YENİ Parti İstanbul Milletvekili Evrim Rızvanoğlu’nun sosyal medya hesabından gündeme taşıdığı iktisatçı Jason Hickel’in değerlendirmeleri, iklim krizini yalnızca fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjiye geçiş sorunu olarak değil, üretimin hangi toplumsal ihtiyaçlara göre ve kim tarafından yönlendirildiği meselesi olarak tartışmaya açıyor. Hickel, sermayenin toplumsal ve ekolojik gereksinimlerden önce kârlılığı gözetmesinin fosil yakıtlar, büyük araçlar, hızlı moda ve silahlanma gibi sektörleri büyütürken; temiz enerji, toplu taşıma ve uygun fiyatlı konut gibi yaşamsal alanlarda kronik yatırım açığı yarattığını savunuyor. Ancak güncel uluslararası veriler, yenilenebilir enerjinin maliyet üstünlüğünün artık belirginleştiğini ve temiz enerji yatırımlarının hızla arttığını gösterirken, tartışmayı daha temel bir soruya taşıyor: Piyasa dönüşümü tek başına iklim krizinin gerektirdiği hız ve ölçekte bir dönüşüm sağlayabilir mi?
YENİ Parti İstanbul Milletvekili Evrim Rızvanoğlu, sosyal medya hesabından iktisatçı ve antropolog Jason Hickel’in iklim krizi ile kapitalist üretim sistemi arasındaki ilişkiye ilişkin değerlendirmelerini paylaştı. Rızvanoğlu’nun dikkat çektiği röportajda Hickel, çevre tartışmalarında çoğu zaman geri planda kalan üretim ilişkilerini merkeze yerleştiriyor ve iklim krizinin yalnızca enerji teknolojisinin değiştirilmesiyle çözülemeyeceğini savunuyor.
Hickel’in farklı röportajlarında ve çalışmalarında uzun süredir geliştirdiği temel tez şu noktada yoğunlaşıyor: Ekonomik sistem yalnızca ne kadar üretileceğini değil, neyin üretileceğini de belirliyor. Üretim araçları, finansman ve yatırım kararları büyük ölçüde sermayenin kontrolünde bulunduğunda, kaynakların kullanımını belirleyen temel ölçüt toplumsal gereksinimden çok beklenen getiri oluyor. Bunun sonucunda yüksek gelir sağlayan ürün ve sektörlerde aşırı üretim yaşanabilirken, toplum açısından çok daha gerekli alanlarda yetersizlik ortaya çıkabiliyor.
Kimin İçin Ve Ne Üretiyoruz?
Hickel’in yaklaşımının ayırt edici yanı, iklim tartışmasını yalnızca “daha az tüketmek” çağrısına indirgememesi. Ona göre asıl soru toplam üretim miktarının ötesinde, hangi üretimin azaltılacağı ve hangisinin artırılacağı. Fosil yakıtlar, SUV tipi büyük araçlar, özel jetler, hızlı moda, silahlanma ve benzeri yüksek kaynak tüketen sektörlerin küçültülmesini savunan Hickel; yenilenebilir enerji, toplu taşıma, konut, sağlık, eğitim, bina yalıtımı ve ekosistem restorasyonu gibi alanlarda ise üretim ve yatırım kapasitesinin artırılması gerektiğini ileri sürüyor.
Bu nedenle Hickel’in savunduğu “küçülme” ya da uluslararası literatürdeki adıyla degrowth, bütün ekonominin mekanik biçimde küçültülmesi anlamına gelmiyor. Özellikle yüksek gelirli ülkelerde ekolojik bakımdan yıkıcı ve toplumsal yararı sınırlı üretimin planlı biçimde azaltılması, buradan açığa çıkacak emek ve kaynakların toplumsal ihtiyaçlara yönlendirilmesi öneriliyor. Hickel, bu yaklaşımı düşük gelirli ülkelerin gelişmesini engelleyecek evrensel bir küçülme reçetesi olarak değil, gezegenin enerji ve kaynak kullanımında orantısız paya sahip zengin ekonomilere yönelik bir yeniden yapılanma programı olarak tarif ediyor.
