back to top
Ana Sayfa Haberler Korkunun Gölgesinde Kurulan Siyaset

Korkunun Gölgesinde Kurulan Siyaset

Bazı çağlar vardır; kendilerini ilk önce yasalarla, seçimlerle ya da meydanlarda atılan sloganlarla değil, insanların sesindeki titreyişle ele verirler. Bir ülkenin ruhu yavaş yavaş kararmaya başladığında, bu kararma önce konuşma biçimlerine çöker. Kahvehanelerde yarım bırakılan cümlelere, ansızın kesilen suskunluklara, çevreye bakındıktan sonra fısıltıyla söylenen sözlere yerleşir. İnsanlar artık düşüncelerini açıkça dillendirmek yerine, sözcüklerini tartarak konuşuyorsa; her cümlenin kıyısında görünmez bir korku dolaşıyorsa, orada yalnızca siyasal bir gerilim değil, daha derin bir çözülme başlamış demektir. Çünkü korku yalnızca insanın içine kapanmaz; zamanla kurumların diline siner, hukukun yüzünü değiştirir, devletin davranışlarını sertleştirir. Bir süre sonra toplum, görünürde aynı toplumdur belki ama artık başka türlü nefes alıp vermeye başlamıştır.

Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak budur.

Artık mesele bir belediye başkanının hangi partiye geçtiği değildir. Çünkü tek tek isimler değişse de sahne aynı kalıyor. Dün Özlem Çerçioğlu hakkında konuşulanlar, bugün Burcu Köksal etrafında dönüyor; yarın başka bir muhalif belediye başkanı aynı söylentilerin merkezine yerleşecek. İsimler değişiyor ama hikâye değişmiyor. Toplum da bunun farkında. Bu yüzden artık kimse yaşananları yalnızca “siyasi tercih” olarak okumuyor. İnsanlar, görünürde bireysel karar gibi duran hareketlerin arkasında daha büyük bir düzenek bulunduğunu hissediyor.

Bir zamanlar siyaset, en azından görünüşte, fikirler arasındaki mücadeleydi. Partiler toplum için farklı gelecek tasarıları sunar, seçmen bunlardan birini tercih ederdi. Şimdi ise siyasetin dili giderek başka bir yere kayıyor: dosyalara, soruşturmalara, medya kampanyalarına, ekonomik kuşatmalara, yargısal işaretlere…

İktidarın elindeki devlet aygıtı büyüdükçe, siyaset de giderek hukuki değil yönetsel bir disiplin mekanizmasına dönüşüyor. Burada önemli olan yalnızca kimin suçlu olduğu değil; suçlama ihtimalinin kendisi. Çünkü modern iktidar bazen cezalandırarak değil, cezalandırabilme kapasitesini sürekli hissettirerek işler. İnsanları hücreye atmadan önce zihinlerini kuşatır. Dosya açılmadan önce korku açılır.

Bu yüzden bugün Türkiye’de yaşanan tabloyu yalnızca “parti değiştirme” başlığı altında okumak yüzeyde kalır. Asıl mesele, devlet gücünün siyasal sadakat üretme aracına dönüşmesidir.

Ve belki daha da önemlisi, bunun giderek sıradanlaşmasıdır.

Çünkü toplum uzun süre aynı manzaraya bakarsa, bir noktadan sonra olağanüstü olanı olağan sanmaya başlar. Bir belediye başkanına soruşturma açılması, ardından iktidarla yakınlaştığına dair iddiaların çıkması, sonra medya dilinin bir anda değişmesi… Bunlar tekrar ettikçe şaşkınlık azalıyor. İnsan zihni sürekli korkuyla yaşayamaz; bir süre sonra korkuyu gündelik hayatın doğal parçası gibi kabul eder. İşte çürüme tam burada başlar.

Oysa hukuk dediğimiz şey tam da bu keyfîliği sınırlamak için vardır. Eğer bir ülkede yargı gerçekten bağımsızsa, siyasi sadakat suçun niteliğini değiştirmez. Bir insan dün “tehlikeli”, bugün “makbul” ilan ediliyorsa, orada hukukun terazisi değil, siyasal ihtiyaçların terazisi çalışıyor demektir.

Bu durum yalnızca muhalefet açısından değil, devletin kendisi açısından da büyük bir kırılmadır. Çünkü hukuk araçsallaştığında devlet artık ortak bir kamusal düzen olmaktan çıkar; güç ilişkilerinin yönetim aygıtına dönüşür. Böyle rejimlerde yurttaşlık bağı zayıflar. İnsanlar devlete güvenmez, yalnızca devlete yakın olmaya çalışır. Hak aramak yerine korunacak ilişkiler edinmeye yönelir. Toplum yavaş yavaş yurttaşlardan değil, korunmaya çalışan bireylerden oluşan kırılgan bir kalabalığa dönüşür.

Belki de en ağır yıkım burada yaşanır.

Çünkü korku yalnızca muhalifleri değiştirmez; iktidarı da dönüştürür. Sürekli tehdit algısıyla çalışan her siyasal yapı zamanla kendi içine kapanır. Sadakat, liyakatin önüne geçer. Yakınlık, hukukun yerini alır. Devlet mekanizması kamusal akıl üzerinden değil, siyasal bağlılık üzerinden işlemeye başlar. Böylece kurumlar görünürde ayakta kalsa da içten içe boşalır.

Tarih bunun örnekleriyle doludur. Gücün hukuku belirlediği her yerde önce muhalefet zayıflamış, ardından devletin kendisi çözülmeye başlamıştır. Çünkü hukuk, yalnızca muhalifi koruyan bir mekanizma değildir; iktidarın da sınırıdır. O sınır ortadan kalktığında geriye yalnızca güç mücadeleleri kalır.

Ve güç, doğası gereği, asla doymayan bir şeydir.

Belki bu yüzden bugün Türkiye’de yaşananları yalnızca güncel siyasi polemikler olarak okumak eksik kalıyor. Bu mesele, çok daha derin bir yerde duruyor: Devletin toplumla kurduğu ilişkinin niteliğinde. Yurttaşın sandıkta verdiği oyun gerçekten belirleyici olup olmadığı meselesinde. Seçilmişlerin hukuki güvence altında yaşayıp yaşamadığında. İnsanların siyasal tercihlerini korkmadan yapıp yapamadığında.

Çünkü demokrasi yalnızca seçim değildir. Demokrasi, seçimden sonra kaybedenin de yaşayabileceği güvencesidir. Muhalefetin yalnızca var olmasına değil, korkmadan siyaset yapabilmesine izin veren düzendir. Eğer insanlar bir gün iktidarla ters düştüklerinde yalnızlaşacaklarını, soruşturulacaklarını, ekonomik olarak kuşatılacaklarını düşünüyorsa, orada sandık hâlâ kuruluyor olabilir; ama demokratik güven duygusu çözülmeye başlamıştır.

Bazen bir ülkenin kaderi büyük darbelerle değil, küçük kabullenişlerle değişir. İnsanların “zaten böyle oluyor” demeye başladığı anlarda… Hukuksuzluğun haber değeri taşımadığı zamanlarda… Korkunun gündelikleştiği dönemlerde…

Çünkü en tehlikeli rejimler yalnızca baskıyla ayakta duranlar değildir. En tehlikeli olanlar, toplumun baskıyı hayatın doğal akışı gibi kabul etmeye başladığı rejimlerdir.