Siyasette bazen söylenenler kadar söylenmeyenler de önemlidir. Hatta kimi zaman sessizlik, en uzun konuşmadan daha yüksek ses çıkarır. Çankaya Belediye Başkanı Hüseyin Can Güner’in gözaltına alınmasının ardından CHP’nin mutlak butlan kararı sonrasında oluşan yeni yönetimine yakın isimlerin peş peşe yaptığı açıklamalar tam da böyle bir tabloyu ortaya koyuyor. Cümleler kuruluyor, ancak hiçbir cümle doğrudan siyasi sahiplenme içermiyor. “Hukuk devleti”, “şeffaflık”, “sürecin takipçisi olacağız” gibi herkesin altına imza atabileceği ifadeler tercih edilirken, ortada yaşanan olayın siyasal bağlamına ilişkin tek bir net değerlendirme yapılmıyor.
Oysa Türkiye’de tartışma konusu olan yalnızca tek tek soruşturmalar değildir. Yıllardır hukuk sisteminin bağımsızlığı, yargının tarafsızlığı, uzun tutukluluk uygulamaları, gizli tanık beyanlarının delil niteliği, sabaha karşı gerçekleştirilen gözaltılar ve soruşturmaların medya üzerinden yürütülmesi tartışılıyor. Bu tartışmalar yalnızca muhalefetin değil, ulusal ve uluslararası hukuk çevrelerinin, insan hakları kuruluşlarının ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının da konusu oldu. Böyle bir ülkede “hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde süreci takip ediyoruz” demek, yaşanan yapısal sorunu görmezden gelen bir söylem olarak okunmaya da açıktır.
Daha çarpıcı olan ise zamanlamadır. Aynı siyasi çevreler, geçmişte CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar karşısında çok daha sert siyasal dil kullanırken bugün son derece steril ve bürokratik bir üslubu tercih ediyor. Bu değişimin tesadüf olduğunu söylemek güçtür. Siyasi dil, çoğu zaman yalnızca sözcüklerden değil, kurulan mesafeden de anlaşılır. Bugün kurulan mesafe, gözaltına alınan belediye başkanına değil, iktidara karşı kurulmuş gibidir.
Açıklamalarda en dikkat çeken ifade ise “Hiç kimse hukukun üstünde değildir” cümlesidir. Kuşkusuz bu, demokratik hukuk devletinin temel ilkesidir. Ancak bu ilkenin hemen ardından, Türkiye’de hukukun gerçekten evrensel hukuk devleti ilkelerine uygun işleyip işlemediğine dair tek kelime edilmemesi ciddi bir çelişki yaratmaktadır. Çünkü bugün tartışılan mesele, kişilerin hukukun üstünde olup olmaması değil; hukukun siyasal iktidardan bağımsız işleyip işlemediğidir. Bu temel soruya değinmeden yapılan hukuk devleti vurgusu, içi boşaltılmış bir kavram tekrarına dönüşmektedir.
Türkiye’de son yıllarda yaşanan sayısız soruşturma ve dava, kamuoyunda yalnızca hukuki süreçler olarak değerlendirilmedi. Seçilmiş belediye başkanlarının sabah operasyonlarıyla gözaltına alınması, ifadeye çağrılabilecek isimlerin kameralar önünde teşhir edilmesi, soruşturma görüntülerinin iktidara yakın medya organlarında eş zamanlı yayımlanması ve uzun süre iddianame hazırlanmadan devam eden tutukluluklar, hukuk ile siyaset arasındaki sınırın giderek silikleştiği yönünde güçlü tartışmalar yarattı. Böyle bir atmosferde hukuk devletinden söz etmek, ancak bu gerçekliği de dile getirmekle anlam kazanabilir. Aksi halde kavram, yaşanan pratiği açıklayan değil, üzerini örten bir perdeye dönüşür.
Bu nedenle yapılan açıklamalar, hukuki ilkeleri savunmaktan çok siyasi sorumluluktan kaçınma çabası izlenimi vermektedir. Bir belediye başkanı gözaltına alınırken, onu seçen yüz binlerce yurttaşın iradesine ilişkin tek cümle kurulmadan yalnızca “süreci takip ediyoruz” demek, siyasetin en temel refleksi olan dayanışmayı göstermemektir. Üstelik bunu yaparken hukuk devletine atıf yapmak, yıllardır hukuk devletinin aşındığını söyleyen milyonlarca yurttaşın hafızasını yok saymaktır.
Belki de bu açıklamaların en dikkat çekici yönü tam da budur: Hiçbir risk almıyorlar. İktidarı doğrudan eleştirmiyorlar. Yargının siyasal baskı altında olup olmadığına ilişkin görüş bildirmiyorlar. Operasyonun yöntemine ilişkin tek bir itiraz yükseltmiyorlar. Belediye başkanına güçlü bir siyasi destek vermiyorlar. Ama açıklama yapılmış oluyor. Böylece hem sessiz kalınmamış oluyor hem de hiçbir siyasal bedel üstlenilmemiş oluyor.
Oysa siyaset, tam da bedel alma sanatıdır. Güçlü dönemlerde değil, baskı dönemlerinde gösterilen dayanışma gerçek siyasal karakteri ortaya koyar. Bugün kullanılan bu steril dil, hukuku savunan bir dil olmaktan çok, kimseyi rahatsız etmemeye özen gösteren bir bürokratik metin görüntüsü vermektedir. Ne iktidarı rahatsız ediyor ne yargının uygulamalarını sorguluyor ne de gözaltına alınan kendi belediye başkanına güçlü bir sahiplenme sergiliyor.
Sonuçta geriye şu soru kalıyor: Eğer Türkiye’de gerçekten hukuk devleti ilkelerinin eksiksiz işlediğine inanılıyor olsaydı, zaten bu kadar çok belediye başkanı, gazeteci, siyasetçi ve seçilmiş yönetici hakkında yürütülen tartışmalı soruşturmalar yıllardır ülkenin gündemini oluşturur muydu? Bu soruya cevap vermeden yapılan her “hukuk devleti” vurgusu, ilkeyi savunmaktan çok siyasi sorumluluğu ertelemenin bir yolu olarak kalmaya mahkûmdur.



















