Siyasette bazı metinler vardır; söylediklerinden çok söyleyemedikleriyle dikkat çeker. Kimi zaman bir açıklamanın satır aralarında gizlenen anlamlar, açıkça kurulan cümlelerden daha fazla şey anlatır. Bu nedenle siyasal metinleri yalnızca içerdikleri sözler üzerinden değil, hangi konuları görünür kıldıkları ve hangilerini görünmez bıraktıkları üzerinden de okumak gerekir. Kemal Kılıçdaroğlu’nun son paylaşımı da bu açıdan değerlendirilmeyi hak eden metinlerden biridir.
İlk bakışta söz konusu paylaşım, AKP iktidarının dış siyaset anlayışına yöneltilmiş sert bir eleştiri gibi görünmektedir. Türkiye’nin dış ilişkilerde savrulduğu, devlet geleneğinin aşındırıldığı ve ülkenin bölgesel bunalımların içine sürüklendiği ileri sürülmektedir. Ancak metin biraz daha dikkatle okunduğunda, asıl ağırlık merkezinin dış siyaset olmadığı kolaylıkla fark edilmektedir. Çünkü son dönemde yaptığı açıklamalarda parti içi eleştirilere geniş yer verirken iktidara yönelik eleştirilerini oldukça sınırlı tutan Kılıçdaroğlu’nun, bu eleştirilere yanıt vermek ve iktidarı da hedef aldığını göstermek amacıyla aceleyle bir dış siyaset değerlendirmesi yapma gereği duyduğu izlenimi oluşmaktadır.
Ne var ki metin, bu çabaya karşın parti içi tartışmaları geri plana itmeyi başaramamaktadır. Dış siyaset başlığı altında kurulan cümleler dönüp dolaşıp CHP içindeki gerilimlere, seçilmiş genel başkan Özgür Özel’e ve onunla birlikte davranan kadrolara yönelmektedir. Bu nedenle paylaşım, dış siyasete ilişkin kapsamlı bir değerlendirmeden çok, parti içi bir hesaplaşmanın başka bir başlık ve başka bir dil üzerinden sürdürülmesi görünümü vermektedir.
Bu izlenim, Kılıçdaroğlu’nun son dönemdeki siyasal tutumuna daha geniş bir çerçeveden bakıldığında daha da belirginleşmektedir. Ankara’daki bir mahkemenin tartışmalı kararının ardından CHP Genel Başkanlığı koltuğuna oturan Kılıçdaroğlu’nun son açıklamaları incelendiğinde dikkat çekici bir görünüm ortaya çıkmaktadır. İktidara yönelttiği eleştiriler giderek daha genel, daha sınırlı ve daha silik bir nitelik kazanırken, parti içindeki rakiplerine yönelik sözlerinin belirgin biçimde sertleştiği görülmektedir. Bu nedenle paylaşımın görünürdeki muhatabı AKP olsa da, metnin asıl muhatabının CHP’nin bugünkü yönetimi olduğu yönündeki kanı güçlenmektedir. Okuyucu, dış siyaset üzerine yapılmış kapsamlı bir değerlendirmeden çok, parti içi bir çekişmenin farklı başlıklar altında süren yankılarını duymaktadır. Bu da metnin siyasal ağırlık merkezinin dış siyaset değil, CHP içindeki güç mücadelesi olduğunu düşündürmektedir.
Ancak dikkat çekici olan yalnızca bu değildir. Kılıçdaroğlu görünürde AKP’nin dış siyaset çizgisini eleştirirken, bunu büyük ölçüde AKP’nin son yirmi üç yılda kurduğu siyasal dilin sınırları içinde yapmaktadır. Bu nedenle paylaşım yalnızca bir eleştiri metni değil, aynı zamanda eleştirdiği siyasal anlayışın kimi temel varsayımlarını yeniden üreten bir metin olarak da okunabilir.
Çünkü Türkiye’de son yirmi üç yılda yalnızca bir iktidar kurulmadı; aynı zamanda güçlü ve belirleyici bir siyasal dil de oluşturuldu. Bu dil, devleti yurttaşın önüne koyan, toplumsal sorunları güvenlik ekseninde yorumlayan, ülkenin geleceğini insanların yaşam koşullarından çok devletin gücü ve etkisi üzerinden tanımlayan bir anlayışa dayanıyordu. Zamanla bu yaklaşım yalnızca iktidarın dili olmaktan çıktı; siyasal alanın genel iklimini belirleyen baskın anlatıya dönüştü. Bugün bunun etkilerinin yalnızca iktidar çevrelerinde değil, muhalefetin önemli kesimlerinde de görüldüğünü söylemek mümkündür.
Kılıçdaroğlu’nun paylaşımında en sık yinelenen kavramlara bakıldığında karşımıza devlet, devlet belleği, devlet geleneği, devletin saygınlığı, kurucu irade ve devletin bölgesel gücü çıkmaktadır. Buna karşılık yurttaşın gündelik yaşamına ilişkin sorunlar neredeyse bütünüyle görünmez duruma gelmiştir. Oysa Türkiye’nin bugün karşı karşıya bulunduğu temel sorun dış siyasetten önce geçim sorunudur. Milyonlarca insan her geçen gün ağırlaşan ekonomik koşullar altında yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Emekliler yoksulluk sınırının çok altında gelirlerle ayakta kalma uğraşı verirken, gençler geleceklerini başka ülkelerde aramakta, işçiler ise giderek ağırlaşan çalışma koşullarına mahkûm edilmektedir. Kiralar ücretlerden daha hızlı yükselmekte, insanlar yalnızca yoksullaşmamak için değil, sıradan bir yaşamı sürdürebilmek için bile olağanüstü bir çaba göstermek zorunda kalmaktadır.