Buradaki tartışma aynı zamanda klasik çevre politikalarının sınırlarına uzanıyor. Elektrikli otomobil üretmek, güneş paneli kurmak veya fosil yakıtların yerine başka enerji kaynaklarını geçirmek önemli olmakla birlikte Hickel’e göre, sürekli büyüyen toplam enerji ve malzeme talebi değişmediği sürece yalnızca teknolojik ikame ekolojik baskıyı ortadan kaldırmaya yetmeyebilir. Yenilenebilir enerji altyapısının kendisi de madenlere, metallere, toprağa ve büyük ölçekli üretim süreçlerine ihtiyaç duyduğu için enerji dönüşümünün özellikle Küresel Güney üzerindeki yeni madencilik ve kaynak baskılarıyla birlikte düşünülmesi gerektiğini savunuyor.
Ucuz Olan Neden Her Zaman Kazanmıyor?
Rızvanoğlu’nun paylaşımında öne çıkan en dikkat çekici iddialardan biri enerji maliyetleriyle ilgili. Hickel, yenilenebilir enerjinin fosil yakıtlardan daha ucuz olmasına rağmen fosil yakıtların sermaye açısından daha yüksek kârlılık sağlayabildiğini, bu nedenle yatırım kararlarında yalnızca üretim maliyetinin belirleyici olmadığını söylüyor. Bir röportajında fosil yakıtların yenilenebilir enerjiden “üç-dört kat daha kârlı” olabildiğini ileri sürüyor.
Bu iddianın iki ayrı unsurunu birbirinden ayırmak gerekiyor. Yenilenebilir elektriğin maliyet avantajı güçlü uluslararası verilerle destekleniyor. Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı’nın (IRENA) 2024 verilerine göre, o yıl devreye alınan büyük ölçekli yenilenebilir enerji kapasitesinin yüzde 91’i en ucuz yeni fosil yakıt alternatifinden daha düşük maliyetle elektrik üretti. Güneş enerjisinin küresel ortalama elektrik üretim maliyeti en ucuz fosil alternatife göre yüzde 41, kara tipi rüzgâr enerjisinin maliyeti ise yüzde 53 daha düşük gerçekleşti.
Buna karşılık fosil yakıtların genel olarak yenilenebilir enerjiden “üç-dört kat daha kârlı” olduğu ifadesini bütün ülkeler, şirketler ve dönemler için geçerli sabit bir ekonomik oran olarak değerlendirmek doğru olmaz. Kârlılık; enerji fiyatlarından vergi ve teşvik sistemlerine, finansman maliyetlerinden şirketlerin piyasa gücüne ve ülkelerin düzenlemelerine kadar çok sayıda değişkene bağlı. Dolayısıyla bu oran Hickel’in kapitalist yatırım davranışını açıklamak için ortaya koyduğu tezlerden biri olarak aktarılmalı; evrensel bir sektör katsayısı gibi sunulmamalı.
Temiz Enerji Yatırımları Artıyor Ama Sorun Bitmiyor
Hickel’in tezinin güncel veriler karşısında ayrıca önemli bir düzeltmeye ihtiyacı bulunuyor. Küresel ölçekte temiz enerjiye “çok az yatırım yapıldığı” şeklindeki ifade, bugünkü yatırım tablosunun tamamını açıklamıyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın 2025 verilerine göre dünya enerji yatırımlarının 3,3 trilyon dolara ulaşması beklenirken bunun yaklaşık 2,2 trilyon dolarının yenilenebilir enerji, nükleer, elektrik şebekeleri, depolama, enerji verimliliği ve elektrifikasyon dahil temiz enerji teknolojilerine yönelmesi öngörülüyordu. Başka bir ifadeyle temiz enerji yatırımları fosil yakıt yatırımlarının yaklaşık iki katına çıkmış durumda.
