Türkiye siyasetinde kavramlar hiçbir zaman yalnızca kavram değildir. Her kavram, ait olduğu tarihsel bağlamla, temsil ettiği sınıfsal yönelimle ve kurduğu siyasal ilişkiyle anlam kazanır. Bu nedenle bugün “yurtseverlik”, “emperyalizm”, “kamuculuk”, “Cumhuriyet”, “ulus devlet” ya da “yeni düzen” gibi kavramları art arda sıralamak, tek başına bir siyasal aidiyetin kanıtı değildir. Asıl belirleyici olan, bu kavramların hangi tarihsel gerçekliği açıklamak için kullanıldığı ve kimi görünür, kimi görünmez kıldığıdır. Ali Haydar Fırat’ın “Yeni Dönem, Yeni Düzen, Yeni CHP” başlıklı metni de tam bu nedenle dikkat çekicidir. Çünkü ilk bakışta Cumhuriyetçi ve sol bir retoriğin üzerine inşa edilmiş gibi görünse de, metnin bütününe hâkim olan siyasal eksen, Türkiye’nin bugün yaşadığı temel çelişkileri açıklamak yerine onları perdeleyen bir işleve sahip görünmektedir.
Yazının en temel iddiası, CHP’nin kimlik siyaseti ve liberal yönelim nedeniyle tarihsel rotasından uzaklaştığı, yeniden “yurtsever” bir hatta dönmesi gerektiğidir. İlk bakışta bu tespit kulağa tanıdık gelebilir. Ancak metnin dikkat çekici yanı, Türkiye’nin içinden geçtiği siyasal rejimi neredeyse bütünüyle tartışmanın dışına itmesidir. Bugün belediye başkanlarının peş peşe tutuklandığı, seçilmiş siyasetçilerin görevden uzaklaştırıldığı, iddianamelerin aylarca hazırlanmadığı, gazetecilerin, akademisyenlerin ve muhalif siyasetçilerin yargı baskısıyla karşı karşıya kaldığı bir dönemde yazılan bir metinde, bu tabloya ilişkin neredeyse tek cümlelik yapısal bir değerlendirme bulunmaması tesadüf değildir. Çünkü metin, siyasal çatışmanın merkezini iktidarın uygulamalarından alıp muhalefetin ideolojik tercihine taşımaktadır. Böylece bugünün temel meselesi olarak otoriterleşme değil, CHP’nin geçmişte yaptığı siyasal tercihler gösterilmektedir.
Tam da bu noktada yazının, son yıllarda iktidar çevresinde geliştirilen yeni siyasal söylemle kurduğu paralellik görünür hale gelmektedir. Uzun süredir Cumhurbaşkanlığı çevresinde üretilen “Batı’nın kavramları Türkiye’yi açıklayamaz”, “yeni dünya kuruluyor”, “devlet yeniden inşa ediliyor”, “yerli ve milli paradigma” gibi tezlerle Ali Haydar Fırat’ın metni arasında yalnızca kelime benzerliği yoktur; ortak bir siyasal zemin bulunmaktadır. Her iki yaklaşım da demokrasi, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı ve ifade özgürlüğü gibi başlıkları ikincil, hatta tali meseleler olarak görürken; tartışmayı devletin yeniden konumlanışı, jeopolitik dönüşüm ve emperyalizm eksenine çekmektedir. Böylece içeride yaşanan hak ihlalleri, sınıfsal eşitsizlikler ve demokratik gerileme, daha büyük bir jeopolitik anlatının içinde görünmez hale getirilmektedir.
Oysa kendisini solda tanımlayan siyasal gelenek, tarihin hiçbir döneminde devleti kendi başına kutsal bir özne olarak ele almamıştır. Devletin kim adına işlediğini, hukuk mekanizmasının kimleri koruduğunu, ekonominin hangi sınıfların lehine yeniden düzenlendiğini ve emeğin ürettiği değerin kimler tarafından paylaşıldığını sorgulamadan yapılan her analiz eksik kalır. Bugün Türkiye’de milyonlarca insanın yoksullaşmasına neden olan ekonomik tercihlerden, grevlerin sistematik biçimde ertelenmesinden, sendikal hakların zayıflatılmasından ve kamu kaynaklarının belirli sermaye çevrelerine aktarılmasından söz etmeyen; buna karşılık sürekli “emperyalizm” vurgusu yapan bir siyasal dil, ister istemez dikkatleri içerideki güç ve sermaye ilişkilerinden uzaklaştırmaktadır. Bu nedenle metinde kullanılan kavramların tarihsel olarak sola ait olması, metnin siyasal yönelimini kendiliğinden sol yapmamaktadır.
