back to top
Ana Sayfa Kültür Sanat Küçük Kara Balık Hâlâ Yüzüyor

Küçük Kara Balık Hâlâ Yüzüyor

Bazı insanlar vardır; yaşadıkları yıllar takvimlerde kalır, ama ömürleri tarihin içinde sürmeye devam eder. Ölüm onların biyografisini sonlandırır, fakat varlıklarını bitiremez. Çünkü kimi insanlar yalnızca yaşadıkları döneme ait değildir. Onlar, kendilerinden sonra gelecek kuşakların vicdanına yerleşirler. Her yeni kuşak onları yeniden keşfeder, yeniden okur, yeniden anlamlandırır. Aradan onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ dünyanın birçok yerinde bir çocuk bir kitabın kapağını açıyor ve küçük bir balığın hikâyesini okumaya başlıyor. Fakat o çocuk farkında olmasa da, aslında yalnızca bir masal okumuyor. Bir öğretmenin ömrünü, bir halkın hafızasını, bir aydının direncini ve özgürlüğün peşine düşmüş bir insanın yarım kalmış yolculuğunu da okumaya başlıyor.

Bugün, 23 Haziran. Samed Behrengi’nin doğumunun üzerinden seksen yedi yıl geçti. 23 Haziran 1939’da Tebriz’in yoksul mahallelerinden birinde dünyaya gelen bu çocuk, belki de doğduğu gün kaderin ona hazırladığı hikâyeyi bilmiyordu. Yoksulluk, emek, dışlanmışlık ve mücadele onun hayatının ayrılmaz parçaları olacaktı. Babası gündelik işlerde çalışan emekçi bir insandı. Evlerinde kitaplardan çok geçim sıkıntısı vardı. Çocukluğu, Ortadoğu’nun milyonlarca yoksul çocuğunun çocukluğuna benziyordu. Eksik, zor ve kırılgandı. Fakat bazen tarih, en büyük hikâyelerini tam da böyle yerlerden çıkarır. Çünkü insanın dünyayı değiştirme arzusu çoğu zaman ayrıcalıklardan değil, eksikliklerden doğar.

Behrengi’nin hayatını anlamak için onu yalnızca bir yazar olarak görmek yeterli değildir. O her şeyden önce bir öğretmendi. Ancak burada sözünü ettiğimiz öğretmenlik, müfredat aktaran sıradan bir meslek değildir. Onun öğretmenliği, halkın içine karışmanın, yoksulluğu tanımanın, çocukların gözünden dünyaya bakmanın başka bir adıdır. Öğretmen okulunu bitirdikten sonra İran Azerbaycanı’nın köylerine gönderildiğinde, aslında gerçek eğitimini yeni almaya başlamıştı. Çünkü onu biçimlendiren şey üniversite amfileri değil, kerpiç evler, tozlu yollar, yalınayak çocuklar ve unutulmuş köyler oldu.

Orada gördüğü manzara yalnızca ekonomik yoksulluk değildi. Aynı zamanda kültürel ve siyasal bir dışlanmışlıktı. İran’ın merkezileşen devlet yapısı içinde Azerbaycan Türklerinin dili görünmezleştiriliyor, halk kültürü geri kalmışlığın bir işareti gibi sunuluyor, köylü çocukları eğitim sisteminin en alt basamağında tutuluyordu. Behrengi işte bu nedenle yalnızca çocuklara okuma yazma öğreten bir öğretmen olarak kalmadı. O, çocukların neden yoksul olduklarını, neden bazı hayatların diğerlerinden daha değersiz görüldüğünü ve neden insanların kendi dillerinde konuşurken bile kendilerini eksik hissetmek zorunda bırakıldıklarını anlamaya çalıştı.

