdik ettiği, kurayla yargıç ve jüri görevlerine gelmiş birkaç yüz Atinalı vardı, oysa Amara’nın karşısında hiçbirini de tasdik etmediği bütün dinler, bütün milletler ve bütün devletler kısacası bütün dünya vardı. Erdem arayanlar ikisini de erdem terazisinde tartsın bir zahmet.

M. Şirin ÖZTÜRK
Latest posts by M. Şirin ÖZTÜRK (see all)