Mayir Sayın, Siyasi Haber’de yayımlanan kapsamlı değerlendirmesinde “Terörsüz Türkiye” sürecini ve 10 Ağustos’ta yürürlüğe giren “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”u eleştirerek, iktidarın Kürt sorununu ve demokratikleşme talebini çözmek yerine kendi siyasal hedefleri doğrultusunda yönetmeye çalıştığını savundu. Sayın’a göre süreçte ortaya çıkan sınırlı kazanımlar küçümsenmemeli ancak iktidarın attığı adımların hangi siyasal amaçlara hizmet ettiğine bakılmadan sürece olumlu anlamlar yüklemek, hem demokrasi mücadelesi hem de Kürt sorununun çözümü açısından ciddi riskler taşıyor.
Sayın: Eleştiri Sürecin Düşmanlığı Değil
Sayın yazısının başında, yaklaşık 19 aydır devam eden sürecin Meclis komisyonu raporunun ardından ikinci önemli ürünü olarak 10 Ağustos 2026’da kabul edilen “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”u değerlendiriyor. Yasaya yönelik eleştirilerin, sürecin sabote edilmesi veya savaşın sürmesinden yana olmak şeklinde yorumlanmasına itiraz eden Sayın, eleştirel yaklaşımın tam tersine sürecin daha sağlıklı ilerlemesi açısından gerekli olduğunu savunuyor.
Sayın, kendisini 60 yıllık sosyalist mücadele deneyimi içinden konumlandırarak, eleştirinin özgürlük hareketine, demokrasi mücadelesine ya da sosyalizm mücadelesine zarar vermek anlamına gelmediğini belirtiyor. Aksine, eleştiriyi sonuçlarını göze alacak kadar ileri götürmenin sosyalist demokrasi, işçi sınıfı siyaseti, ulusal sorun, kadın ve ekoloji meselelerinin yanı sıra yeni teknolojilerin ve “dijital kapitalizm” olarak tanımladığı dönemin anlaşılması açısından zorunlu olduğunu ifade ediyor.
Bu çerçevede Sayın, yasaya ilişkin eleştirilerinin yanında, yaklaşık 3 bin 500 devrimcinin tahliye edilmesine olanak sağlayabilecek düzenlemeyi de olumlu gördüğünü özellikle vurguluyor. Ancak bu olumlu ihtimalin, yasanın bütünü ve iktidarın siyasal hesapları konusunda eleştirel bakışı ortadan kaldırmaması gerektiğini savunuyor.
Önceki “Barış Süreçleri”nin Gölgesi
Sayın’ın değerlendirmesinin önemli bir bölümünü, AKP iktidarı dönemindeki önceki çözüm ve anayasa deneyimleri oluşturuyor. 2010 anayasa değişikliği sürecini hatırlatan Sayın, o dönemde demokratikleşme beklentisinin bazı sosyalist çevrelerde de güçlü olduğunu, ancak sonraki gelişmelerin bu değişikliklerin Erdoğan merkezli güçlü bir yürütme düzeninin önünü açtığını savunuyor.
2013-2015 arasındaki “barış süreci”nin de benzer biçimde iktidarın siyasal hesaplarından bağımsız okunamayacağını belirten Sayın, özellikle Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğunu ve sonraki siyasal gelişmeleri bu dönüşümün parçaları olarak değerlendiriyor. Ona göre 15 Temmuz 2016 sonrasında ilan edilen olağanüstü hal koşulları, iktidarın muhalefete yönelik baskılarının kalıcılaşmasına ve olağanüstü uygulamaların gündelik siyasetin parçası haline gelmesine yol açtı.
Sayın, bugün “Terörsüz Türkiye” adıyla başlayan yeni sürece de bu tarihsel deneyimlerin ışığında yaklaşılması gerektiğini belirtiyor. Başlangıçta Kandil’den gelen “özel savaş oyunu” değerlendirmesinin, geçmiş deneyimlerin yarattığı güvensizliğin sonucu olduğunu ancak Abdullah Öcalan’ın sürece “demokratik toplum” vurgusuyla karşılık vermesinin yeni bir tartışma alanı açtığını ifade ediyor.
