back to top
Ana Sayfa Ekonomi Emek İşsizliğin Görünmeyen Yüzü: Rakamların Dışında Bırakılan Milyonlar

İşsizliğin Görünmeyen Yüzü: Rakamların Dışında Bırakılan Milyonlar

Aziz Çelik, Deniz Beyazbulut ve Zeynep Kandaz’ın araştırması, resmî işsizlik oranlarının çalışma yaşamındaki gerçek yıkımı neden göstermediğini ortaya koyuyor. İş aramaktan umudunu kesenler, daha uzun süre çalışmak istediği hâlde iş bulamayanlar ve çalışmaya hazır olduğu hâlde “işsiz” sayılmayanlar hesaba katıldığında, istatistiklerin aydınlık yüzünün ardında çok daha karanlık bir emek tablosu beliriyor.

Bir ülkede işsizliğin kaç kişi olduğu sorusu, ilk bakışta teknik bir istatistik meselesi gibi görünür. Bir kurum verileri toplar, belli ölçütleri uygular, işsizlerin sayısını çalışanlara ve işgücüne oranlar; ardından kamuoyunun karşısına yüzde işaretiyle başlayan bir rakam çıkar. Ne var ki mesele, yalnızca kaç kişinin işsiz olduğu değil, kimin işsiz sayıldığıdır. Çünkü bir insanı tanımın dışında bıraktığınızda yalnızca istatistikten silmezsiniz; onun geçim sıkıntısını, umutsuzluğunu, bekleyişini ve çalışma isteğini de görünmez hâle getirirsiniz.

Çalışma ekonomisi uzmanı Aziz Çelik ile DİSK Araştırma Merkezi uzmanları Deniz Beyazbulut ve Zeynep Kandaz’ın kaleme aldığı “Türkiye’de ve Dünyada Alternatif İşsizlik Hesaplamaları: Geniş Tanımlı İşsizlik ve Âtıl İşgücü” başlıklı araştırma, tam da bu görünmezlik alanına bakıyor. Aralık 2021’de Emek Araştırma Dergisinde yayımlanan çalışma, işsizliğin yalnızca aktif biçimde iş arayanlardan ibaret olmadığını; iş aramaktan vazgeçenlerin, çalışmaya hazır olduğu hâlde iş arayamayanların ve daha fazla çalışmak istediği hâlde yeterli çalışma süresine ulaşamayanların da işgücü piyasasındaki büyük atıl nüfusun parçası olduğunu gösteriyor.

Araştırmanın ortaya koyduğu temel gerçek yalındır: Dar tanımlı işsizlik, işgücü piyasasının bütününü değil, yalnızca belirli şartları yerine getiren küçük bir bölümünü ölçmektedir. Geniş tanımlı işsizlik ise buzdağının su altında kalan kısmını görünür kılmaya çalışmaktadır.

İşsizliği Ölçmek, Gerçeği Tanımlamaktır

Araştırmanın düşünsel çıkış noktası, istatistiğin tarafsız ve kendiliğinden oluşan bir bilgi olmadığıdır. Hangi sorunun sorulduğu, hangi ölçütün kullanıldığı ve kimlerin hesaba katıldığı, ulaşılan sonucu doğrudan belirler. Aynı toplumsal gerçeklik, farklı yöntemlerle ölçüldüğünde birbirinden oldukça farklı görünümler verebilir.

Bu nedenle işsizlik rakamları yalnızca sayılardan oluşmaz. Her oran, arkasında bir tanım taşır; her tanım ise bazı insanları içeri alırken bazılarını dışarıda bırakır. Araştırmacılar, standart işsizlik yaklaşımının işgücü piyasasının gerçek durumunu açıklamakta yetersiz kaldığını, ilk bakışta görünmeyen dinamiklerin ancak alternatif hesaplamalarla anlaşılabileceğini savunuyor.

