back to top
Ana Sayfa Haberler Adaletin Sustuğu Yerde En Çok Çocuklar Büyüyor

Adaletin Sustuğu Yerde En Çok Çocuklar Büyüyor

Bazen bir ülkenin içinde bulunduğu hukuki ve siyasal iklimi anlamak için mahkeme kararlarına değil, cezaevi kapılarında bekleyen ailelerin yüzlerine bakmak yeterlidir. Çünkü hukuk önce dosyalarda değil, insanların hayatında görünür olur. Adalet varsa evler ayakta kalır; yoksa önce aileler dağılır.

İBB davası kapsamında tutuklu bulunanların yakınlarının son günlerde yaptığı paylaşımlar tam da böyle bir tabloyu gözler önüne seriyor.

Tutuklu yakınlarından Esma Buçan’ın birkaç cümlelik paylaşımı, aslında binlerce sayfalık hukuk tartışmasının söyleyemediğini söylüyor:

“Aylardır eşlerimiz, hukukun koruması gereken temel ilkeler yok sayılarak cezaevinde tutuluyor… Evlatlar anne ya da babalarından ayrı büyüyor; hiçbir çocuk bunu hak etmiyor… Artık kimseden vicdan beklemiyorum. Haksız yere yaşadığımız her günün hesabını Allah’ın sonsuz adaletine bırakıyorum.”

Bir insan, adaleti mahkemelerde değil de ilahi adalette aramaya başlamışsa, orada yalnızca bir davanın değil, toplumsal güvenin de yara aldığı düşünülmelidir.

Çünkü hukuk yalnızca suçluyu cezalandırmak için değil, suçsuz olma ihtimali bulunan insanı da korumak için vardır.

Masumiyet karinesi bunun içindir.

Tutukluluk da bunun için istisnai bir tedbirdir.

Oysa bugün konuşulan şey artık yalnızca dosyalar değil.

Anneler…

Babalar…

Eşler…

Ve çocuklar…

Adli tatil başladı.

Mahkemeler sustu.

Ama cezaevleri susmadı.

Tutuklu yakınlarından Tuba Torun’un, “Duruşmaları özledim” diyecek noktaya gelmesi başlı başına üzerinde durulması gereken bir cümledir. Normal bir ülkede insanlar mahkeme salonlarını özlemez. Ama haftanın dört günü süren duruşmalarda sevdiklerini birkaç dakika görebilen aileler için adliye koridorları artık adaletin değil, hasretin adresine dönüşmüş durumda. Adli tatille birlikte o birkaç dakikalık görüş imkânı da ortadan kalktı.

Bir mahkeme salonunu özlemek…

Belki de bu ülkenin son yıllarda yaşadığı en ağır cümlelerden biridir.

Öte yandan Aykut Erdoğdu hâlâ cezaevinde. Hakkındaki suçlamaya ilişkin kamuoyunda yapılan değerlendirmelerde, mahkûmiyet halinde dahi infaz gerektirmeyecek nitelikte olduğu yönünde tartışmalar yürütülürken, tutukluluğunun devam etmesi ailesini fiilen parçalanmış bir hayatın içine sürüklüyor. Hukuk yalnızca sanığı değil, görünmez biçimde eşini, çocuklarını, anne ve babasını da yargılıyor.

Diğer tarafta Medya AŞ Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker’in cezaevinde kalp rahatsızlığı nedeniyle baygınlık geçirdiği, zamanında müdahale edilmediği ve hastaneye sevk edilmediği yönündeki iddialar kamuoyuna yansıdı. Doğrulanmayı bekleyen bu iddialar bile tek başına cezaevlerinde sağlık hakkı konusunda ciddi sorular doğurmaya yetiyor.

Bütün bu tabloya aynı anda baktığınızda karşınıza artık yalnızca bir yargılama çıkmıyor.

Bir hayat çıkıyor.

Eksilen sofralar…

Sessizleşen evler…

Babasının sesini telefondan duymaya çalışan çocuklar…

Annesini mahkeme salonunda görebilmek için duruşma günlerini bekleyen evlatlar…

Bir ülke, adalet duygusunu kaybetmeye başladığında en büyük yıkımı ekonomi yaratmaz.

En büyük yıkımı insanların birbirine olan güveninin kaybolması yaratır.

Çünkü hukuk, yalnızca mahkemelerin verdiği kararların adı değildir.

Hukuk, insanların yarın başlarına bir şey geldiğinde adil davranılacağına inanabilmesidir.

Bugün ise bu inanç giderek aşınıyor.

İBB soruşturmalarının başlangıcında kamuoyuna “yolsuzluk operasyonu” olarak sunulan süreç, geçen zaman içinde iddianamelerin gecikmesi, uzun tutukluluk tartışmaları, ailelerin yaşadığı ağır mağduriyetler ve soruşturma yöntemlerine ilişkin eleştiriler nedeniyle artık yalnızca hukuki bir dosya olarak değerlendirilmiyor. Toplumun önemli bir kesimi, sürecin hukuki olduğu kadar siyasal sonuçlar da ürettiğini düşünüyor.

Belki de en ağır soru tam burada başlıyor.

Bu kadar uzun tutuklulukların, parçalanan ailelerin, sağlık sorunlarının, çocukların büyüyen hasretinin gerçekten zorunlu olup olmadığı sorusu…

Çünkü hukuk, intikam duygusuyla arasına mesafe koyamadığı gün adalet olmaktan çıkar.

Devlet de ancak gücünü hukukla sınırlayabildiği ölçüde hukuk devleti olur.

Bugün yaşananlar karşısında insanın zihnine ağır sorular üşüşüyor.

Geçmişte Türkiye’nin seçim atmosferlerinde yaşadığı olağanüstü dönemler, toplumsal gerilimler ve güvenlik politikaları hafızalarda hâlâ canlılığını koruyor. Şimdi ise benzer bir olağanüstülük duygusunun bu kez yargı süreçleri üzerinden üretildiğine ilişkin kaygılar giderek daha fazla dile getiriliyor. Bu kaygıların kendisi bile, toplumun yargıya duyduğu güven açısından üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir alarmdır.

Çünkü bir ülkede insanlar mahkemelerin sonucunu değil, mahkemeye çıkabilmeyi umut etmeye başlamışsa…

Eşler adliyeleri özlüyorsa…

Çocuklar cezaevi yollarında büyüyorsa…

Ve insanlar adaleti yeryüzünde değil gökyüzünde arıyorsa…

Orada yalnızca hukuk değil, vicdan da ağır yaralanmıştır.