Belki de bu yüzden yazdığı hikâyelerde prensler, krallar ve kahraman komutanlar yoktur. Onun dünyasında kahramanlar sıradan insanlardır. Balıklar, kargalar, köylüler, çocuklar ve kuklalar vardır. Çünkü Behrengi’nin gözünde tarih, saraylarda yaşayanların değil, görünmez kılınanların hikâyesidir. Bu yönüyle onun edebiyatı yalnızca estetik bir uğraş değil, aynı zamanda politik bir tercihtir. Ezilenlerin sesini duyurmanın, görünmeyeni görünür kılmanın ve susturulanları konuşturmanın yoludur.

Onun en bilinen eseri olan Küçük Kara Balık, bu nedenle çocuk edebiyatı tarihinin en güçlü politik alegorilerinden biridir. İlk bakışta dar bir dereden çıkıp denizi arayan küçük bir balığın hikâyesi gibi görünür. Ancak biraz dikkatli okunduğunda, o derenin yalnızca bir dere olmadığı anlaşılır. O dere, insanın içine kapatıldığı bütün sınırları temsil eder. Gelenekleri, korkuları, itaat kültürünü, kader diye sunulan çaresizlikleri ve sorgulamayı yasaklayan bütün zihinsel duvarları simgeler. Küçük Kara Balık ise yalnızca bir balık değildir. O, “başka türlü yaşayabilir miyiz?” diye soran insanın kendisidir.

Bu nedenle kitap, çocuklar kadar yetişkinlerin de kitabıdır. Çünkü insanın büyümesi, çoğu zaman kendi deresine alışması anlamına gelir. Düzenli bir hayat, güvenli bir çevre ve tanıdık korkular insanı zamanla sorgulamaktan uzaklaştırır. Behrengi’nin küçük balığı ise tam tersini yapar. Bildiği dünyanın dışına çıkmayı seçer. Merak etmeyi, risk almayı ve bedel ödemeyi göze alır. Özgürlüğün güvenli bir liman olmadığını bilir. Ama yine de yola çıkar. Çünkü onun için asıl tehlike ölmek değil, hiç yaşamamaktır.

Bu noktada Behrengi’nin düşüncesinin yalnızca çocuk edebiyatı içinde değerlendirilmesi büyük bir eksiklik olur. O aynı zamanda halk kültürü üzerine çalışan bir araştırmacıydı. Azerbaycan Türklerinin masallarını, destanlarını, halk anlatılarını derledi. Köylerin belleğinde yaşayan hikâyeleri kayıt altına aldı. Çünkü ona göre halk kültürü geçmişte kalmış folklorik bir süs değildi. Halkın tarihsel hafızasıydı. Bir toplumun kendisini yeniden kurabileceği kaynaklardan biriydi.

Burada Behrengi’nin düşüncesi ile Marksist gelenek arasında da güçlü bağlar görülür. O, yoksulluğu bireysel bir kader olarak görmez. Yoksulluğun arkasındaki toplumsal ilişkileri görmeye çalışır. Çocukların yaşadığı eşitsizliği yalnızca ahlaki bir sorun olarak değil, siyasal ve ekonomik bir mesele olarak da kavrar. Bu nedenle eserlerinde emek, mülkiyet, paylaşım ve adalet temaları sürekli karşımıza çıkar. Bir Şeftali Bin Şeftali, görünüşte bir çocuk hikâyesidir ama aslında emeğin kim tarafından üretildiği ve ürünün kim tarafından sahiplenildiği sorusunu sorar. Pancarcı Çocuk ve diğer öykülerinde ise yoksulluğu romantikleştirmez; onun insan ruhunda açtığı yaraları görünür kılar.

Bu yönüyle Behrengi, yalnızca bir masal anlatıcısı değil, aynı zamanda Gramsci’nin sözünü ettiği anlamda bir “organik aydın”dır. Halk adına konuşan değil, halkın içinden konuşan bir aydın. Bilgiyi yukarıdan aşağıya dağıtan değil, halkın deneyimlerinden öğrenen bir düşünür. Bu yüzden eserlerinde akademik bir kibir yoktur. Karmaşık teoriler yerine basit görünen hikâyeler kullanır. Fakat o hikâyelerin içinde bir toplumun bütün çelişkileri saklıdır.

