Bir insan milyonların arasında nasıl olur da kimsenin fark etmediği bir yalnızlığın içine düşer? Karl Marx’ın yaklaşık iki yüzyıl önce intihar üzerine yazdığı satırlar, bugün hâlâ önümüzde duran en ağır toplumsal sorulardan birini hatırlatıyor: İnsanları yaşarken göremeyen bir toplum, onları öldükten sonra neden yalnızca kendileri üzerinden yargılar?
Karl Marx’ın intihar üzerine yazdıkları, bugün sosyal medyada dolaşan birkaç çarpıcı cümleden ibaret değil. Marx, 1845 sonlarında Jacques Peuchet’nin anı ve gözlemlerinden hareketle “İntihar Üzerine” başlıklı bir metin kaleme aldı ve bu çalışma 1846’da yayımlandı. Peuchet, Paris polis yönetiminde görev yapmış ve intihar vakaları üzerine gözlemlerini aktarmıştı. Marx ise bu vakaları yalnızca bireysel trajediler olarak ele almak yerine, insanı çaresizliğe ve yalnızlığa sürükleyen toplumsal ilişkilerin içine yerleştirdi.
Metnin bugün en çok hatırlanan bölümlerinden biri de tam burada anlam kazanıyor: “İntihar birilerini suçluyorsa, geride kalanları suçlar.” Ardından daha ağır bir soru gelir: İnsan milyonların ortasında en derin yalnızlığı yaşayabiliyor ve kimse farkına varmadan dayanılmaz bir kendini öldürme arzusuyla kahrolabiliyorsa, nasıl bir toplumda yaşıyoruz?
Marx’ın sorusu aslında intihar eden insanın ölümünden çok, o insanın ölümüne kadar geçen hayatına bakmamızı istiyor.
Çünkü ölümden sonra herkesin söyleyecek bir sözü vardır.
“Niçin yaptı?”
“Biraz daha dayanamaz mıydı?”
“Ailesini düşünmedi mi?”
“Yardım istemeliydi.”
İnsan öldükten sonra kurulan bu cümlelerin çoğu, yaşayan insanın yanında neden kimsenin bulunmadığını açıklamaz.
Asıl soru budur.
İnsan neden o kadar yalnız kaldı?
Neden çevresindeki insanlar onun sessizliğini duymadı?
Neden yüzündeki değişiklik, konuşmalarındaki eksilme, hayattan çekilişi, giderek küçülen dünyası kimsenin dikkatini çekmedi?
Belki de modern toplumun en büyük çelişkilerinden biri burada başlıyor. İnsanlar tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar birbirine bağlı. Telefonlar elimizde, sosyal medya hayatımızın ortasında, dünyanın herhangi bir yerindeki insana saniyeler içinde ulaşabiliyoruz. Fakat bütün bu iletişim imkânları, insanın gerçekten görülmesini garanti etmiyor.
Bir insanın yüzlerce arkadaşı olabilir.
Binlerce takipçisi olabilir.
Her gün onlarca insanla konuşabilir.
Ama bütün bunların içinde tek bir kişiye bile gerçekten kendisini anlatamıyorsa, kalabalığın ortasında yapayalnız olabilir.
Çünkü iletişim başka şeydir, temas başka.
Birine “Nasılsın?” demek başka, gerçekten nasıl olduğunu merak etmek başka.
Birinin paylaşımını beğenmek başka, onun hayatında olup biteni fark etmek başka.
Yanında bulunmak başka, yanında durmak başka.
Marx’ın yaklaşık iki yüzyıl önce tarif ettiği “milyonların ortasında en derin yalnızlık” bugün bu nedenle hâlâ yabancı gelmiyor. İnsan sayısının arttığı, iletişim araçlarının çoğaldığı, şehirlerin büyüdüğü, kalabalıkların hiç olmadığı kadar yoğunlaştığı bir dünyada yalnızlık da büyüyebiliyor.
Çünkü insan yalnızca kalabalığa değil, bağa ihtiyaç duyuyor.
İnsanı yalnızlaştıran şey her zaman yoksulluk değildir. Ama yoksulluk, işsizlik, borç, güvencesizlik, ağır çalışma koşulları ve geleceksizlik bu yalnızlığı derinleştirebilir. Bunun yanında aile içindeki baskı, şiddet, değersizleştirme, otorite ilişkileri, dışlanma ve insanın kendisini hiçbir yere ait hissedememesi de yaşamı giderek daraltabilir.
