Marx üzerine konuşmaya başladığımızda zihnimizin önüne neredeyse kendiliğinden bazı kelimeler gelir: sınıf, sermaye, sömürü, artı-değer, proletarya, devrim, özel mülkiyet… Bunların hiçbiri yanlış değildir; hatta Marx’ın kurduğu büyük düşünsel yapının taşıyıcı kolonlarıdır. Fakat bir düşünürü yalnızca en çok kullandığımız kavramlarıyla hatırlamak, bazen onu anlamanın önündeki en büyük engellerden birine dönüşebilir. Çünkü Marx’ın bütün bu kavramları neden kurduğunu, kapitalizmin karanlık dehlizlerine neden bu kadar ısrarla indiğini sormadığımızda, elimizde olağanüstü güçlü bir kapitalizm eleştirisi kalır ama o eleştirinin ardındaki insan tasavvuru giderek silikleşir. Oysa belki de Marx’ın en derindeki sorusu, sermayenin nasıl işlediğinden önce şudur: İnsan, başka insanların varlığını kendi özgürlüğünün sınırı olarak görmeden yaşayabileceği bir toplum kurabilir mi?
Bu soru bizi Marx’ın çok bilinen ama belki yeterince düşünülmeyen bir cümlesine götürür: Her birinin özgür gelişiminin herkesin özgür gelişiminin koşulu olduğu bir birlik. Buradaki vurgu yalnızca özgürlükte değildir; koşul kelimesindedir. Çünkü özgürlük burada insanın çevresindeki bütün bağlardan kurtulması, kendi küçük egemenlik alanına çekilmesi ve başkalarından mümkün olduğunca bağımsızlaşması değildir. Tam tersine, benim özgürlüğümün senin özgürlüğüne ihtiyaç duyduğu; benim gelişmemin senin gelişmenin önünde bir duvar değil, onun maddi ve insani koşullarından biri olduğu bir toplumsal ilişkiden söz edilmektedir. Modern dünyanın bize öğrettiği özgürlük anlayışından oldukça farklıdır bu. Çünkü bize uzun zamandır özgürlüğün, başkalarından kurtulmakla başladığı anlatılıyor. Marx ise çok daha rahatsız edici bir ihtimali önümüze koyuyor: Ya insan ancak başkalarıyla birlikte özgürleşebiliyorsa?
Kapitalizmin en büyük başarısı yalnızca malları metalaştırması değildir. Belki bundan daha büyük başarısı, insanın kendisini algılama biçimini değiştirmesidir. İnsan giderek kendi hayatının küçük işletmesine dönüşür. Zamanını satar, yeteneklerini pazarlar, ilişkilerini yatırım gibi görür, eğitimini sermaye sayar, geleceğini bir bilanço gibi hesaplar. Başarının ölçüsü, insanın başkalarının hayatına ne kattığından çok, başkalarının önüne ne kadar geçebildiğiyle belirlenir. Böyle bir dünyada özgürlük de kaçınılmaz olarak rekabetin dilini konuşmaya başlar. Daha çok kazanabilmek, daha çok tüketebilmek, daha fazla seçeneğe sahip olmak, başkalarına daha az ihtiyaç duymak özgürlüğün göstergeleri hâline gelir. İnsan, başkasına muhtaç olmamayı bağımsızlık sanırken, gerçekte görünmez milyonlarca insanın emeğine her zamankinden daha fazla bağımlıdır.
Sabah içtiğimiz kahvenin çekirdeğini kimin topladığını bilmeyiz; üzerimize geçirdiğimiz gömleğin hangi ellerden geçtiğini düşünmeyiz; kullandığımız telefonun içindeki madenlerin hangi coğrafyalardan çıkarıldığını, soframıza gelen ekmeğin ardında kaç insanın çalıştığını çoğu zaman görmeyiz. Modern insan tarihin belki de en toplumsal insanıdır; fakat kendisini tarihin en bağımsız bireyi sanmaktadır. Kapitalizmin tuhaflığı tam da buradadır: İnsanları birbirlerine hiç olmadığı kadar bağlar, fakat bu bağı görünmez kılar. Milyarlarca insan birbirlerinin ihtiyaçlarını karşılamak için çalışır ama bunu birbirleri için yaptıklarını bilmezler. Aralarına piyasa girer, para girer, şirket girer, ücret girer, fiyat girer ve sonunda insanın insana bağı, şeylerin şeylerle ilişkisi gibi görünmeye başlar.