Belki de tam da bu nedenle iktidarlar ondan rahatsız oldular.

Çünkü otoriter rejimler soru soran çocuklardan hoşlanmaz. Merak eden öğrencilerden hoşlanmaz. Halkın kendi hikâyesini anlatmasından hoşlanmaz. Onlar itaat eden yurttaşlar isterler. Küçük Kara Balık ise itaat etmeyi reddeder.

1968 yılında Aras Nehri’nde yaşamını yitirdiğinde henüz yirmi dokuz yaşındaydı. Resmî kayıtlara göre boğularak ölmüştü. Ancak ölümünün üzerinden geçen yarım yüzyıla rağmen bu olayın sıradan bir kaza olduğuna inanmayanların sayısı hiç azalmadı. Çünkü Ortadoğu halkları, soru soran öğretmenlerin, hakikati anlatan gazetecilerin, şiir yazan gençlerin ve düşünmekten vazgeçmeyen aydınların nasıl susturulduğunu çok iyi biliyordu. Bu nedenle Behrengi’nin ölümü zamanla biyografik bir olay olmaktan çıktı; susturulan bütün seslerin ortak simgelerinden biri haline geldi.

Bugün geriye dönüp baktığımızda, asıl şaşırtıcı olan şey onun erken ölümü değil, eserlerinin hâlâ canlı kalabilmesidir. Çünkü dünya değişti. Teknoloji değişti. İletişim araçları değişti. Sınırlar değişti. Ama insanların çocuklara söyledikleri şey pek değişmedi. Hâlâ güvenli olanı seçmeleri öğütleniyor. Hâlâ sürüden ayrılmamaları isteniyor. Hâlâ fazla soru sormanın riskli olduğu fısıldanıyor. Hâlâ farklı düşünenlerin önüne görünmez duvarlar örülüyor.

İşte bu yüzden Samed Behrengi yalnızca geçmişte yaşamış bir yazar değildir. O, her kuşağın yeniden karşılaştığı bir öğretmendir. Her dönemin yeniden ihtiyaç duyduğu bir halk anlatıcısıdır. Her baskı döneminde yeniden hatırlanan bir vicdandır.

Ve belki de onun bize bıraktığı en büyük miras umut değildir. Çünkü umut tek başına insanı değiştirmez. Behrengi’nin asıl mirası cesarettir. Umudu cesaretle birleştirme gücüdür. Küçük Kara Balık denizi bulacağından emin değildir. Hatta ölebileceğini bilir. Ama yine de yola çıkar. Çünkü özgürlük, garanti edilmiş bir sonuç değil, göze alınmış bir yolculuktur.

Bu yüzden bugün, doğumunun seksen yedinci yılında Samed Behrengi’yi anarken, aslında yalnızca bir yazarı anmıyoruz. Bir öğretmeni, bir halk aydınını, bir masalcıyı ve bir devrimciyi anıyoruz. Daha doğrusu, bize aynı soruyu hâlâ sormaya devam eden bir sesi dinliyoruz:

“Ya derenin sonu gerçekten denizse?”

Ve belki bu yüzden, kitabın son sayfası kapandıktan sonra bile küçük kara balık hâlâ yüzmeye devam ediyor. Çünkü bazı insanlar ölür, bazı hikâyeler biter. Ama bazı hikâyeler, insanlığın özgürlük arayışına karıştıkları için hiç bitmezler. Samed Behrengi’nin hikâyesi de onlardan biridir. Bugün Aras’ın sularında değil, dünyayı değiştirebileceğine hâlâ inanmak isteyen insanların hayal gücünde yaşamayı sürdürüyor. Orada, akıntıya karşı yüzmeye devam ediyor.