Meclis Komisyonu Beklentiyi Karşılamadı
Sayın’a göre süreçte en önemli kırılmalardan biri, büyük umut bağlanan Meclis komisyonunun işleyişinde ortaya çıktı. Komisyonun Kürt sorununu ve demokrasi meselesini AKP-MHP ile Öcalan arasındaki görüşmelerin dışına çıkararak bütün toplumun ve Meclis’in ortak sorunu haline getirebileceği beklentisinin gerçekleşmediğini savunan Sayın, sürecin iktidarın belirlediği sınırlar içerisinde tutulduğunu ileri sürüyor.
Sayın’ın en sert eleştirilerinden biri de komisyon raporuna ilişkin. Ona göre Kürt sorununun çözümü için oluşturulan raporda Kürt sorununa ilişkin açık bir çözüm önerisinin bulunmaması, sürecin siyasal kapsamının daraltıldığını gösteriyor. Böylece beklentilerin bu kez çıkarılacak “kök yasa” ya da “çerçeve yasa”ya yönlendirildiğini belirtiyor.
Bu yaklaşımın temelinde Sayın’ın şu sorusu bulunuyor: Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşme gerçekten Meclis’in ortak meselesi haline mi getiriliyor, yoksa iktidar kendi belirlediği sınırlar içerisinde yeni bir siyasal düzenleme mi yapıyor?
Yasanın Kritik Noktası: Son Söz Kimin?
Sayın, 10 Ağustos’ta yürürlüğe giren yasayı özellikle yasa tekniği ve uygulanma biçimi üzerinden eleştiriyor. Ona göre düzenlemenin hazırlanması ve Meclis’ten geçirilme süreci olağan yasama pratiğinden farklı biçimde gelişti; aylardır beklenen metnin kısa sürede komisyon ve Genel Kurul aşamalarından geçirilmesi ciddi soru işaretleri yarattı.
Daha önemli eleştiri ise yasanın uygulanmasıyla ilgili. Sayın, yürütmenin ve özellikle Cumhurbaşkanlığı makamının süreç üzerindeki belirleyici rolünün, yasama ile yürütme arasındaki kuvvetler ayrılığı bakımından sorun oluşturduğunu savunuyor. Yasada öngörülen mekanizmalar üzerinden MİT ve Millî Güvenlik Kurulu’nun değerlendirmelerinin ardından Cumhurbaşkanı’nın tutumunun uygulama bakımından belirleyici olacağını ileri sürüyor.
Sayın’ın yorumuna göre bu durum, Türkiye’deki başkanlık sisteminin siyasal mantığının yasaya da yansıması anlamına geliyor. Başka bir ifadeyle Meclis yasa çıkarıyor ancak yasanın fiilen işletilmesi konusunda yürütmenin siyasi iradesi belirleyici hale geliyor.
Bu iddia, “Terörsüz Türkiye” sürecinin yalnızca bir hukuk düzenlemesi değil, aynı zamanda iktidarın elindeki siyasal güç dengeleriyle doğrudan bağlantılı bir süreç olduğu yönündeki Sayın’ın temel tezini oluşturuyor.
2005 Sınırı Ve Eşitlik Tartışması
Sayın’ın yasaya ilişkin bir diğer eleştirisi, düzenlemenin belirlediği tarih sınırı. Yasanın 2005 öncesinde işlenen suçlar bakımından farklı bir yaklaşım getirmesinin eşitlik ilkesi açısından sorunlu olduğunu savunan Sayın, özellikle Kürt hareketinin eski yöneticilerinin düzenlemenin dışında bırakılmasının hukuki ve siyasi sonuçlarına dikkat çekiyor.
Sayın burada iki ihtimal üzerinde duruyor. Birinci ihtimal, bunun iktidarın bilinçli bir tercihi olması ve siyasal olarak belirli kesimleri kapsam dışında tutması. İkinci ihtimal ise düzenlemedeki eşitsizliğin Anayasa Mahkemesi tarafından giderilebileceği bir hukuki boşluk oluşturulması.
Her iki ihtimalin de yasayı tartışmalı hale getirdiğini belirten Sayın, düzenlemenin toplumsal barış iddiasıyla hazırlanmasına rağmen siyasi suçlardan veya iktidara yönelik eylemlerden dolayı ceza alan çok sayıda kişinin kapsam dışında kalmasını da eleştiriyor.
İktidarın Asıl Hedefi Ne?
Sayın’ın yazısının merkezindeki soru ise doğrudan iktidarın siyasal hedeflerine yöneliyor.
