back to top
Ana Sayfa Haberler Ünal Erkan Devlet Töreniyle Uğurlandı, Cumartesi Anneleri “İyi Bilmezdik” Dedi: OHAL Yıllarının...

Ünal Erkan Devlet Töreniyle Uğurlandı, Cumartesi Anneleri “İyi Bilmezdik” Dedi: OHAL Yıllarının Karanlık Mirası

Eski Emniyet Genel Müdürü, OHAL Bölge Valisi ve Devlet Bakanı Ünal Erkan’ın ölümünün ardından Emniyet Genel Müdürlüğü’nde resmî tören düzenlendi. Erkan’ın devletin üst kademelerinde geçen yaşamı, Türkiye’nin yakın tarihindeki en ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı yıllarla da iç içe geçti. Özellikle 1992–1995 yılları arasında görev yaptığı Olağanüstü Hal Bölgesi; köy yakmaları, zorla göç ettirmeler, gözaltında kaybetmeler, işkenceler ve faili meçhul siyasi cinayetlerle hafızalara kazındı. Cumartesi Anneleri/İnsanları, Erkan’ın ölümünün ardından yaptıkları açıklamada bu geçmişi hatırlattı: “Ünal Erkan’ı iyi bilmezdik.”

Hasan KAYA

Eski Devlet Bakanı Ünal Erkan, 29 Ekim 2026’da Ankara’da tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. Erkan için 30 Ekim’de Emniyet Genel Müdürlüğü’nde tören düzenlendi. Cenaze programı kapsamında Ahmet Hamdi Akseki Camisi’nde cenaze namazı kılınması ve Gölbaşı Mezarlığı’nda toprağa verilmesi planlandı.

Ankara ve İstanbul emniyet müdürlüklerinin ardından Emniyet Genel Müdürlüğü, OHAL Bölge Valiliği, milletvekilliği ve devlet bakanlığı görevlerinde bulunan Erkan’ın kamu yaşamındaki en tartışmalı dönemi, Güneydoğu Anadolu’da olağanüstü hal yönetiminin başında bulunduğu yıllar oldu.

Türkiye’nin 1990’lı yılları, PKK ile güvenlik güçleri arasındaki çatışmaların yoğunlaştığı, olağanüstü yönetim yetkilerinin genişlediği, devletin güvenlik politikalarının milyonlarca insanın gündelik yaşamını doğrudan etkilediği bir dönemdi. Bu yıllarda bölgede yalnızca silahlı çatışmalar yaşanmadı. Binlerce köy ve mezra boşaltıldı, insanlar yaşadıkları topraklardan koparıldı, siyasi cinayetler ve gözaltında kaybetmeler yaygınlaştı. Gazeteciler, siyasetçiler, avukatlar ve insan hakları savunucuları öldürüldü; çok sayıda olayın sorumluları ortaya çıkarılamadı.

Erkan’ın ölümünün ardından yapılan resmî anmaların karşısına, bu yılların tanıkları ve yakınlarını kaybeden ailelerin hafızası çıktı.

Cumartesi Anneleri: “Ünal Erkan’ı İyi Bilmezdik”

1995 yılından bu yana gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini öğrenmek ve sorumluların yargılanmasını sağlamak için mücadele eden Cumartesi Anneleri/İnsanları, Erkan’ın ölümünün ardından yayımladıkları açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“Eski Ankara ve İstanbul Emniyet Müdürü, Emniyet Genel Müdürü, OHAL Bölge Valisi ve Devlet Bakanı Ünal Erkan hayatını kaybetmiş. 1980’lerin ve 1990’ların gözaltında kayıplar, işkenceler ve faili meçhul siyasi cinayetlerle hafızalara kazınan karanlık döneminin devlet içindeki aktörlerinden biriydi. Ünal Erkan’ı iyi bilmezdik.”

Açıklama, cenazelerde geleneksel olarak sorulan “Nasıl bilirdiniz?” sorusuna verilmiş bir yanıt niteliğindeydi. Devletin resmî törenle uğurladığı Erkan, kayıp yakınlarının hafızasında başka bir dönemin temsilcisi olarak yer alıyordu.