Marx’ın meta fetişizmi dediği şey biraz da bu büyük yanılsamadır. Markette raftan aldığımız ekmek bize bir insan ilişkisinin sonucu olarak görünmez; fiyatı olan bir nesne olarak görünür. Oysa o ekmeğin içinde toprak, yağmur ve buğday kadar insan zamanı vardır. Çiftçinin sabahı, işçinin bedeni, şoförün yolu, fırıncının gecesi vardır. Fakat bütün bu insanlar ürünün içinde kaybolur ve geriye yalnızca fiyat etiketi kalır. Böylece toplumsal hayatın en insani gerçeği, yani birbirimize muhtaç olduğumuz gerçeği, piyasanın soyut dili içinde görünmez hâle gelir.
Belki Marx’ın düşüncesindeki en büyük devrimlerden biri tam burada aranmalıdır. İnsanların birbirlerine ihtiyaç duymasını ortadan kaldırmak değil, bu ihtiyacı tahakkümden kurtarmak. Çünkü ihtiyaç duymak başlı başına kölelik değildir. Bir çocuğun anneye, hastanın hekime, öğrencinin öğretmene, yaşlının bakım verene, insanın başka insanlara ihtiyacı vardır. İnsan zaten başkasına ihtiyaç duyan bir varlıktır. Sorun, bu ihtiyacın hangi toplumsal ilişki içerisinde karşılandığıdır. İhtiyaç piyasanın eline bırakıldığında satın alma gücüne dönüşür; sermayenin eline bırakıldığında kârlılık hesabına bağlanır; bürokrasinin eline bırakıldığında dosyaya dönüşebilir. Oysa ihtiyacın insan tarafından insan için karşılandığı yerde başka bir ilişkinin ihtimali belirir: dayanışma.
Bu nedenle iyi toplum sorununu yalnızca bölüşüm meselesine indirgemek yeterli değildir. Pastayı eşit bölmek önemlidir; fakat pastanın nasıl, kim tarafından, hangi koşullarda ve ne uğruna üretildiğini sormadan eşitlik eksik kalır. Bir fabrikadaki işçiler ağır bir tahakküm altında çalışıyor, hayatlarının büyük bölümünü kendi karar veremedikleri bir üretim sürecinde geçiriyor ve sonra üretilen zenginlik daha eşit paylaştırılıyorsa, burada kuşkusuz önemli bir adalet ilerlemesi vardır. Fakat insanın üretim içindeki yabancılaşması bütünüyle ortadan kalkmış değildir. Marx’ın ufku tam burada bölüşümcü eşitlikçiliğin sınırlarını aşar. Çünkü onun derdi yalnızca insanın ürettiğinden ne kadar aldığı değil, üretirken ne hâle geldiğidir.
Bu ayrım küçümsenmemelidir. İnsan hayatının büyük bölümü çalışarak geçiyorsa, özgürlüğü yalnızca çalışma saatlerinin dışına yerleştiren bir toplum, insanın hayatının önemli bir kısmını özgürlüğün dışında bırakmış demektir. Sabah sekizde başlayan esaretin akşam beşte bitmesi ve sonrasında birkaç saatlik tüketim özgürlüğünün başlaması, insanın özgürleşmesi değildir. Böyle bir düzende özgür zaman çoğu kez çalışmanın yaralarını sarmaya ayrılır: biraz dinlenmek, biraz eğlenmek, ertesi gün yeniden çalışabilecek hâle gelmek… İnsan hafta boyunca hafta sonunu, yıl boyunca tatili, çalışma hayatı boyunca emekliliği bekler. Hayat böylece sürekli gelecekte başlayacakmış gibi yaşanır.
Burada Marx’ın yabancılaşma kavramı yalnızca on dokuzuncu yüzyıl fabrikalarını açıklayan eski bir kavram olmaktan çıkar. Bugünün plaza çalışanında, motosikletli kuryesinde, çağrı merkezi emekçisinde, depoda saniyelerle ölçülen hareketleri yapan işçide, üniversitede yayın sayısıyla değerlendirilen akademisyende, ekran başında sürekli içerik üretmek zorunda kalan insanda başka biçimlerde yaşamaya devam eder. Teknoloji değişmiştir, makineler değişmiştir, çalışma mekânları değişmiştir; fakat insanın kendi faaliyetinin efendisi olamaması sorunu şaşırtıcı ölçüde tanıdıktır. Üstelik bugün insan yalnızca emeğini değil, dikkatini, duygularını, görünüşünü, ilişkilerini, hatta gündelik hayatının en mahrem parçalarını bile ekonomik değere dönüştürmeye teşvik edilmektedir.