Ali Haydar Fırat’ın “yurtsever sol” kavramını yeniden dolaşıma sokması da bu açıdan ayrı bir tartışmayı hak etmektedir. Çünkü bu ülkede yurtseverlik, yalnızca dış müdahalelere karşı çıkmakla tanımlanmamıştır. Aynı zamanda halkın ekmeğini, emeğini, özgürlüğünü ve hukukunu savunmanın ortak adı olmuştur. Bağımsızlık düşüncesi hiçbir zaman yalnızca dış politikaya indirgenmemiş; içeride adaletin, eşitliğin ve halk egemenliğinin güçlenmesiyle birlikte anlam kazanmıştır. Eğer bağımsızlık söylemi içeride hukukun askıya alınmasına, demokratik hakların daraltılmasına ya da emekçilerin giderek yoksullaşmasına karşı sessizleşiyorsa, orada artık yurtseverlikten değil, devlet merkezli bir siyasal sadakatten söz etmek gerekir.
Metnin belki de en dikkat çekici çelişkisi, “arınma” kavramına yüklediği anlamdır. Arınma, siyasal tarihte hiçbir zaman masum bir kavram olmamıştır. Her arınma çağrısı beraberinde “kimden arınılacak?” sorusunu getirir. Eğer bu sorunun cevabı hukuksuzluk, yolsuzluk, sermaye bağımlılığı ve siyasal yozlaşma değil de belirli siyasi kadrolar oluyorsa, arınma etik bir yüzleşme olmaktan çıkar ve siyasal tasfiyenin dili haline gelir. Nitekim son dönemde bu kavramın parti içindeki farklı siyasal eğilimleri dışlamanın gerekçesi olarak kullanılmaya başlanması da bu endişeyi güçlendirmektedir.
Yazının bir başka ironisi ise Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeniden daha solda, daha yurtsever bir hattın temsilcisi olarak sunulmaya çalışılmasıdır. Oysa Türkiye’nin yakın siyasi tarihi ortadadır. Kılıçdaroğlu dönemindeki CHP, uzun yıllar boyunca tam da bu metinde eleştirilen çizgide siyaset yürütmüş; Avrupa sosyal demokrasisine referansla hak temelli siyaseti önceleyen, geniş toplumsal uzlaşmayı hedefleyen bir politika dahi izleyememiştir. İzlediği çizgi, çoğu zaman sağdan isimlerin devşirilmesinin ötesine geçememiştir. Bu çizgi soldan pek çok kez eleştirilmiş; sınıf siyasetini geri plana ittiği, emek eksenli mücadeleyi zayıflattığı ve liberal demokrasiye fazla yaslandığı söylenmiştir. Bugün aynı siyasi mirası temsil eden bir kadronun, mahkeme kararıyla oluşmuş yeni yönetim üzerinden birdenbire “yurtsever solun öncüsü” olarak sunulması, siyasal gerçeklikle bağdaşmayan bir retorik üretmektedir. Çünkü bir siyasal hattın yönü, kullandığı kavramlarla değil, durduğu yerle ölçülür.
Bugün Türkiye’de gerçek mesele, kimin daha çok “emperyalizm” dediği değildir. Gerçek mesele, emeğin neden her geçen gün daha fazla değersizleştiği, hukukun neden siyasal iktidarın ihtiyaçlarına göre işletildiği, kamu kaynaklarının kimler arasında yeniden paylaştırıldığı, yoksulluğun neden kalıcı hale geldiği ve siyasal muhalefetin neden yargı eliyle şekillendirilmeye çalışıldığıdır. Bu sorulara dokunmayan, bunları tali meseleler haline getiren her siyasal metin, ne kadar sol kavram kullanırsa kullansın, sonunda devletin mevcut siyasal diline eklemlenmekten kurtulamaz.
Belki de Ali Haydar Fırat’ın metninin en büyük açmazı tam burada ortaya çıkmaktadır. Solun tarihsel kavramlarını ödünç almakta; fakat onları iktidarın son yıllarda inşa ettiği devlet merkezli siyasal çerçevenin içine yerleştirmektedir. Böylece geriye, halktan çok devleti konuşan, emekten çok jeopolitiği tartışan ve özgürlükten çok düzeni önceleyen bir siyaset kalmaktadır. Oysa bu topraklarda solun en güçlü damarını oluşturan gelenek, hiçbir zaman düzenin değil, halkın yanında durarak anlam kazanmıştır. Bugün de aynı ölçü geçerliliğini korumaktadır. Çünkü halkın olmadığı yerde sol yalnızca bir retorik, özgürlüğün olmadığı yerde ise yurtseverlik yalnızca bir slogandır.
- Retorikte Sol, Siyasette Devlet: Ali Haydar Fırat’ın “Yurtseverliği” Kimin Yurtseverliği? - 1 Temmuz 2026
- Siyasetin En Büyük Dönüşümü Fikirlerde Değil, İlkelerde Yaşanıyor - 1 Temmuz 2026
- Özgür Özel Korkusu Büyüdükçe Hikâye de Büyüyor - 28 Haziran 2026



