1995 yılında gözaltına alındıktan sonra kaybedilen Hasan Ocak’ın kardeşi Aysel Ocak da Erkan’ın ölümünün ardından yaptığı açıklamada, onun adının insan hakları ihlallerine ilişkin raporlarda, Meclis çalışmalarında ve yargı süreçlerinde geçtiğini hatırlattı.

Cumartesi Anneleri’nin açıklaması, yalnızca Ünal Erkan’ın kişisel geçmişine değil, 1990’lı yılların hâlâ aydınlatılmamış olaylarına da işaret ediyordu. Aradan geçen on yıllara rağmen kaybedilen insanların akıbetini öğrenemeyen aileler, Galatasaray Meydanı’nda sürdürdükleri mücadeleyle devletin resmî anlatısında yer bulmayan bir tarihin tanıklığını yapıyor.

OHAL Yılları: Boşaltılan Köyler, Yakılan Evler, Yerinden Edilen İnsanlar

Ünal Erkan, 1992 yılında Olağanüstü Hal Bölge Valiliği görevine getirildi ve Kasım 1995’e kadar bu görevini sürdürdü. Bu dönemde Diyarbakır merkezli OHAL yönetimi, bölgedeki güvenlik politikalarının en önemli idari merkezlerinden biriydi.

Köy koruculuğu sistemi, askerî operasyonlar, yerleşim yerlerinin boşaltılması, güvenlik gerekçesiyle getirilen sınırlamalar ve uzun gözaltı süreleri bölgedeki yaşamın belirleyici unsurları haline geldi. PKK’nin sivillere yönelik saldırıları ve güvenlik güçleriyle yaşanan çatışmaların yanında, devlet görevlilerinin karıştığı ağır hak ihlallerine ilişkin çok sayıda tanıklık ve rapor ortaya çıktı.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (Human Rights Watch) 1995 tarihli araştırmasında, OHAL Valiliği kaynaklarına dayanılarak Temmuz 1995 itibarıyla 2 bin 664 köy ve mezranın tamamen veya kısmen boşaltıldığı aktarıldı. Ulusal ve uluslararası insan hakları kuruluşlarının raporlarında, köylerin yakılması, evlerin yıkılması, insanların güvenlik operasyonları sırasında zorla göç ettirilmesi ve geri dönüşlerin engellenmesi ayrıntılarıyla belgelendi.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün 1996 tarihli Türkiye’nin Güneydoğusunda Zorla Yerinden Edilenlere Yardım Politikasının Başarısızlığı başlıklı raporu, yerinden edilen insanların karşı karşıya kaldığı koşulları ortaya koydu. Evlerini, topraklarını ve geçim kaynaklarını kaybeden ailelerin büyük bölümü Diyarbakır, Batman, Van, İstanbul, Adana ve Mersin gibi kentlere göç etti. Kırsal yaşamın çözülmesiyle birlikte bölgenin ekonomik ve toplumsal yapısı da köklü biçimde değişti.

Raporda Ünal Erkan’ın 1995 yılında köylerine dönmek isteyen yurttaşların güvenlik gerekçesiyle göç ettikleri yerlerde kalmaları gerektiği yönündeki yaklaşımına da yer verildi. Erkan, zorunlu göçün sorumluluğunu PKK’ye yüklerken insan hakları örgütleri, güvenlik güçlerinin uygulamalarına ilişkin tanıklıkları ve bulguları kamuoyuna taşıyordu.

OHAL yıllarında köylerinden ayrılmak zorunda kalan yüz binlerce insanın yaşadığı yoksullaşma, işsizlik ve toplumsal kopuş, yalnızca o dönemin değil, sonraki kuşakların da yaşamını etkiledi.

Faili Meçhul Cinayetler: Siyasi Hayatın Üzerine Çöken Korku

1990’lı yılların Güneydoğu Anadolu’sunda siyasi cinayetler ve gözaltında kaybetmeler gündelik yaşamın en ağır gerçeklerinden biriydi. Kürt siyasetçiler, gazeteciler, sendikacılar, insan hakları savunucuları, avukatlar ve köylüler, silahlı saldırıların ve kaybetmelerin hedefi oldu.

