back to top
Ana Sayfa Yorum Bir Partinin Gerçek Sahibi Kimdir?

Bir Partinin Gerçek Sahibi Kimdir?

Demokrasi çoğu zaman sandıkla anlatılır. Yurttaş oy verir, yöneticiler değişir, partiler iktidara gelir ya da muhalefette kalır. Oysa sandık, demokrasinin yalnızca görünen yüzüdür. Asıl demokrasi; insanların ortak hayat üzerine söz söyleyebildiği, alınan kararları etkileyebildiği ve kendilerini yönetenlerden hesap sorabildiği ilişkilerde yaşar.

Bu nedenle bir ülkenin demokratik olup olmadığını anlamak için yalnızca seçimlere değil, siyasi partilerin kendi içindeki düzene de bakmak gerekir. Kararları kim alıyor? Adayları kim belirliyor? Parti parasını nereden buluyor? Üyeler gerçekten söz sahibi mi, yoksa yalnızca seçim zamanı hatırlanan bir kalabalık mı?

Bir parti ülkeye demokrasi vaat ediyor, fakat kendi içinde eleştiriyi bastırıyorsa, gelecekte kurmak istediği düzenin küçük bir örneğini bugünden gösteriyor demektir. Üyelerini karar süreçlerinden uzak tutan, bütün siyasal varlığını bir liderin kişiliğinde toplayan bir yapının demokrasi sözü, daha başlangıçta kendi iç çelişkisine yenilir.

Çünkü demokrasi yarın uygulanacak bir program değil, bugün kurulması gereken bir ilişkidir.

Son yıllarda yeni partilerin kuruluşuna ve eski partilerden kopuşlara sıkça tanık oluyoruz. Her yeni isim, toplumda kısa süreli de olsa bir umut yaratıyor. Fakat siyasette yenilik, yalnızca tabelayı değiştirmekle başlamaz. Eski hiyerarşiler, eski aday belirleme yöntemleri, eski finansman ilişkileri ve eski liderlik anlayışları korunuyorsa, yeni kurulan parti eski düzenin başka bir odasına dönüşür.

Bir partinin gerçek yeniliği adında değil, gücü nasıl paylaştığında ortaya çıkar.

Türkiye’de siyasi partiler uzun zamandır liderler üzerinden konuşuluyor. Programdan önce genel başkanın adı, örgütten önce yüzü, kadrolardan önce konuşmaları tartışılıyor. Başarı lidere yazılırken, başarısızlık çoğu zaman alt kadroların ve üyelerin yetersizliğine yükleniyor. Böylece parti, giderek tek bir kişinin siyasal bedenine dönüşüyor.

Lider merkezli yapılarda üyeler, siyasetin kurucu öznesi olmaktan çıkar. Onlardan karar vermeleri değil, alınan kararları savunmaları beklenir. Adaylar belirlenirken kapının dışında bırakılan üyeler, seçim başladığında afiş asmak, miting alanlarını doldurmak ve sandık başında beklemek üzere göreve çağrılır.

Bu ilişkide üye, partinin sahibi değil, ihtiyaç duyulduğunda harekete geçirilen bir insan kaynağıdır.

Oysa siyasi parti bir liderin çevresinde toplanmış taraftarlar topluluğu değildir. Farklı toplumsal talepleri ortak bir düşüncede buluşturan, insanlara siyasal sorumluluk kazandıran ve ülkenin geleceğine ilişkin ortak irade üreten bir örgüttür.

Elbette partilerin yöneticilere ve sözcülere ihtiyacı vardır. Fakat parti başkanı, partinin sahibi değil, belirli bir süre için görevlendirilmiş yöneticisi olmalıdır. Gerçek liderlik, başkalarının sesini bastırarak güçlenmek değil, onların söz söyleme gücünü artırmaktır. İyi yönetici kendisini vazgeçilmez kılan değil, kendisine karşı da itiraz edilebilecek kurumlar kurabilen kişidir.

