back to top
Ana Sayfa Haberler Çocukların En Sevdiği Masal, Babalarının Sesidir

Çocukların En Sevdiği Masal, Babalarının Sesidir

Bir ülkenin adaletini anlamak için bazen anayasal metinlere, mahkeme kararlarına ya da hukuk kitaplarına bakmak gerekmez. Bir evin akşam sessizliğine kulak vermek yeterlidir. Çünkü adalet yalnızca mahkeme salonlarında tecelli eden bir ilke değildir; sofralarda hissedilen, çocuk odalarında eksikliği duyulan, ailelerin gündelik hayatına dokunan canlı bir duygudur. Eğer bir evde her akşam aynı sandalyenin boş kaldığı hissediliyorsa, bir çocuk uyumadan önce babasının sesini eski videolardan dinlemek zorunda kalıyorsa, orada mesele yalnızca bir dosya ya da bir yargılama değildir. Orada hukukun ulaşıp ulaşamadığı yer, bir çocuğun kalbidir.

Esma Buçan’ın sosyal medyada paylaştığı birkaç satır, belki de uzun hukuk raporlarının anlatamayacağı kadar büyük bir hakikati taşıyor. Eski videolar açılıyor. Birinde Evren Buçan küçük kızı Berraya masal anlatıyor. Diğerinde Berra, babasını defalarca öpüyor. Anne ve kızlar o görüntüleri birlikte izliyorlar. Önce gülüyorlar, sonra gözyaşları birbirine karışıyor. Aslında o birkaç dakikalık video yalnızca geçmişten kalmış bir hatıra değil; bugünün eksikliğini görünür kılan bir aynaya dönüşüyor. Çünkü bazı görüntüler insana neyi yaşadığını değil, neyi kaybettiğini hatırlatır.

İnsan çocuk sahibi olunca, özellikle de bir kız çocuğunun babası olunca, bu satırları yalnızca okumuyor; içinde hissediyor. Bir kız çocuğunun babasına duyduğu sevgi, kelimelerle tarif edilebilecek bir bağ değildir. O bağ, güven duygusunun ilk biçimidir. Dünya ilk kez babasının omuzlarından izlenir. İlk masallar onun sesinde anlam kazanır. Korkular, onun elini tutunca küçülür. Çocuk için baba yalnızca bir aile bireyi değildir; dünyanın henüz bozulmamış hâlidir. Bu yüzden babasının sesi kesildiğinde yalnızca ev sessizleşmez; çocuğun içindeki dünya da biraz sessizleşir.

Masalların çocuklar üzerindeki etkisi, anlattıkları hikâyelerde değildir aslında. Aynı masalı annesi de okuyabilir, bir öğretmeni de anlatabilir. Ama babasının anlattığı masalı benzersiz yapan, hikâyenin kendisi değil, o sesi tanıyor olmaktır. Çocuk masalı değil, sevgiyi dinler. Kelimelerden çok, kelimelerin arasındaki sıcaklığı hatırlar. Aradan yıllar geçse bile hikâyeyi unutabilir; ama o sesin kendisinde bıraktığı güven duygusunu unutmaz. Belki de bu yüzden Esma Buçan’ın şu cümlesi insanın içine uzun süre yerleşip kalıyor: “Çocukların en sevdiği masal, babalarının sesidir.”

Bu cümlede yalnızca özlem yok.

Bir ülkenin hukuk düzenine yöneltilmiş sessiz ama çok ağır bir soru da var.

Çünkü Evren Buçan tam 376 gündür tutuklu ve hâlâ hakkında hazırlanmış bir iddianame bulunmuyor. Bir hukuk devletinde iddianamenin gecikmesi yalnızca usule ilişkin bir sorun olarak görülemez. Belirsizlik, zamanın kendisini cezaya dönüştürür. İnsan neyle suçlandığını bilir, kendini savunur, hükmünü bekler. Ama ne zaman biteceği bilinmeyen bir bekleyiş, yalnızca tutukluyu değil, onunla birlikte yaşayan herkesi görünmez duvarların içine hapseder.