Uluslararası Af Örgütü’nün Eylül 1993 tarihli raporunda, 1991 yılının ortalarından itibaren yasal muhalefet içinde faaliyet gösteren veya PKK ile ilişkili olduğundan kuşkulanılan 300’den fazla kişinin, güvenlik güçlerinin doğrudan müdahalesi ya da işbirliği bulunduğuna ilişkin iddiaların gündeme geldiği cinayetlerde öldürüldüğü belirtildi.

Örgütün Mart 1994’te yayımladığı başka bir raporda ise gözaltında kaybetme vakalarındaki artışa dikkat çekildi. Raporda, 1993 yılı için en az 26 kayıp vakasının bildirildiği, gözaltına alınan insanların bir bölümünden daha sonra haber alınamadığı kaydedildi.

İnsan Hakları İzleme Örgütü de 1992–1994 yılları arasında yaklaşık 1.200 faili belirsiz cinayetin yaşandığını aktardı. Bu cinayetlerin hedefleri arasında Kürt siyasal hareketiyle ilişkili kişiler, gazeteciler ve siviller bulunuyordu.

O dönemin siyasi cinayetleri arasında, 1992 yılında Diyarbakır’da öldürülen Kürt yazar Musa Anter’in adı özellikle öne çıktı. Anter’in öldürülmesi, yıllar sonra JİTEM ve faili meçhul cinayetler soruşturmalarının önemli dosyalarından biri haline geldi.

1990’lı yılların başında bölgedeki siyasi cinayetlere ilişkin tartışmaların merkezinde, devlet içindeki yasa dışı yapılanmalar, güvenlik birimleriyle bağlantılı kişiler ve itirafçıların faaliyetleri bulunuyordu. Susurluk kazasının ardından ortaya çıkan ilişkiler, siyaset, güvenlik bürokrasisi ve organize suç çevreleri arasındaki bağlantıları ülke gündemine taşıdı.

Faili meçhul cinayetler, yalnızca öldürülen insanlarla sınırlı bir korku yaratmadı. Bir kişinin evinden çıktıktan sonra geri dönmemesi, gözaltına alındığının inkâr edilmesi ya da bir yol kenarında cansız bedeninin bulunması, bütün bir toplumun yaşamına yayılan güvensizliğin parçası haline geldi.

Musa Anter Davasında Ünal Erkan’ın Tanıklığı

Ünal Erkan’ın adı, Musa Anter cinayeti dosyasının JİTEM ana davasıyla birleştirilmesinin ardından görülen duruşmalarda da gündeme geldi. Erkan, 25 Eylül 2019’da Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde tanık olarak dinlendi.

Duruşmada görev yaptığı dönemde yaşanan cinayetler, JİTEM’in faaliyetleri ve bölgede kullanılan araçlar hakkında sorular yöneltildi. Erkan, JİTEM’e ilişkin sorulara “JİTEM’le ilgili bilgi alacağınız kişi ben değilim” yanıtını verdi.

Musa Anter’in oğlu Dicle Anter’in soruları üzerine beyaz Toros marka otomobiller de gündeme geldi. Erkan, görev yaptığı yıllarda bölgedeki illerin araç gereksinimlerini karşılamak amacıyla alımlar yapıldığını, kendilerine de beyaz Toros araçlar verildiğini anlattı.

Beyaz Toroslar, 1990’lı yıllarda gözaltında kaybetme ve siyasi cinayetlere ilişkin tanıklıklarda sıkça yer alması nedeniyle dönemin simgelerinden birine dönüştü. Özellikle Diyarbakır, Batman, Şırnak ve Mardin’de yaşanan kaybetme olaylarına ilişkin anlatımlarda bu araçların adı tekrar tekrar geçti.

JİTEM ve faili meçhul cinayetlere ilişkin davalar ise yıllara yayılan yargı süreçleri, zamanaşımı kararları ve sonuçlandırılamayan dosyalarla Türkiye’nin yakın tarihindeki cezasızlık tartışmalarının merkezinde yer aldı.