TÜİK’in geleneksel yöntemine göre bir kişinin işsiz sayılması için referans döneminde istihdamda olmaması, son dört hafta içinde aktif bir iş arama kanalını kullanması ve iş bulduğu takdirde kısa süre içinde çalışmaya başlayabilecek durumda bulunması gerekiyor. Buna karşılık bir kişi referans haftasında yalnızca bir saat gelir getirici bir iş yapmışsa istihdamda kabul edilebiliyor. Böylece haftada bir saat çalışan kişi “çalışan” sayılırken, aylarca iş arayıp sonuç alamadığı için aramaktan vazgeçen kişi işsiz sayılmayabiliyor.

İstatistiğin dili burada yaşamın diliyle çatışmaya başlıyor. Çünkü geçimini sağlayamayan, düzenli bir işi bulunmayan, çalışmaya hazır olduğu hâlde artık iş bulabileceğine inanmayan milyonlar, resmî sınıflandırma içinde işsiz değil, “işgücüne dahil olmayan” nüfus olarak gösteriliyor.

Oysa çalışmak isteyen bir insanın iş aramaktan vazgeçmesi, işsizliğin ortadan kalktığını değil, işsizliğin daha da ağırlaştığını gösterir. İnsan artık iş bulamayacağına inandığı için kapıları çalmaktan vazgeçmiştir. İstatistiğin dışında kalan şey, yalnızca bir iş arama faaliyeti değil; umudun tükenmesidir.

Dar Tanımlı İşsizlik Kimi Görüyor?

Standart ya da dar tanımlı işsizlik, esas olarak şu üç ölçütü birlikte karşılayan kişileri kapsıyor:

Birincisi, kişinin herhangi bir işte çalışmıyor olması gerekiyor. İkincisi, belirlenen kısa süre içinde aktif olarak iş aramış olması şartı aranıyor. Üçüncüsü, iş bulması hâlinde kısa süre içinde işbaşı yapabilecek durumda bulunması bekleniyor.

Bu şartlardan biri yerine gelmediğinde kişi çalışma isteği bulunsa bile resmî işsizler arasına giremeyebiliyor. Çocuğuna bakmak zorunda olduğu için düzenli iş arayamayan kadın, iş bulma umudunu kaybeden genç, mevsim dışında çalışamayan tarım işçisi ya da haftada birkaç saat çalışmasına karşın daha uzun süreli iş arayan emekçi, çalışma yaşamındaki gerçek konumlarıyla değil, istatistiğin dar ölçütleriyle değerlendiriliyor.

Araştırmada özellikle iki grubun bu sistem içinde görünmezleştiği belirtiliyor: Potansiyel işgücü ve zamana bağlı eksik istihdamdakiler.

Potansiyel işgücü, çalışmak isteyen fakat ya belirlenen dönemde aktif iş aramayan ya da hemen işbaşı yapabilecek durumda bulunmayan insanlardan oluşuyor. Bu grubun içinde iş bulma umudunu kaybedenler, çalışmaya hazır olduğu hâlde çeşitli nedenlerle iş arayamayanlar ve iş aradığı hâlde kısa sürede başlayamayacak durumda olanlar bulunuyor.

Zamana bağlı eksik istihdam ise çalışmakta olduğu hâlde çalışma süresi yetersiz olan ve daha fazla çalışmak isteyenleri ifade ediyor. Bu insanlar kâğıt üzerinde istihdamdadır; ancak yaptıkları iş geçimlerini sağlamaya yetmemekte, daha fazla çalışmaya ihtiyaç duymaktadırlar. İşleri vardır ama yeterli işleri yoktur; gelirleri vardır ama yaşamlarını sürdürecek kadar değildir.

Böylece resmî istatistikte “çalışan” görünen bir insan, gerçek yaşamda işsizliğe çok yakın bir güvencesizlik içinde bulunabilir.

Âtıl İşgücü: Bir Ülkenin Kullanmadığı İnsan Gücü

Uluslararası çalışma yazınında geniş tanımlı işsizlik yerine giderek daha fazla “işgücünün eksik kullanımı” ya da “âtıl işgücü” kavramı kullanılıyor. Bu kavram, çalışma isteği ve kapasitesi bulunduğu hâlde ekonomik düzen tarafından bütünüyle ya da yeterince değerlendirilmeyen nüfusu anlatıyor.