Buna karşın paylaşımda bu gerçekliklerin neredeyse hiçbirine yer verilmemektedir. Yurttaşın daralan yaşam alanları yerine devletin büyüklüğü konuşulmakta; sofradaki eksilen ekmek yerine haritalardaki etki alanları tartışılmaktadır. Geçim sıkıntısının yerini jeopolitik hesaplar almakta, insanların günlük yaşamını belirleyen sorunlar devletin bölgesel rolüne ilişkin söylemlerin gölgesinde kalmaktadır. Bu nedenle metin, toplumsal yaşamın içinden konuşan bir siyasal bakıştan çok, devleti merkeze yerleştiren geleneksel bir anlayışın ürünü gibi görünmektedir.
Bu noktada paylaşımda kurulan coğrafi tasavvur da ayrıca dikkat çekmektedir. “Orta Doğu’dan Kafkaslar’a, Asya’dan Avrupa’ya ve Altaylar’dan Tuna’ya” uzanan geniş bir etki alanından söz edilmektedir. Bu yaklaşım, son yıllarda iktidar çevrelerinde sıkça karşılaşılan tarihsel ve siyasal tasarımın farklı bir anlatımı gibidir. İnsanların yaşamları, emekleri, hakları ve özgürlükleri yerine devletlerin nüfuz alanları ve stratejik konumları konuşulmaktadır.
Oysa bir ülkenin büyüklüğü yalnızca haritalar üzerindeki etkisiyle ölçülemez. Bir ülkenin gerçek gücü, yurttaşlarının ne kadar güven içinde yaşadığıyla, ne ölçüde özgür olduğu ile, çocuklarının geleceğe ne kadar umutla bakabildiğiyle ve insanların emeklerinin karşılığını ne ölçüde alabildiğiyle ölçülür. Devletin güçlü olması ile toplumun güçlü olması aynı şey değildir. Tarih, güçlü devletlere sahip olduğu hâlde mutsuz ve yoksul toplumlarla dolu sayısız örnek sunmaktadır.
Paylaşımda dikkat çeken bir başka unsur ise kullanılan siyasal üsluptur. “Bu milletin özü”, “kurucu irade”, “yerli duruş” ve “şehitlerimizin kanıyla sulanmış coğrafyalar” gibi ifadeler, son yıllarda iktidar medyasında ve resmî söylemde sıkça karşılaşılan kavramları anımsatmaktadır. Elbette bu kavramlar farklı siyasal çevreler tarafından farklı anlamlarla kullanılabilir. Ancak burada önemli olan, iktidarı eleştiren bir metnin bile onun kurduğu dil evreninden bütünüyle kopamıyor oluşudur. Sorun yalnızca kullanılan sözcüklerde değil, bu sözcüklerin taşıdığı siyasal bakışta yatmaktadır.
Aslında Türkiye siyasetinin en önemli açmazlarından biri de tam burada ortaya çıkmaktadır. İktidara karşı çıkan birçok kişi ve hareket, zamanla iktidarın kurduğu dilin içine çekilmekte; ona karşı çıkarken bile onun kavramlarıyla düşünmeye ve konuşmaya başlamaktadır. Böylece tartışmanın sınırları değişmemekte, yalnızca tartışmayı yürüten kişiler değişmektedir. İktidarın çizdiği siyasal çerçeve sorgulanmadığında, muhalefet de çoğu zaman aynı zeminde hareket etmekte ve farkında olmadan aynı anlayışın yeniden üretilmesine katkıda bulunmaktadır.
Bu nedenle bugün üzerinde düşünülmesi gereken soru yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu’nun ne söylediği değildir. Asıl soru, neden birbirinden farklı görünen siyasal aktörlerin giderek aynı kavramlarla konuşmaya başladığıdır. Neden devlet sürekli büyürken yurttaş küçülmektedir? Neden haritalar genişlerken sofralar daralmaktadır? Neden dış siyaset konuşulurken emek görünmez duruma gelmektedir? Neden devletin saygınlığı üzerine uzun uzun tartışılırken yurttaşın onuru daha az anımsanmaktadır?
Belki de Türkiye siyasetinin içine sıkıştığı temel çıkmaz tam burada yatmaktadır. Çünkü iktidar değişse bile dil değişmediğinde, gerçekte yalnızca sözcüklerin sahibi değişmiş olur. Devlet merkezli anlayış sorgulanmadığında yurttaş yine arka planda kalır; güç yine insanın önüne geçer; haritalar yine hayatların önüne konur. O zaman siyaset, toplumun sorunlarını çözmenin aracı olmaktan çıkar ve aynı öyküyü farklı seslerle anlatan bir yineleme düzeneğine dönüşür. Türkiye’nin bugün gereksindiği şey ise yalnızca yeni aktörler değil, insanı yeniden siyasetin merkezine yerleştirecek yeni bir siyasal dildir.
- Kılıldaroğlu’ndan İktidarın Diliyle Muhalefet Etme Denemesi - 18 Haziran 2026
- Unutulan İl Başkanının Gölgesinde Bir Parti Hafızası - 17 Haziran 2026
- O Duvar, Duvarlarınız Sevgiyi Tutamaz - 17 Haziran 2026



