Bu gelişme Hickel’in temel sorusunu ortadan kaldırmıyor, ancak tartışmayı daha karmaşık hale getiriyor. Çünkü piyasa mekanizması yenilenebilir enerjinin maliyetleri düştükçe gerçekten de bu alana büyük miktarda sermaye çekmeye başladı. Güneş enerjisi artık küresel enerji yatırımlarının en güçlü alanlarından biri. Dolayısıyla kapitalist ekonominin yenilenebilir enerjiye yatırım yapamayacağı yönündeki mutlak bir çıkarım güncel verilerle desteklenmiyor.
Asıl mesele, bu yatırımların iklim hedeflerinin gerektirdiği hızda olup olmadığı ve ekonominin diğer karbon yoğun alanlarında eşzamanlı bir küçülmenin gerçekleşip gerçekleşmediği. Yenilenebilir kapasite büyürken fosil yakıt yatırımlarının devam etmesi, enerji talebinin artması ve karbon yoğun sektörlerin üretimini sürdürmesi halinde ortaya yalnızca eski enerji kaynaklarının yenileriyle değiştirildiği değil, toplam enerji sisteminin genişlediği bir tablo çıkabiliyor. Hickel’in eleştirisinin güçlü tarafı da tam burada belirginleşiyor: Ekolojik dönüşüm yalnızca daha fazla temiz enerji üretmekten ibaret değilse, hangi üretim faaliyetlerinin artık sınırlandırılacağı konusunda siyasal kararlar alınması gerekiyor.
İklim Tartışmasının Merkezinde Emek Var
Hickel’in yaklaşımının daha az tartışılan ikinci boyutu ise emek meselesi. Üretimi gerçekleştiren milyonlarca insanın çalışma gücünün hangi sektörlerde kullanılacağını yatırım kararları belirliyor. Hickel’e göre sermaye üretim araçları ve finans üzerindeki belirleyici gücünü koruduğu sürece yalnızca parayı değil, toplumun emek kapasitesini de en yüksek getiriyi sağlayan alanlara yönlendiriyor. Böylece iklim krizi aynı zamanda emeğin toplumsal kullanımının kim tarafından belirleneceği sorusuna dönüşüyor.
Bu yaklaşımın önemli bir siyasal sonucu var. Fosil yakıt, otomotiv veya diğer karbon yoğun sektörlerin küçültülmesi, milyonlarca çalışanın işini kaybetmesi pahasına gerçekleştirileceksa ekolojik dönüşümün geniş bir toplumsal destek üretmesi güçleşiyor. Hickel bu nedenle kamusal iş güvencesini savunuyor; küçülen sektörlerden ayrılan çalışanların yenilenebilir enerji, toplu taşıma, bina yenileme, ekosistem restorasyonu ve kamu hizmetleri gibi toplumsal açıdan gerekli alanlara geçirilmesini öneriyor. Böylece “iklim mi, istihdam mı?” ikileminin kaçınılmaz olmadığını ileri sürüyor.
Piyasa Başarısızlığı Mı Sistem Sorunu Mu?
Hickel’in görüşlerinin tartışmalı olduğu temel nokta ise burası. Ana akım iktisat aynı problemi çoğunlukla “piyasa başarısızlığı” kavramıyla açıklıyor: Karbon salımının gerçek toplumsal maliyeti fiyatlara yansımadığı için fosil yakıtlar olması gerekenden avantajlı hale geliyor; çözümün karbon fiyatlaması, vergiler, teşvikler, düzenlemeler ve kamu yatırımlarıyla piyasanın düzeltilmesi olduğu savunuluyor.
Hickel ise bunun yeterli olmadığı görüşünde. Sorunun yanlış fiyatlardan önce üretimin temel amacında bulunduğunu, kâr ve sermaye birikimi üretim kararlarının belirleyicisi olduğu sürece ekolojik ve toplumsal ihtiyaçlarla yatırım tercihleri arasında yapısal bir gerilim oluşacağını ileri sürüyor. Çözüm olarak kamu yatırımlarının büyütülmesini, bankacılık kredilerinin ekolojik hedefler doğrultusunda yönlendirilmesini, zararlı sektörlere finansmanın sınırlandırılmasını ve üretim kararlarında demokratik denetimin güçlendirilmesini savunuyor.