Ona göre son iki yılda Türkiye’de siyasal kavramlar ve ittifaklar yeniden şekillenirken, AKP-MHP iktidarının “demokrasi”, “milliyetçilik”, “faşizm” ve “emperyalizm” gibi kavramlar etrafında yarattığı belirsizlik, sürecin gerçek niteliğinin anlaşılmasını zorlaştırıyor. Sayın, “Terörsüz Türkiye” hamlesinin yalnızca güvenlik politikası olarak değil, iktidarın kendi geleceğini güvence altına alma arayışı olarak da okunması gerektiğini savunuyor.
Bu noktada Sayın, iktidarın Kürt hareketiyle yürüttüğü sürecin demokratikleşmeyi esas almadığını düşünen Kürt hareketi içindeki değerlendirmelere de yer veriyor. Fuat Ali Rıza’nın, mevcut AKP-MHP iktidarıyla Türkiye’nin demokratikleşme fırsatlarını değerlendiremeyeceği yönündeki görüşünü aktaran Sayın, iktidarın “Terörsüz Türkiye” söylemini PKK’nin tasfiyesine odaklanan bir yaklaşım olarak değerlendiriyor.
Sayın’ın buradan çıkardığı sonuç açık: Eğer iktidarın temel hedefi demokratikleşme değil, PKK’nin tasfiyesi ise, bu süreç neden Kürt sorununun demokratik çözümüne yol açsın?
“Terörsüz Türkiye” İle “Demokratik Toplum” Arasında
Yazıda Abdullah Öcalan’ın “Terörsüz Türkiye” çağrısına “demokratik toplum” vurgusuyla karşılık vermesi, sürecin temel siyasal çelişkilerinden biri olarak ele alınıyor. Sayın’a göre silahlı çatışmanın sona ermesi ile demokratikleşmenin aynı şey olmadığı burada özellikle önem kazanıyor.
Bu ayrım, sürecin geleceği açısından kritik.
Silahların bırakılması bir güvenlik sorununun sona ermesi anlamına gelebilir. Ancak bunun kalıcı bir siyasal çözüme dönüşmesi için Kürtlerin siyasal ve kültürel haklarının güvence altına alınması, demokratik siyaset alanının genişletilmesi ve bütün yurttaşların eşit haklara sahip olması gerekiyor.
Sayın’ın eleştirisinin temelinde de bu ayrım bulunuyor: Terörsüz bir ülke ile demokratik bir ülke aynı şey değil.
Birincisi çatışmanın bitirilmesiyle, ikincisi ise devlet-toplum ilişkisinin demokratik biçimde yeniden kurulmasıyla ilgilidir.
İktidarın “Mecbur Kaldığı” Tezi
Sayın, iktidarın süreci başlatmak zorunda kaldığı yönündeki yorumları da sorguluyor. Öncelikle ABD ve İsrail’in bölgesel politikalarının Türkiye üzerinde yarattığı baskının bu sürecin nedeni olduğu tezinin yeterince kanıtlanmadığını savunuyor.
Rojava, Suriye ve bölgesel gelişmeler üzerinden yapılan değerlendirmelerde Türkiye’nin emperyalist güçlerle çatışmak yerine onların bölgesel planlarına uyum sağladığını ileri süren Sayın, bu nedenle “iktidar Kürtlerle anlaşmaya mecbur kaldı” varsayımının yeniden değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor.
Bu yaklaşım, Sayın’ın yazısında önemli bir yere sahip olan “iktidarın zorlandığı için mi, yoksa kendi siyasal hesabı olduğu için mi adım attığı” sorusunu gündeme getiriyor.
Çünkü iktidarın gerçekten demokratikleşmeye zorlandığı varsayılıyorsa, muhalefetin ve toplumsal hareketlerin baskısının süreçte belirleyici olması beklenir. Sayın ise mevcut tabloya bakıldığında iktidarın aynı anda muhalefete yönelik baskıyı sürdürmesini bu varsayımla çelişkili buluyor.
Yeni Bir Siyasal Düzen Arayışı
Sayın, yazısında iktidarın olası hedeflerinden birinin Kürt hareketinin desteğini alarak yeni anayasal düzenlemelerin önünü açmak ve muhalefeti parçalamak olduğunu ileri sürüyor. Bu nedenle “Terörsüz Türkiye” sürecinin yalnızca Kürt sorununa ilişkin bir çözüm arayışı olarak değil, Türkiye’nin yeni siyasal düzeninin kurulması için yürütülen daha geniş bir iktidar stratejisinin parçası olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.