Âtıl işgücü yalnızca tamamen işsizleri kapsamaz. Aynı zamanda kısmi çalışanları, daha uzun süre çalışmak isteyenleri, iş aramaktan vazgeçenleri ve çalışmaya hazır olduğu hâlde çeşitli engeller nedeniyle işgücü piyasasına giremeyenleri de içerir.

Uluslararası Çalışma Örgütü, işgücünün eksik kullanımını dört ayrı göstergeyle ele alıyor:

LU1, standart işsizlik oranıdır. İşsizlerin toplam işgücüne oranını gösterir.

LU2, işsizlerle zamana bağlı eksik istihdamdakileri birlikte hesaplar. Böylece yalnızca işi olmayanları değil, yeterince çalışamayanları da kapsar.

LU3, işsizlerle potansiyel işgücünü bir araya getirir. Aktif iş aramadığı için standart işsiz sayılmayan ancak çalışmak isteyen insanlar bu hesaplamaya dahil edilir.

LU4 ise en geniş ölçüdür. İşsizleri, zamana bağlı eksik istihdamdakileri ve potansiyel işgücünü birlikte değerlendirir. Kamuoyunda geniş tanımlı işsizlik olarak bilinen göstergeye en yakın ölçüm budur.

Bu göstergeler arasında ilerledikçe yalnızca hesap genişlemez; çalışma yaşamının gizlenen katmanları da ortaya çıkar. İlk oran işsizliğin görünen yüzünü, son oran ise üretim düzeninin kullanamadığı ya da yeterince kullanmadığı insan gücünü gösterir.

Buradaki “âtıl” sözcüğü insanları değersizleştiren bir niteleme değildir. Aksine, çalışmaya hazır milyonlarca insanın bilgisinin, emeğinin ve yaşam enerjisinin ekonomik yapı tarafından kullanılmadığını anlatır. Atıl durumda olan insan değil, onu üretim ve yaşam süreçlerine katamayan düzendir.

Dünya Dar Tanımla Yetinmiyor

Araştırma, alternatif işsizlik hesaplamalarının Türkiye’de uzun süre göz ardı edilmesine karşın dünyada yeni olmadığını gösteriyor. ILO, Avrupa Birliği İstatistik Ofisi Eurostat ve ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu, yıllardır standart işsizlik oranının yanında işgücünün eksik kullanımını gösteren farklı ölçümler yayımlıyor.

Eurostat, Avrupa Birliği ülkelerinin yanı sıra Birleşik Krallık, Avrupa Serbest Ticaret Birliği ülkeleri ve bazı aday ülkelerden topladığı verileri karşılaştırmalı biçimde değerlendiriyor. Kurum, üç ayda bir yaklaşık yüz değişkene ilişkin 1,7 milyondan fazla görüşmeye dayanan işgücü araştırmaları yürütüyor ve tanımlarını ILO ilkeleriyle uyumlu hâle getiriyor.

ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu ise işgücünün eksik kullanımını U-1’den U-6’ya kadar altı ayrı göstergeyle açıklıyor.

U-1, on beş hafta ve daha uzun süredir işsiz olanları; U-2, işini kaybedenlerle geçici işi sona erenleri; U-3, resmî işsizlik oranını gösteriyor. U-4’e iş bulma umudunu kaybedenler, U-5’e çalışmaya hazır olduğu hâlde iş aramayan diğer gruplar, U-6’ya ise bunlara ek olarak ekonomik nedenlerle yarı zamanlı çalışanlar dahil ediliyor. Böylece U-6, işsizliğin ve eksik istihdamın en geniş görünümünü sunuyor.

Bu yöntemin önemi şurada yatıyor: Devlet yalnızca tek bir oran açıklamıyor; çalışma yaşamının farklı katmanlarını kamuoyunun önüne koyuyor. Böylelikle yurttaşlar, araştırmacılar ve sendikalar dar işsizlik oranının yanında daha geniş göstergeleri de görebiliyor.