Tam bu noktada yapay zekâ ve otomasyon tartışmaları önümüze eski sorunun yeni biçimini getiriyor. Makineler insan emeğinin giderek daha büyük bölümünü üstlenirse ne olacaktır? İlk bakışta cevap basit görünür: Daha az çalışacağız. Fakat kapitalist toplumda teknolojik ilerlemenin kendiliğinden özgür zaman üretmediğini biliyoruz. Aynı teknoloji bir toplumda çalışma süresini kısaltabilecek iken başka bir toplumsal ilişkide işsizliği, güvencesizliği ve gelir eşitsizliğini büyütebilir. Makine kendi başına özgürleştirici ya da köleleştirici değildir; mesele makinenin kimin mülkiyetinde olduğu, hangi amaçla kullanıldığı ve sağladığı verimlilik artışının kime ait sayıldığıdır. Bir saatlik insan emeğini gereksiz kılan teknoloji, o bir saati çalışana geri verebileceği gibi onu işsiz de bırakabilir.
Fakat burada daha zor bir soru vardır. Diyelim ki makineler gerçekten insanların maddi ihtiyaçlarının büyük bölümünü karşılayabilecek noktaya geldi. İnsanlar çalışmak zorunda kalmadı. O zaman iyi toplum kurulmuş mu olacaktır?
Belki de hayır.
Çünkü insan yalnızca tüketen bir varlık değildir. İnsan aynı zamanda yapan, kuran, yaratan, değiştiren, başkasına dokunan bir varlıktır. Bir masa yapan marangozun yaşadığı şey yalnızca ücret değildir; bir hastayı iyileştiren hekimin yaptığı yalnızca hizmet satmak değildir; çocuğa okumayı öğreten öğretmenin emeği yalnızca maaş bordrosuna sığmaz. Sorun çalışmanın kendisinden çok, çalışmanın insanın elinden alınarak ona yabancı bir zorunluluk biçiminde geri verilmesidir. Bu nedenle gerçek özgürleşme belki çalışmanın bütünüyle yok olması değil, zorunlu emeğin azaltılmasıyla birlikte insanın üretici faaliyetinin başka bir anlam kazanmasıdır.
Fakat burada romantik bir emek övgüsüne düşmemek gerekir. Her çalışma insanı yüceltmez. Madende ciğerini tüketmek, fabrikada aynı hareketi günde binlerce kez tekrarlamak, geçinebilmek için iki işte çalışmak, ekran karşısında algoritmanın emirlerini yerine getirmek insani özün gerçekleşmesi değildir. “Çalışmak insanı özgürleştirir” düşüncesi tarih boyunca iktidarların en kullanışlı ahlaklarından biri olmuştur. Bu yüzden mesele emeği kutsamak değil, emeğin hangi koşullarda insanlaştırıcı olabileceğini sormaktır. İnsanın üzerinde söz sahibi olmadığı çalışma özgürlük değildir; fakat insanın ortak hayatın kurulmasına bilinçli biçimde katılması, bambaşka bir anlam taşıyabilir.
Buradan dayanışmanın daha derin anlamına ulaşırız. Dayanışma yalnızca güçlü olanın zayıfa yardım etmesi değildir. Böyle düşünüldüğünde dayanışmanın içinde hâlâ yukarıdan aşağıya bir ilişki saklıdır: veren ve alan, kurtaran ve kurtarılan. Oysa daha radikal anlamıyla dayanışma, hepimizin birbirimizin hayatının koşulu olduğumuzu kabul etmektir. Ben sana yardım etmiyorum; birlikte yaşayabileceğimiz dünyayı seninle birlikte kuruyorum. Senin özgürlüğün benim fedakârlığım değil, benim özgürlüğümün koşullarından biridir.