Bu görünmez duvarların en ağır yükünü ise çoğu zaman çocuklar taşır. Çünkü çocuk zamanın ne olduğunu bilmez; ama yokluğu çok iyi bilir. Takvime bakmaz, gün saymaz, hukuk dilini anlamaz. O yalnızca babasının neden gelmediğini anlamaya çalışır. Başkalarının babaları akşam eve dönerken kendi babasının neden dönmediğini sorar. Her telefon sesinde umutlanır, her kapı zilinde heyecanlanır, sonra sessizce beklemeyi öğrenir. Oysa hiçbir çocuk beklemeyi öğrenmek zorunda kalmamalıdır. Çocukluğun doğasında beklemek değil, büyümek vardır.

Belki de hukukun en büyük sorumluluğu tam burada başlar. Çünkü hukuk yalnızca suç ve ceza arasındaki ilişkiyi düzenleyen bir mekanizma değildir. Aynı zamanda toplumsal hayatın vicdanıdır. Bir kararın yalnızca dosyaya değil, insan hayatına nasıl dokunduğunu görebildiği ölçüde adalet adını hak eder. Aksi hâlde hukuk, biçimini korurken anlamını kaybedebilir. Kanun maddeleri yerli yerinde durur; ama insanların içindeki adalet duygusu sessizce aşınır.

Daha acı olan ise bütün bunların, her fırsatta aileyi toplumun temeli olarak tanımlayan bir siyasal iklimde yaşanıyor olmasıdır. Meydanlarda aile üzerine konuşmak kolaydır. Çocukların öneminden, nesillerin korunmasından, aile değerlerinden söz etmek de kolaydır. Zor olan ise bu sözlerin gündelik hayatta karşılık bulmasını sağlamaktır. Çünkü aile, yalnızca resmî konuşmalarda övülen soyut bir kurum değildir. Aile, birlikte içilen sabah çayıdır. Aynı sofrada edilen sohbetlerdir. Okul dönüşü kapıda bekleyen babadır. Akşam uyumadan önce anlatılan masaldır. Eğer bu en sıradan mutluluklar uzun ve belirsiz süreçlerle insanların elinden alınabiliyorsa, aile üzerine söylenen bütün büyük cümleler ister istemez eksik kalır.

İçinde yaşadığımız çağın en büyük sorunlarından biri de belki budur. İnsanı dosyaya, aileyi istatistiğe, çocukluğu ise beklemeye indirgemeye başladık. Oysa hiçbir dosya, bir çocuğun babasına sarılmasının yerini tutamaz. Hiçbir resmî açıklama, aylarca büyüyen özlemi hafifletemez. Hiçbir gerekçe, kaçırılmış bir çocukluğu geri getiremez. Çünkü çocukluk ertelenebilen bir zaman değildir. Bugün yaşanmayan sevgi, yarına devredilemez.

Esma Buçan’ın paylaştığı o eski videolar aslında bize yalnızca bir ailenin özlemini göstermiyor. Aynı zamanda şu soruyu da fısıldıyor: Adalet gerçekten kimin için vardır? Eğer hukuk, hakkında henüz iddianame bile hazırlanmamış bir insanın iki küçük kızını aylar boyunca babalarının sesine hasret bırakıyorsa, burada yalnızca özgürlüğü kısıtlanan bir insan yoktur; eksilen, bir ailenin ortak hayatıdır. Çocukların hafızasından sessizce çalınan zamandır.

Belki de bir ülkenin gerçek vicdanı tam burada ölçülür. Büyük adliye binalarında, yüksek kürsülerde ya da uzun hukuk metinlerinde değil; bir kız çocuğunun uyumadan önce açıp babasının eski videosunu izlediği odada… Çünkü o odada hukuk artık soyut bir kavram değildir. Bir çocuğun gözyaşı kadar somut, bir annenin sessiz bekleyişi kadar ağır ve bir babanın yarım kalmış masalı kadar gerçek hâle gelir.

Ve insan, bütün bu hikâyeyi okuduktan sonra ister istemez aynı cümlede durup uzun uzun düşünür:

Bir çocuğun en sevdiği masal gerçekten de babasının sesidir.

O sesi susturmak ise yalnızca bir babayı değil, bir çocuğun çocukluğunu da sessizliğe mahkûm etmektir.