Çünkü bir ülkede U-3 düşerken U-6 yükseliyorsa, işsizliğin azaldığı değil, insanların daha güvencesiz ve daha yetersiz işlere sürüklendiği anlaşılabilir.

Salgın, Dar Tanımın Sınırlarını Açığa Çıkardı

Covid-19 salgını, geleneksel işsizlik hesaplamalarının yetersizliğini bütün dünyada daha görünür hâle getirdi. Salgın döneminde milyonlarca insan doğrudan işini kaybetmediği hâlde çalışma saatleri büyük ölçüde azaldı, işbaşına gidemedi ya da ücretsiz izin benzeri uygulamalarla fiilen üretim sürecinin dışına çıkarıldı.

Bu insanların bir bölümü hukuken çalışıyor görünüyordu; ancak gerçekte gelirini ve çalışma süresini kaybetmişti. Standart işsizlik oranı, bu kaybın önemli bölümünü ölçemedi.

ILO bu nedenle salgının etkisini anlayabilmek için “eşdeğer tam zamanlı iş kaybı” yöntemini kullandı. Yöntem, çalışma saatlerindeki toplam azalmayı, tam zamanlı kaç işe karşılık geldiğini hesaplayarak görünür kılmayı amaçlıyordu. İş kaybı böylece yalnızca iş sözleşmesinin sona ermesiyle değil, çalışılan saatlerin ortadan kalkmasıyla da ölçülüyordu.

Araştırmada verilen karşılaştırma, dar ve geniş tanımlı işsizlik arasındaki farkı çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Salgının en ağır hissedildiği 2020 baharında ABD’de dar tanımlı işsizlik yüzde 14,8 iken geniş tanımlı U-6 oranı yüzde 22,9’a çıktı. Avrupa Birliği’nde 2020’nin ikinci çeyreğinde dar işsizlik yüzde 6,8, geniş işsizlik yüzde 15,5 olarak ölçüldü. Türkiye’de ise Nisan 2020 döneminde dar tanımlı işsizlik yüzde 13,4’te kalırken geniş tanımlı işsizlik yüzde 27,7’ye ulaştı. Dar ve geniş oran arasındaki fark ABD’de 8,1, AB’de 8,7, Türkiye’de ise 14,3 puan oldu.

Bu rakamlar salgının Türkiye’de işsizliği azaltmadığını; insanların iş arayamaz, çalışamaz ve işgücüne katılamaz hâle gelmesi nedeniyle dar tanımlı işsizlik oranının gerçek yıkımı gizlediğini gösteriyordu.

Kapılar kapanmış, işyerleri durmuş, insanlar evlerine çekilmişti. İş arayamayan insan artık istatistikte işsiz görünmüyordu. Böylece hayat ağırlaşırken oran hafifleyebiliyordu.

Türkiye’de Makas Neden Bu Kadar Açık?

Araştırmaya göre Türkiye’de dar ve geniş tanımlı işsizlik arasındaki fark, ABD ve Avrupa Birliği’ne kıyasla daha yüksek seyrediyor. Şubat 2014’te iki oran arasındaki fark 8,9 puanken Şubat 2021’de 14,9 puana yükseldi.

Bu büyümenin temel nedeni, iş aramadığı hâlde çalışmaya hazır olanların sayısındaki artıştı. Diğer bir ifadeyle işsizlik yalnızca iş bulamama sorunu olmaktan çıkmış, giderek iş aramaktan vazgeçme ve işgücü piyasasının dışına itilme sorununa dönüşmüştü.

Türkiye işgücü piyasasının yapısal özellikleri de bu farkı büyütüyor. Kadınların işgücüne katılım oranının düşük olması, ücretsiz aile işçiliğinin yaygınlığı, mevsimlik çalışma, kayıt dışılık, güvencesiz ve düzensiz istihdam biçimleri, dar işsizlik tanımının dışında kalan geniş bir nüfus yaratıyor.