Gazetecilerin Öldürüldüğü, Haberlerin Susturulduğu Yıllar

OHAL döneminin bir başka yüzünü, bölgede yaşananları haberleştirmeye çalışan gazetecilerin karşı karşıya kaldığı saldırılar oluşturdu.

Özgür Gündem gazetesi ve çalışanları, 1990’lı yıllarda sistematik baskıların hedefi oldu. Gazetenin muhabirleri ve dağıtımcıları öldürüldü; bürolarına baskınlar düzenlendi, yayınları toplatıldı ve dağıtımı engellendi. İnsan hakları ihlallerini izleyen gazeteciler, avukatlar ve hak savunucuları tehdit edildi, gözaltına alındı ve yargılandı.

Uluslararası Af Örgütü’nün 1994 tarihli raporlarında, Türkiye’de özellikle Güneydoğu Anadolu’daki hak ihlallerini belgeleyen kişilere yönelik baskılar ayrıntılarıyla ele alındı.

Bölgede bir yandan insanlar kaybedilirken diğer yandan bu kayıpları duyurmaya çalışanların da hedef haline gelmesi, yaşananların kamuoyuna ulaşmasını güçleştirdi. Cinayetler, kayıplar ve köy boşaltmaları çoğu zaman ancak insan hakları kuruluşlarının raporları, gazetecilerin araştırmaları ve mağdur ailelerin yıllarca sürdürdükleri mücadele sayesinde görünür olabildi.

Devletin Töreni, Kayıp Yakınlarının Hafızası

Ünal Erkan’ın ölümünün ardından düzenlenen resmî tören, devletin kendi yöneticilerini nasıl hatırladığını gösterirken, Cumartesi Anneleri’nin açıklaması aynı dönemin başka bir hafızasını ortaya koydu.

Bir tarafta devletin üst makamlarında görev yapmış, emniyet ve güvenlik bürokrasisinde uzun yıllar bulunmuş bir yöneticinin yaşam öyküsü vardı. Diğer tarafta ise aynı yıllarda çocuklarını, eşlerini, kardeşlerini kaybeden; köylerinden ayrılmak zorunda kalan; yakınlarının kemiklerine ulaşabilmek için onlarca yıl bekleyen insanların yaşam öyküleri bulunuyordu.

Türkiye’de 1990’lı yıllara ilişkin insan hakları dosyalarının önemli bir bölümü hâlâ kapanmış değil. Cumartesi Anneleri’nin her hafta yinelediği sorular, devletin resmî törenlerinde yer bulmayan bu geçmişin bugüne uzanan izlerini taşıyor.

Ünal Erkan, devletin en üst makamlarında görev yaptıktan sonra yine devlet töreniyle uğurlandı. Ancak onun OHAL Bölge Valiliği yaptığı yıllarda boşaltılan köylerin, öldürülen gazetecilerin, kaybedilen insanların ve aydınlatılamayan siyasi cinayetlerin tarihi, resmî törenlerin dışında yaşamaya devam ediyor.

Cumartesi Anneleri’nin “İyi bilmezdik” sözü, bu nedenle yalnızca Ünal Erkan’a yönelik bir değerlendirme değil; 1990’lı yılların üzeri örtülmüş gerçeklerinin unutulmasına karşı sürdürülen mücadelenin ifadesi. Devletin törenle uğurladığı bir yöneticinin ardından, kayıp yakınları hâlâ aynı soruyu soruyor: Bizim çocuklarımız nerede?


NHA / BirGün, T24, Mezopotamya Ajansı, PİRHA, İlke TV; Human Rights Watch, Weapons Transfers and Violations of the Laws of War in Turkey (1995), Turkey’s Failed Policy to Aid the Forcibly Displaced in the Southeast (1996); Amnesty International, Disappearances and Political Killings (1993), More People “Disappear” Following Detention (1994); Cumartesi Anneleri/İnsanları ve Aysel Ocak’ın açıklamaları.