Bu düşünce bizi özgürlük hakkında alıştığımız bütün imgeleri yeniden gözden geçirmeye zorlar. Çünkü modern birey çoğu zaman özgürlüğünü başkalarının kendisine karışmaması üzerinden tarif eder. Kuşkusuz bunun tarihsel olarak büyük bir değeri vardır; devletin, kilisenin, cemaatin, ailenin bireyin hayatı üzerindeki tahakkümüne karşı kişisel özgürlüklerin kazanılması insanlığın büyük mücadelelerinden biridir. Fakat özgürlüğü yalnızca müdahale edilmemek biçiminde düşünürsek, insanın toplumsal varlığının yarısını görmezden geliriz. Aç bir insanın önünde yüz çeşit yemek seçme hakkının bulunması onu özgür yapmaz; eğitime erişemeyen bir çocuğun istediği mesleği seçme hakkının anayasal olarak tanınmış olması yetmez. Özgürlüğün kâğıt üzerindeki hakkı ile onu kullanabilmenin maddi koşulları aynı şey değildir.
Bu yüzden Marx’ın düşüncesinin en canlı tarafı belki de bize özgürlüğün maddi bir mesele olduğunu hatırlatmasıdır. İnsan ancak yaşayabileceği, öğrenebileceği, dinlenebileceği, düşünebileceği, yaratabileceği koşullara sahip olduğunda özgür olabilir. Fakat daha da ileri gidilebilir: Bu koşulların hiçbiri tek başına üretilemez. Özgürlüğümüzün maddesi başkalarının emeğinden yapılmıştır. Okuduğumuz kitapta matbaa işçisinin, yaşadığımız evde inşaat işçisinin, iyileştiğimiz hastanede sağlık emekçisinin, yediğimiz yemekte çiftçinin emeği vardır. Özgürlük böyle bakıldığında bireyin özel mülkü olmaktan çıkar; toplumsal olarak üretilen bir imkâna dönüşür.
Belki de kapitalizmin en derin çelişkilerinden biri burada yatmaktadır. Sistem, insanlığın üretici güçlerini tarihte görülmemiş ölçüde toplumsallaştırırken, bu toplumsal üretimin sonuçlarını özel mülkiyet ilişkileri içinde toplar. Üretim kolektiftir, sahiplik değildir. Milyonlar birlikte üretir; fakat üretimin yönünü belirleyenler çok daha küçük bir azınlıktır. Teknoloji bütün insanlığın birikmiş bilgisinin sonucudur, fakat patentlere dönüşür. Kent milyonların emeğiyle kurulur, fakat toprağın değeri birkaç elde birikir. İnsanlık birlikte yaratır, sonra kendi yarattığı dünyanın karşısına yabancı bir güç gibi dikildiğini görür.
İşte iyi toplum düşüncesi tam burada ütopyacı bir hayal olmaktan çıkar ve oldukça somut bir soruya dönüşür: Birlikte ürettiğimiz dünya üzerinde birlikte söz sahibi olabilir miyiz?
Bu sorunun cevabı yalnızca mülkiyet biçiminde değildir; çalışma süresinde, işyerindeki demokraside, üretimin amacında, teknolojinin kullanımında, bakım emeğinin paylaşılmasında, eğitimde, sağlıkta, konutta ve gündelik hayatın örgütlenmesinde aranmalıdır. Çünkü özgürleşme büyük bir tarihsel sabahın ansızın doğması değildir. İnsanların kendi hayatları üzerinde giderek daha fazla söz sahibi olmalarıdır. Üretimin kâr için değil ihtiyaç için düzenlenebildiği her alan, çalışma süresinin insan hayatına geri verildiği her saat, bakım yükünün toplumsallaştırıldığı her kurum, bilgiye erişimin metadan hakka dönüştüğü her adım başka bir toplumsal ilişkinin küçük maddi işaretlerini taşır.
Elbette bütün bunların ardında zor bir insan sorusu durmaktadır. İnsan gerçekten başkasının iyiliğini kendi iyiliğinin parçası olarak görebilir mi? Rekabet etmeyen, üstünlük kurmayan, sürekli daha fazlasını istemeyen bir insan mümkün müdür? Bu soruya insan doğası hakkında kolay iyimserliklerle cevap vermek gerekmiyor. İnsan dayanışmaya da bencilliğe de, paylaşmaya da tahakküme de yatkın olabilir. Fakat hangi eğilimin toplumsal karakter hâline geleceğini yalnızca biyoloji belirlemez. İnsan içinde yaşadığı ilişkiler tarafından da biçimlendirilir. Çocuklara hayatın bir yarış olduğunu öğretir, gençlere başarıyı başkalarını geçmek olarak anlatır, yetişkinleri işlerini kaybetme korkusuyla birbirlerine rakip hâline getirir ve sonra “insan doğası rekabetçidir” dersek, aslında kendi kurduğumuz düzenin aynadaki görüntüsünü insanın değişmez özü sanmış oluruz.