Özellikle kadınlar, bakım yükümlülükleri ve toplumsal iş bölümü nedeniyle iş arama koşulunu yerine getiremediklerinde işsiz sayılmıyor. Oysa iş arayamamalarının nedeni çalışma isteklerinin bulunmaması değil; çocuk, yaşlı ve hasta bakımının onların üzerine bırakılmasıdır.

Böylece ev içindeki ücretsiz emek, kadını yalnızca ücretli çalışmadan değil, işsizlik istatistiğinden de uzaklaştırıyor. Sistem önce bakım yükünü kadının omuzlarına bırakıyor, ardından iş aramadığı gerekçesiyle onu işsizler arasında saymıyor.

Gençlerde ise uzun süre iş bulamamak, düşük ücretler ve güvencesiz çalışma biçimleri, iş arama isteğini zayıflatıyor. İş aramaktan vazgeçen genç istatistikte işsiz sayılmasa bile toplumsal bakımdan daha derin bir işsizliğin içine sürükleniyor: Mesleğinden, geleceğinden ve kendi yaşamını kurma olanağından uzaklaşıyor.

Kadınlar ve Gençlerde Görünmeyen İşsizlik

Araştırmanın 2020 verileri üzerinden yaptığı hesaplama, geniş tanımlı işsizliğin kadınlar ve gençler üzerindeki ağırlığını açıkça gösteriyor.

TÜİK’in dar tanımlı verilerine göre 2020’de işsizlik oranı erkeklerde yüzde 12,3, kadınlarda yüzde 15 ve 15-24 yaş grubundaki gençlerde yüzde 25,3’tü. DİSK-AR’ın aynı veriler üzerinden yaptığı geniş tanımlı hesaplamada ise oran erkeklerde yüzde 23,5’e, kadınlarda yüzde 34,8’e ve gençlerde yüzde 41,1’e ulaşıyordu.

Dar ve geniş tanımlı oran arasındaki fark erkeklerde 11,2 puanken gençlerde 15,8, kadınlarda ise 19,8 puandı.

Bu tablo, işsizliğin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda cinsiyetli ve kuşaksal bir sorun olduğunu gösteriyor. Kadınlar ve gençler işgücü piyasasının kıyısında daha fazla bekliyor; ilk kriz anında işten çıkarılıyor, daha düşük ücretlere razı edilmeye çalışılıyor ve iş aramaktan vazgeçtiklerinde işsizliğin dışına yazılıyor.

İstatistik onları görünmez kılsa da yaşam görünmez kılmıyor. Geçim sıkıntısı evin içinde, ertelenen evliliklerde, aileye bağımlı hâle gelen gençlerde, bakım yükü altında kalan kadınlarda ve geleceği başka ülkelerde arama isteğinde kendisini göstermeye devam ediyor.

Türkiye’de Alternatif Hesaplamaların Geçmişi

Araştırma, geniş tanımlı işsizlik tartışmasının Türkiye’de bütünüyle yeni olmadığını da ortaya koyuyor. İşsizliğin standart ölçümlerle anlaşılamayacağını savunan çalışmaların geçmişi 1970’li yıllara kadar uzanıyor.

Nusret Ekin, 1971 tarihli çalışmasında eksik istihdamı, kısmi süreli çalışmayı, gizli işsizliği ve potansiyel eksik istihdamı tartışmıştı. Araştırmacılara göre Ekin’in yaklaşımı, yıllar sonra ILO’nun benimsediği âtıl işgücü kavramıyla önemli benzerlikler taşıyordu. Buna rağmen alternatif işsizlik ölçümleri, Türkiye’de çalışma ekonomisi yazınının merkezine uzun süre yerleşemedi.

Ergün Türkan’ın 2004 verileri üzerinden yaptığı hesaplamada, resmî işsizlik yüzde 10,3 iken eksik istihdamı ve diğer grupları kapsayan âtıl işgücü oranı yüzde 19,9 olarak bulunmuştu.