Çünkü siyasal güç yalnızca kötü niyetli insanları değiştirmez. İyi niyetle yola çıkanları da zamanla kendi ayrıcalıklarına inandırabilir. Başlangıçta geçici olduğu söylenen yetkiler, bir süre sonra doğal hak gibi görülmeye başlanır. Bu nedenle demokratik bir parti, kişilerin erdemine değil, denetlenmeyen güce duyulan haklı kuşkuya dayanmalıdır.

Türkiye’de partiler çoğunlukla yukarıdan aşağıya örgütleniyor. Genel merkez karar veriyor, il ve ilçe örgütleri uyguluyor, üyeler sahada çalışıyor. Partinin en ağır yükünü taşıyanlar, kararlar üzerinde en az etkiye sahip oluyor.

Sürekli kendisine verilen görevleri yerine getiren, fakat karar süreçlerine katılamayan insan, bir süre sonra düşünmeyi değil talimat beklemeyi öğrenir. Siyaset, ortak hayatı kurma uğraşı olmaktan çıkarak yukarıdan gelen çağrılara cevap verme alışkanlığına dönüşür.

Demokratik bir parti bu piramidi tersine çevirebilmelidir. Örgütlenme mahalleden, köyden, iş yerinden, okuldan ve hayatın gerçek ilişkilerinden başlamalıdır. Politika, genel merkezde hazırlanıp aşağıya gönderilen bir metin değil, toplumun deneyimlerinden süzülerek yukarıya taşınan ortak bir söz olmalıdır.

Merkez, toplumun yerine düşünen bir akıl değil, toplumdaki dağınık bilgiyi ve talepleri bir araya getiren bağ olmalıdır.

Yöneticilik kalıcı bir ayrıcalığa dönüşmemeli; görev süreleri sınırlandırılmalı, adaylar yalnızca merkez tarafından belirlenmemeli ve yöneticiler düzenli olarak üyelere hesap vermelidir. Eleştiri, partiye karşı işlenmiş bir suç gibi değil, örgütün kendisini yenileme olanağı olarak görülmelidir.

Kendi üyelerine söz hakkı tanımayanların, ülkenin yurttaşlarına söz hakkı tanıyacağına inanmak kolay değildir. Çünkü her parti, kendi içinde kurduğu düzenle gelecekte nasıl bir ülke istediğini de gösterir.

Demokratik bir parti yalnızca üyelerine değil, henüz üye olmayan yurttaşların katkısına da açık olmalıdır. İnsanlar bir partinin bütün düşüncelerine katılmadan eğitim, sağlık, tarım, çalışma hayatı, çevre ya da kent politikaları üzerine bilgi ve deneyim sunabilir.

Bir öğretmen eğitim üzerine konuşmak için önce parti rozeti takmak zorunda kalmamalıdır. Bir işçi çalışma hayatı, bir çiftçi tarım, bir sağlık çalışanı sağlık sistemi hakkında söz söylediğinde karşısında kapalı kapılar değil, açık çalışma alanları bulmalıdır.

Parti, insanlara “Önce bize katıl, sonra konuş” demek yerine, “Gelin, birlikte düşünelim” diyebilmelidir. Çünkü kendi düşüncesine güvenen bir hareket, dışarıdan gelen sözden korkmaz. Kapalı örgütler itaat üretebilir; fakat hayatla bağlarını zamanla kaybeder.

Bir partinin demokratik niteliği, parasını nereden bulduğunda da görünür. Çünkü para siyasetin dışından gelen tarafsız bir araç değildir. Bir örgütün maddi varlığı birkaç büyük kaynağa dayanıyorsa, siyasal kararları da zamanla bu kaynakların gölgesine girebilir.

Hazine yardımı meşru bir kaynak olabilir; fakat parti bütün yaşamını devlet bütçesinden aldığı paraya dayandırdığında üyeleriyle arasındaki bağ zayıflar. Parti, toplumun içinde yaşayan bir örgüt olmaktan çıkarak seçim sonuçlarına göre bütçeden pay alan profesyonel bir kuruma dönüşebilir.