Marx’ın Peuchet üzerinden aktardığı vakalarda ekonomik koşullar kadar aile ilişkileri ve özel hayat içerisindeki baskıların da önemli bir yer tuttuğu görülür. Marx’ın dikkatini çeken nokta tam da budur: İnsan, yalnızca dışarıdaki ekonomik düzen tarafından değil, en yakınındaki ilişkiler tarafından da kuşatılabilir.
Bu yüzden intiharı yalnızca bireyin içine kapatmak, hikâyenin büyük bölümünü dışarıda bırakmaktır.
Bir insanın ölümünü yalnızca onun kişisel hikâyesi olarak okumak, o insanın yaşadığı toplumla arasındaki bütün bağları koparmaktır.
Oysa insan toplumsal bir varlıktır.
Acısı da yalnız değildir.
Yalnızlığı da yalnız değildir.
Korkusu, çaresizliği, öfkesi, umutsuzluğu ve hayata tutunma çabası da içinde yaşadığı ilişkilerden bağımsız değildir.
Bir toplumun gerçek yüzü, en güçlülerinin ne kadar güçlü olduğu kadar, en kırılganlarının ne kadar yalnız bırakıldığıyla da ortaya çıkar.
Aynı apartmanda yıllarca yaşayıp birbirinin adını bilmeyen insanlar, aynı işyerinde omuz omuza çalışıp birbirinin hayatından habersiz çalışanlar, aynı aile içinde oturup birbirlerinin acısını konuşamayanlar, aynı şehirde milyonlarca insanla birlikte yaşayıp kendisini kimseye ait hissedemeyenler…
Bütün bunlar bize kalabalıkla toplum arasındaki farkı gösteriyor.
Kalabalık, insanların yan yana bulunmasıdır.
Toplum ise insanların birbirlerinin hayatına dokunabilmesidir.
İnsanların yalnızca aynı sokakları paylaşması değil, birbirlerinin varlığını önemsemesidir.
Belki de Marx’ın Rousseau’ya gönderme yaparak kullandığı o sert “çöl” benzetmesi burada anlam kazanıyor. İnsanların milyonlar halinde bir arada yaşadığı ama birbirlerinin acılarına karşı görünmezleştiği bir düzen, fiziksel olarak kalabalık olsa da toplumsal olarak çoraklaşabilir.
Ve bugün bize düşen soru hâlâ aynı:
Bir insan öldükten sonra neden “neden yaptı?” diye soruyoruz da, yaşarken “neden bu kadar yalnız kaldı?” diye sormuyoruz?
Neden insanın ölümünden sonra gösterdiğimiz ilgiyi, hayattayken göstermiyoruz?
Neden sessizliğini bir türlü duymadığımız insanın ardından uzun uzun konuşuyoruz?
Belki de mesele yalnızca bir insanın neden öldüğü değildir.
Mesele, o insan yaşarken nasıl bir hayatın içinde olduğudur.
Kimsenin fark etmediği bir yalnızlık nasıl büyüdü?
Hangi ilişkiler koptu?
Hangi kapılar kapandı?
Hangi sözler içeride kaldı?
Hangi acılar “geçer” denilerek ertelendi?
Ve en önemlisi, insan daha hayattayken ona “buradayım” diyebilecek biri neden yoktu?
Marx’ın metninin aradan geçen bunca zamana rağmen hâlâ rahatsız edici olmasının nedeni belki de budur. Çünkü o metin ölümü değil, yaşamı sorguluyor.
İnsanın neden öldüğünü anlamaya çalışmadan önce, nasıl yaşadığını sormamızı istiyor.
Çünkü bir insanın ölümünden sonra onun hayatını yargılamak kolaydır.
Zor olan, henüz hayattayken onu görebilmektir.
Zor olan, kalabalığın içinde kaybolan bir insanın sessizliğini fark etmektir.
Zor olan, milyonların arasında yalnız kalan bir insana gerçekten “yalnız değilsin” diyebilecek bir toplum kurmaktır.
Belki de toplum olmanın gerçek ölçüsü tam burada başlar.
İnsanları öldükten sonra hatırlamakta değil, yaşarken birbirlerini kaybetmelerine izin vermemekte.