Bu tartışma, iklim krizinin giderek teknik bir enerji meselesinden çıkıp siyasal iktisadın temel sorularına dönüştüğünü gösteriyor. Çünkü güneş panelinin fiyatının düşmesi teknik bir gelişme olabilir; fakat bir ülkenin kaynaklarını güneş enerjisine mi, otoyollara mı, toplu taşımaya mı, lüks konuta mı, sosyal konuta mı yoksa silahlanmaya mı ayıracağı teknik değil, doğrudan siyasal bir tercihtir.
Rızvanoğlu’nun Paylaşımının Açtığı Asıl Tartışma
Evrim Rızvanoğlu’nun Hickel’in sözlerini Türkiye kamuoyunun gündemine taşıması bu nedenle yalnızca iklim politikası açısından değil, ekonomi politikasının bütününe ilişkin bir tartışmaya kapı aralıyor. Türkiye açısından soru, yenilenebilir enerji kapasitesinin ne kadar artırılacağından daha geniş: Kamu kaynaklarının hangi sektörlere yönlendirildiği, kentlerin özel otomobile mi toplu taşımaya mı göre kurulduğu, konutun barınma hakkı mı yatırım aracı mı kabul edildiği, tarım arazilerinin ve su kaynaklarının hangi üretim tercihlerine göre kullanıldığı da iklim politikasının parçası.
Hickel’in yaklaşımına katılmak için onun kapitalizmin aşılması gerektiği yönündeki siyasal sonucunu bütünüyle benimsemek gerekmiyor. Güncel veriler bile daha temel bir gerçeği ortaya koyuyor: Yenilenebilir enerji artık fosil yakıtlarla ekonomik olarak rekabet edebilecek, hatta birçok durumda onları geride bırakabilecek noktaya geldi. Buna rağmen iklim krizinin çözülmemiş olması, sorunun teknolojinin fiyatından daha büyük olduğunu gösteriyor. citeturn1search0turn1search3
Rızvanoğlu’nun paylaşımının ve Hickel’in çıkışının bıraktığı asıl soru da burada yatıyor: Bir ekonomi, üretim kapasitesini öncelikle satın alma gücünün ve sermaye getirisinin gösterdiği yöne doğru örgütlediğinde, toplumun en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerle gezegenin kaldırabileceği üretim arasında dengeyi kim kuracak? İklim krizinin önümüzdeki yıllardaki siyasal mücadelesi, yalnızca petrolün yerine güneşi ve rüzgârı koymak üzerinden değil, giderek daha fazla bu sorunun verilecek yanıtı üzerinden şekillenecek.
Kaynaklar
Jason Hickel’in söz konusu görüşlerinin ayrıntılı biçimde yer aldığı röportaj: Breakdown Journal — Jason Hickel röportajı. Hickel’in üretim, emek, ekososyalist dönüşüm ve kamusal iş güvencesi üzerine ayrıntılı değerlendirmeleri: Upstream — Better Lives for All ve Upstream — How the North Plunders the South. Yenilenebilir enerji maliyetlerine ilişkin temel veriler: IRENA — Renewable Power Generation Costs in 2024. Küresel enerji yatırımlarının güncel dağılımı için: Uluslararası Enerji Ajansı — World Energy Investment 2025. Hickel’in küçülme, üretimin demokratikleştirilmesi ve ekolojik dönüşüm hakkındaki daha geniş yaklaşımı için ayrıca EL PAÍS — Jason Hickel söyleşisi.
- İklim Krizinin Görünmeyen Motoru: Kâr - 13 Ağustos 2026
- Barışın Kimin Barışı Olduğu Üzerine - 11 Ağustos 2026
- AfD İktidara Yürürken Almanya’nın Yabancıları Tedirgin - 11 Ağustos 2026



