Belki Marx’ın en radikal mirası burada yatmaktadır: Toplumu değiştirmenin yalnızca kurumları değil, insanların birbirleriyle kurdukları ilişkiyi de değiştireceğini düşünmek. İnsan değişmeden toplum değişmez; fakat toplum değişmeden insanın değişmesini beklemek de boşunadır. İkisi aynı tarihsel hareketin iki yüzüdür. Yeni insan gökten inmeyecek; yeni ilişkilerin içinde yavaş yavaş oluşacaktır.
Bu nedenle iyi toplum, kusursuz insanların yaşadığı kusursuz bir ülke değildir. Çatışmanın, farklılığın, bencilliğin tamamen ortadan kalktığı bir cennet hiç değildir. Daha mütevazı ama daha radikal bir şeydir: Bir insanın yükselmesinin başka bir insanın düşmesine bağlı olmadığı, birinin zenginliğinin diğerinin yoksulluğunu gerektirmediği, birinin boş zamanının diğerinin tükenmiş emeğine dayanmadığı bir hayatın mümkün hâle gelmesi.
Belki insanlık tarihinin asıl sorusu hiçbir zaman yalnızca “Ne kadar üretebiliriz?” olmadı. Sanayi devriminden dijital devrime kadar bu soruya olağanüstü cevaplar verdik. Makineler yaptık, kentler kurduk, gökyüzüne çıktık, atomu parçaladık, insan bilgisini birkaç saniyede dünyanın öteki ucuna taşıdık. Fakat bütün bu başarıların ortasında daha eski ve daha basit bir soruyu çözemedik: Ürettiklerimizi ve hayatlarımızı birbirimizi ezmeden nasıl paylaşacağız?
Marx’ı bugün yeniden okumaya değer kılan belki de bize hazır bir toplum modeli bırakmış olması değildir. Zaten bırakmamıştır. Onu hâlâ rahatsız edici yapan, iyi toplum sorusunu ekonomik büyümenin, teknolojik ilerlemenin ve hukuksal eşitliğin ötesine taşımasıdır. İnsanın insanla ilişkisinin niteliğini değiştirmeden hiçbir bolluğun bizi gerçekten özgürleştiremeyeceğini hatırlatmasıdır.
Çünkü özgürlük yalnız kalabilmek değildir; başkasının varlığından korkmadan yaşayabilmektir. Eşitlik herkesin aynı şeye sahip olması değildir; hiç kimsenin hayatının başka bir insanın tahakkümüne teslim edilmemesidir. Dayanışma ise iyi insanların kötü günlerde birbirlerine yardım etmesinden çok daha fazlasıdır: Birbirimizin hayatının koşulu olduğumuzu bilmektir.
Ve belki geleceğin iyi toplumu, insanın sabah uyandığında artık çalışmak zorunda olmadığı toplumdan önce, yaptığı işin kimin hayatına dokunduğunu bildiği; başkasının ihtiyacını kendi köleliğinin değil, ortak insanlığının parçası olarak görebildiği toplum olacaktır. O zaman çalışma yalnızca geçinmenin bedeli, özgürlük yalnızca satın alma gücü, insan da piyasada dolaşan yalnız bir birey olmaktan çıkabilir.
Çünkü insanın gerçek özgürlüğü, ötekinin yokluğunda başlamaz.
Ötekinin de özgür olabildiği yerde başlar.
Not: Bu yazı, hazırlıklarını sürdürdüğümüz Tanrı’nın Muhafızları adlı kitabın Marx bölümünden yararlanılarak kaleme alınmıştır.
- İnsan İnsanın Özgürlüğüdür: Marx’ı Çalışmanın Ötesinde Yeniden Düşünmek - 15 Ağustos 2026
- Cüppe Askıdaysa Adalet Eksiktir - 15 Ağustos 2026
- Belediye Başkanları Cezaevinde, Şehirler Beklemede: Sandığın Gölgesinde Bir Tutukluluk Rejimi - 14 Ağustos 2026


