Bu tezini desteklemek için Kürt hareketi içindeki çeşitli isimlerin değerlendirmelerine de başvuran Sayın, Mustafa Karasu, Sabri Ok, Murat Karayılan, Duran Kalkan ve Fuat Ali Rıza’nın açıklamalarını sürecin geleceğine ilişkin önemli göstergeler olarak değerlendiriyor.
Sayın’ın özellikle aktardığı Fuat Ali Rıza değerlendirmesinde, mevcut AKP-MHP iktidarının demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü ekseninde hareket etmediği, temel yaklaşımın PKK’nin tasfiyesi ve “Terörsüz Türkiye” söylemi üzerinden sürdürüldüğü savunuluyor.
Çözümün Adresi: Geniş Bir Muhalefet Birliği
Yazının son bölümünde Sayın, eleştiriden siyasal stratejiye geçiyor. Ona göre iktidarın yapmadıklarını sıralamak veya iktidardan demokratikleşme yönünde adım atmasını beklemek yeterli değil. İktidarı yeni adımlar atmaya zorlayacak toplumsal ve siyasal bir güç oluşturulması gerekiyor.
Sayın’ın önerisi, geniş bir antifaşist siyasal birlik oluşturulması. Bu çerçevede başta işçi sınıfı, kır yoksulları, Kürt halkının demokratik taleplerini savunan kesimler, feministler, LGBTİ+ hareketi, Aleviler ve ekolojistler olmak üzere farklı toplumsal kesimlerin ortak bir mücadele zemininde buluşması gerektiğini savunuyor.
Bu ittifakın yalnızca sosyalistlerden oluşmaması gerektiğini belirten Sayın, iktidara karşı konumlanan ancak sosyalist olmayan siyasi güçlerin de farklı düzeylerde ittifak veya tarafsızlaştırma stratejileri kapsamında değerlendirilmesini öneriyor. Bu kapsamda Yeni Parti, İYİ Parti ve Zafer Partisi gibi aktörlerin farklı siyasal konumlarına rağmen iktidarın geriletilmesi açısından hesaba katılması gerektiğini ileri sürüyor.
Sayın, bu stratejinin geçmişteki Emek ve Özgürlük İttifakı zemininden yeniden hareketle geliştirilebileceğini düşünüyor.
Sayın’ın Temel Uyarısı: İktidarın Adımını İktidarın Niyeti Sanmamak
Mayir Sayın’ın Siyasi Haber’deki yazısının bütününe bakıldığında, temel eleştirinin yasanın kendisinden daha geniş bir alana yöneldiği görülüyor.
Sayın, “Terörsüz Türkiye” sürecinde atılan her adımın otomatik olarak demokratikleşme adımı kabul edilmesine karşı çıkıyor. Yaklaşık 3 bin 500 kişinin tahliye edilmesi gibi sonuçları olumlu bulsa da, bu sonucu iktidarın genel siyasal çizgisinden bağımsız değerlendirmiyor.
Bu yaklaşımın merkezinde şu ayrım bulunuyor:
Bir iktidarın demokratik bir sonuç doğuran bir adım atması, onun demokratik bir amaç taşıdığını tek başına kanıtlamaz.
Dolayısıyla Sayın’ın yazısı, “Terörsüz Türkiye” tartışmasını “barıştan yana olanlar” ile “sürece karşı çıkanlar” biçimindeki basit bir ikiliğin dışına çıkarmaya çalışıyor. Ona göre asıl tartışılması gereken, çatışmanın sona ermesinden sonra hangi siyasal düzenin kurulacağı, Kürt sorununun hangi haklar temelinde çözüleceği ve bu sürecin iktidarın mevcut gücünü tahkim etmek için kullanılıp kullanılmayacağı.
Bu noktada yazının en kritik sorusu da ortaya çıkıyor:
Silahların sustuğu bir Türkiye, gerçekten demokratikleşmiş bir Türkiye olacak mı; yoksa iktidarın kendi siyasal ömrünü uzatmak için kullandığı yeni bir siyasal denklemin içine mi yerleşecek?
Sayın’ın değerlendirmesine göre bu sorunun yanıtı, iktidarın ne söylediğinden çok hangi yasaları çıkardığına, hangi hakları tanıdığına, hangi siyasi güçlere alan açtığına ve muhalefete nasıl davrandığına bakılarak verilebilir.
Çünkü kalıcı barış yalnızca savaşın bitmesi değildir.
Barış, savaşın nedenlerini üreten siyasal düzenin de değişebilmesidir.