Zafer Yükseler ise resmî işsiz sayısının 2 milyon 493 bin ve işsizlik oranının yüzde 10,5 olarak açıklandığı 2003 yılı için genişletilmiş âtıl işgücü sayısını 5 milyon 476 bin, oranını da yüzde 21,5 olarak hesaplamıştı.

Bu eski hesaplamalar, tartışmanın bugüne özgü olmadığını gösteriyor. Türkiye’de işsizlik yıllardır yalnızca iş bulamayanların değil, işgücünün kıyısında tutulan geniş toplumsal kesimlerin sorunu olarak varlığını sürdürüyor.

DİSK-AR da 2010’lu yıllardan başlayarak geniş tanımlı işsizlik hesaplamalarını düzenli biçimde kamuoyuyla paylaşmaya başladı. TÜİK’in daha sonra “âtıl işgücü” adıyla yayımladığı ölçüm, büyük ölçüde uluslararası U-6 ve DİSK-AR’ın geniş tanımlı işsizlik yaklaşımıyla aynı bileşenlere dayanıyordu.

TÜİK’in 2021 Değişikliği: Gecikmiş Bir Kabul

TÜİK, yıllarca dar tanımlı işsizliği temel gösterge olarak yayımladı ve alternatif ölçümlere düzenli biçimde yer vermedi. Ancak Covid-19 salgınının işgücü piyasasında yarattığı olağanüstü koşullar, bu yaklaşımın sürdürülemezliğini görünür hâle getirdi.

Mart 2021’de Hanehalkı İşgücü Araştırması yönteminde değişiklik yapan TÜİK, dar tanımlı işsizlik oranının yanında üç yeni gösterge açıklamaya başladı:

Zamana bağlı eksik istihdam ve işsizlerin bütünleşik oranı, işsizlerle potansiyel işgücünün bütünleşik oranı ve âtıl işgücü oranı.

Böylece TÜİK, tek başına dar tanımlı işsizlik oranının çalışma yaşamındaki gerçek durumu göstermeye yetmediğini fiilen kabul etmiş oldu.

Araştırmada örnek verilen Ağustos 2021 verileri bu farkı açıkça gösteriyor. Dar tanımlı işsizlik oranı yüzde 12,1 olarak açıklanırken zamana bağlı eksik istihdam ile işsizlerin bütünleşik oranı yüzde 15,3, işsiz ve potansiyel işgücünün bütünleşik oranı yüzde 19,2, âtıl işgücü oranı ise yüzde 22 olmuştu.

Aynı ülkede, aynı ayda, aynı çalışma yaşamı için yüzde 12,1 ile yüzde 22 arasında değişen işsizlik göstergeleri ortaya çıkıyordu. Aradaki fark bir hesap hatasından değil, insanların hangi tanıma dahil edildiğinden kaynaklanıyordu.

Burada asıl mesele, oranlardan hangisinin “doğru” olduğu değildir. Her gösterge farklı bir soruya cevap verir. Ancak yalnızca en düşük oranı öne çıkarmak, çalışma yaşamının geri kalanını bilinçli biçimde karanlıkta bırakmak anlamına gelir.

2019’dan 2020’ye: Resmî İşsizlik Düştü, Gerçek İş Kaybı Arttı

Araştırmanın salgın dönemine ilişkin karşılaştırması, yöntem farkının siyasal önemini de ortaya koyuyor. TÜİK verilerine göre 2019 ile 2020 arasında dar tanımlı işsizlik oranı yüzde 13,7’den yüzde 13,2’ye gerilemişti. Buna göre salgının yaşandığı yılda işsizlik düşmüş görünüyordu.

Oysa aynı dönemde işgücü 1 milyon 676 bin kişi azalmış, işbaşında olanların sayısı 2 milyon 778 bin gerilemiş, işbaşında olmayanların sayısı yüzde 122,5 artmıştı. DİSK-AR’ın geniş tanımlı hesaplamasına göre işsizlik oranı 6,7 puan artarak yüzde 27,4’e ulaşmıştı.