Aidat yalnızca kasaya giren para değildir. Üyenin partiyle kurduğu ilişkinin, sorumluluk ve aidiyet duygusunun somut ifadesidir. İnsan emek ve katkı sunduğu yapıyı daha fazla sahiplenir, kaynakların nasıl kullanıldığını sorar ve yöneticilerden hesap ister.

Ancak aidatlar insanların gelir durumuna göre düzenlenmelidir. İşsiz bir gençle yüksek gelirli bir yöneticiden aynı miktarın istenmesi eşitlik değil, toplumdaki adaletsizliğin parti içinde yeniden üretilmesidir.

Demokratik bir parti az sayıda büyük bağışçıya değil, çok sayıda küçük katkıya dayanmalıdır. Büyük bağışlara sınır getirilmeli, bütün gelirler ve harcamalar açıkça yayımlanmalıdır. Bir kişinin verdiği büyük para, ona görünmez bir siyasal yetki kazandırmamalıdır.

Çünkü bir örgütün parasını kim veriyorsa, o örgütün kime hesap vereceği sorusu da orada başlar.

Siyasi partilerin bir başka sorunu da siyaseti ömür boyu sürdürülen bir mesleğe dönüştürmeleridir. Aynı kişiler bir makamdan diğerine geçerken, parti zamanla toplumun ortak aracı olmaktan çıkar ve siyasal kariyerlerin planlandığı kapalı bir dünyaya dönüşür.

Milletvekilliği, belediye başkanlığı ve parti yöneticiliği kalıcı bir geçim ve statü alanı olmamalıdır. İşçiler, çiftçiler, öğretmenler, sağlık emekçileri, kadınlar ve gençler siyasetin yalnızca seçmeni değil, gerçek karar vericileri de olabilmelidir.

Yenilenme yalnızca yaşla ilgili değildir. Eski hiyerarşileri ve kariyer hesaplarını sürdüren genç kadrolar da eski siyasetin temsilcisi olabilir. Yenilik nüfus kâğıdında değil, iktidarla kurulan ilişkide ortaya çıkar.

Bir partinin programı da kapalı odalarda hazırlanmış doğru cümlelerin toplamı olmamalıdır. Programın değeri yalnızca ne söylediğiyle değil, nasıl ve kimlerle üretildiğiyle ölçülür. Çünkü hayatı yaşayanlar, hayat hakkında karar verenlerden çoğu zaman daha fazla bilgiye sahiptir.

Çiftçi tarım politikasının sonucunu toprağında, işçi çalışma düzeninin gerçekliğini bedeninde, kadın görünmeyen eşitsizliği gündelik hayatında, genç ise geleceğin nasıl daraldığını kapanan kapılarda görür.

Bu bilgi yalnızca dinlenmemeli, karara dönüşmelidir. Dinlenen fakat yetki verilmeyen toplum, siyasetin öznesi değil, araştırma konusu olarak kalır.

Türkiye’nin yeni kurtarıcılara değil, insanları güçlendiren demokratik kurumlara ihtiyacı vardır. Toplumların kaderi olağanüstü kişilerin omuzlarına bırakıldığında, halk kendi ortak gücünü unutur.

Yeni bir parti kurmak hukuki bir işlemdir. Yeni bir siyaset kurmak ise uzun, zahmetli ve sabır isteyen toplumsal bir mücadeledir.

Bir siyasi partinin gerçek sahibi genel başkanı, milletvekilleri ya da yöneticileri değildir. Onu düşüncesiyle, emeğiyle ve küçük katkılarıyla ayakta tutan; gerektiğinde eleştiren ve hesap soran insanlardır.

Demokratik bir ülkede parti, halkın adına konuşan bir makam değil, halkın kendi sözünü kurabildiği ortak bir ev olmalıdır.

Çünkü siyasette gerçek yenilik, gücün yalnızca el değiştirmesi değil, paylaşılabilir hâle gelmesidir.