Bu çelişki, dar tanımlı işsizliğin kriz dönemlerinde neden yanıltıcı olabileceğini gösteriyor. İnsanlar iş aramaktan vazgeçtiğinde işgücünden çıkıyor; işgücü küçüldüğü için işsizlik oranı düşebiliyor. Böylece ekonomik yıkım derinleşirken istatistiksel başarı görüntüsü oluşabiliyor.

Rakamın düşmesi hayatın düzeldiği anlamına gelmiyor. Bazen rakam, hayat kötüleştiği için düşüyor.

Bir insan iş ararken işsizdir; iş bulma umudunu kaybedip aramayı bıraktığında istatistikte işsiz olmaktan çıkar. Oysa yaşamındaki işsizlik ortadan kalkmamış, aksine daha kalıcı hâle gelmiştir.

Rakamların Siyaseti

İşsizlik oranlarının nasıl hesaplandığı yalnızca akademik bir yöntem tartışması değildir. Hükümetlerin ekonomi politikalarının başarısı, sosyal desteklerin kapsamı, istihdam programlarının yönü ve kamuoyunun ekonomik gidişata ilişkin algısı bu rakamlar üzerinden şekillenir.

Dar tanımlı işsizlik düştüğünde iktidarlar bunu ekonomik başarının kanıtı olarak sunabilir. Fakat aynı anda geniş tanımlı işsizlik yükseliyor, milyonlarca insan iş aramaktan vazgeçiyor ve çalışanlar daha uzun süre çalışmak istiyorsa, ortada gerçek bir istihdam başarısından söz edilemez.

İstatistik burada gerçeğin aynası olmaktan çıkıp gerçeğin hangi bölümünün gösterileceğine karar veren bir çerçeveye dönüşür. Kamera yalnızca iş arayanların üzerine çevrildiğinde, aramaktan vazgeçenler görüntünün dışında kalır. Çalışanların sayısı gösterilirken çalışma süreleri, ücretleri ve güvenceleri anlatılmadığında, eksik istihdam olağan bir çalışma biçimi gibi sunulur.

Oysa istihdamın niceliği kadar niteliği de önemlidir. Bir insanın çalışıyor olması, geçinebildiği, güvenceli olduğu veya geleceğini kurabildiği anlamına gelmez.

Haftada birkaç saat çalışan, çağrıldığında işe giden, geçici sözleşmeler arasında dolaşan ya da birden fazla iş yapmak zorunda kalan milyonlar, istatistikte çalışanlar arasında yer alabilir. Fakat hayatları, düzenli istihdamın güveninden çok işsizliğin belirsizliğine yakındır.

İşsizlik Bir Oran Değil, Toplumsal İlişkidir

Araştırmanın en önemli katkısı, işsizliği yalnızca işi olmayanların sayısı olarak değil, emeğin toplum içindeki kullanım biçimi olarak düşünmeye çağırmasıdır.

İşsizlik, üretilecek iş bulunmamasından ibaret değildir. Toplumun büyük ihtiyaçları karşılanmayı beklerken milyonlarca insanın çalışma gücünün kullanılmaması, ekonomik düzenin öncelikleriyle ilgilidir. Okulların öğretmene, hastanelerin sağlık çalışanına, kentlerin bakım emeğine, üretimin nitelikli işgücüne ihtiyacı varken insanların işsiz kalması, toplumsal ihtiyaçlarla sermayenin kârlılık beklentisi arasındaki çelişkinin sonucudur.

İnsanların çalışma gücü vardır, toplumun ihtiyaçları vardır; fakat bu ikisini bir araya getirecek işler, ancak kazanç sağladığı ölçüde kurulmaktadır. Böylece ihtiyaç büyürken istihdam daralabilir; üretim artarken çalışanların payı küçülebilir; ekonomi büyürken işsizlik derinleşebilir.

Âtıl işgücü kavramı tam da bu çelişkiyi görünür kılar. Kullanılmayan yalnızca emek değildir; toplumun üretme, öğrenme, bakım verme ve ortak yaşamı geliştirme kapasitesidir.

İşsiz bırakılan her insanla birlikte bir bilgi, deneyim ve yetenek de atıl bırakılır. İşsizlik bu nedenle yalnızca bireysel gelir kaybı değil, toplumsal zenginliğin boşa harcanmasıdır.

Görünmeyeni Saymadan Çözüm Üretilemez

Araştırmacılar, alternatif işsizlik hesaplamalarının akademisyenler, sendikalar, toplumsal örgütler ve politika yapıcılar açısından hayati önem taşıdığını vurguluyor. Çünkü sorunun gerçek büyüklüğü bilinmeden ona uygun politika geliştirmek mümkün değildir.

İş bulma umudunu kaybedenler hesaba katılmadığında, onları yeniden çalışma yaşamına döndürecek politikalar da kurulamaz. Kadınların iş arayamamasında bakım yükünün etkisi görülmediğinde, kamusal kreş ve bakım hizmetlerinin önemi anlaşılmaz. Zamana bağlı eksik istihdam ölçülmediğinde, çalışma süreleriyle gelir arasındaki uçurum görünmez kalır. Gençlerin işgücünün dışına çıkışı izlenmediğinde ise bir kuşağın gelecek kaybı yalnızca kişisel başarısızlık gibi sunulur.

Geniş tanımlı işsizlik bu nedenle yalnızca daha yüksek bir oran açıklamak değildir. Dar tanımın böldüğü toplumsal gerçekliği yeniden bir araya getirmektir.

İşsiz, eksik çalışan, umudunu yitiren, iş arayamayan ve çalışmaya hazır olan insanları aynı tablonun içinde görmek; sorunu bireylerin isteksizliğine değil, çalışma düzeninin yapısına bağlamak demektir.

Buzdağının Altında Biriken Hayatlar

Aziz Çelik, Deniz Beyazbulut ve Zeynep Kandaz’ın araştırması, işsizlik rakamlarının gerçeği bütünüyle yansıtan saydam göstergeler olmadığını anlatıyor. Dar tanımlı işsizlik, çalışma yaşamının yalnızca belirli bir anını ve belirli bir kesimini ölçüyor. Geniş tanımlı işsizlik ise işgücü piyasasının kıyısında bekleyenleri, çalışmaya hazır olduğu hâlde iş arayamayanları ve çalıştığı hâlde emeği yeterince kullanılmayanları görünür kılıyor.

Ancak burada görünür hâle gelen yalnızca daha büyük bir işsizler toplamı değildir. Aynı zamanda bir toplumun nasıl yönetildiği, ekonomik yüklerin kimlerin üzerine bırakıldığı ve hangi hayatların sayılmaya değer görüldüğü de ortaya çıkar.

Bir insanı işsiz saymamak, onun işsizliğini ortadan kaldırmaz. Bir kadını işgücünün dışında göstermek, onun çalışma isteğini yok etmez. Bir genci iş aramaktan vazgeçtiği için tablodan çıkarmak, geleceksizliğini çözmez. Haftada birkaç saat çalışan birini istihdamda göstermek de onun geçinebileceği anlamına gelmez.

Rakamların dışında bırakılan hayatlar, sokaklarda, evlerde, iş başvurularında, ertelenen düşlerde ve büyüyen borçlarda yaşamaya devam eder.

Bu nedenle işsizlik tartışmasının ilk sorusu “Oran kaç?” olmamalıdır. Önce şu sorulmalıdır:

Kimleri sayıyoruz, kimleri dışarıda bırakıyoruz ve kimlerin umutsuzluğunu ekonomik başarının sessiz kanıtına dönüştürüyoruz?

Çünkü istatistiğin ışığı yalnızca görünen yüzeye tutulduğunda, buzdağının altında biriken milyonlar karanlıkta kalır. O karanlık ortadan kalkmaz; yalnızca resmî tablonun dışında büyümeye devam eder.