Bir insan sabah evinden çıkarken geride bıraktıklarına son kez baktığını bilmez. Çocuğunun saçını aceleyle okşar, eşine akşam alınacak ekmeği hatırlatır, annesinin telefonuna daha sonra döneceğini söyler. İşine, okuluna, yolculuğuna gider. Bir madene iner, bir inşaatın iskelesine çıkar, bir fabrikanın kapısından içeri girer; dinlenmek için bir otele yerleşir ya da tedavi olmak umuduyla bir hastanenin koridorunda bekler. Hayat, bütün sıradanlığıyla sürmektedir. Sonra bir göçük, bir yangın, bir patlama, denetimsiz bırakılmış bir bina ya da korunmayan bir kadın hakkında önceden bilinen bir tehdit, o sıradan günü geri dönüşü olmayan bir sınıra dönüştürür.
Geride yarım bırakılmış bir sofra, kapının yanında duran bir çift ayakkabı, bir daha çalmayacak bir telefon ve “Belki birazdan gelir” diye bekleyen insanlar kalır.
Ölüm haberleri çoğu zaman sayılarla verilir. Beş kişi, on kişi, yetmiş sekiz kişi, üç yüz bir işçi… Sayılar yükseldikçe facianın büyüklüğünü kavradığımızı sanırız. Oysa sayı, acının en soğuk biçimidir. Her rakamın arkasında bir çocukluğun, bir sevdanın, bir emeğin, bir evin ve artık tamamlanamayacak bir geleceğin bulunduğunu unuttuğumuz anda ölüm, insanın başına gelen bir yıkım olmaktan çıkar; haber akışında kısa süre sonra yerini başka bir olaya bırakacak sıradan bir bilgiye dönüşür.
Bir toplumun gelişmişliği çoğu zaman yaptığı yollarla, kurduğu köprülerle, yükselttiği kulelerle ve büyüttüğü ekonomiyle ölçülür. Oysa uygarlığın gerçek ölçüsü, betonun ne kadar yükseldiği değil, bir insanın yere düşmesini önlemek için ne kadar çaba harcandığıdır. Çünkü devlet denilen örgütlenmenin varlık nedeni yalnızca sınırları korumak, vergi toplamak, yatırım yapmak ya da büyüme rakamlarını duyurmak değildir. Onun ilk ve en temel görevi, insan yaşamını korumaktır. İnsanlar çalışırken, yolculuk ederken, barınırken, tedavi olmaya çalışırken ya da yalnızca kadın oldukları için öldürülüyorsa, burada artık tek tek ihmallerden söz edilemez. Ölümün sürekli tekrar ettiği yerde sorun kaza değildir; kazayı yeniden üreten düzendir.
Bir Hayat Hangi Hesaba Yazılır?
Türkiye uzun zamandır ölümün olağanlaştığı karanlık bir eşikte yaşıyor. Maden ocaklarından inşaatlara, fabrikalardan tersanelere, hastanelerden yurtlara, otellerden okullara kadar uzanan geniş bir coğrafyada insan hayatı, görünmez bir tehlikenin kıyısında tutuluyor. Her facianın ardından aynı sözcükler duyuluyor: “Kader”, “ihmal”, “soruşturma”, “gereği yapılacak.” Yetkililer üzgün yüzlerle kameraların karşısına geçiyor, taziye iletileri yayımlanıyor, birkaç görevli açığa alınıyor. Sonra öfke yavaşça dağılıyor; kameralar çekiliyor, enkazın çevresindeki kalabalık azalıyor ve acı, ölenlerin yakınlarına bırakılıyor.
Bir süre sonra başka bir yerde başka insanlar ölüyor. Yeni bir facia, öncekini hafızanın gerisine itiyor. Böylece ölümler birbirini unuttururken onları mümkün kılan düzen ayakta kalıyor.
Oysa ihmal, kendiliğinden ortaya çıkan basit bir dikkatsizlik değildir. İhmal, çoğu zaman daha önceden verilmiş ekonomik ve siyasal bir kararın görünür sonucudur. Güvenlik önlemi alınmadığında, denetim yapılmadığında, uzmanların uyarıları duyulmadığında ya da yangın merdiveni yalnızca kâğıt üzerinde bulunduğunda, birileri maliyetten tasarruf etmiş demektir. Tasarruf edilen her kalem, bir başkasının hayatına yüklenen tehlikedir. Bir işletmenin kazancı büyürken bir işçinin eve dönme olasılığı küçülüyorsa, orada ölüm rastlantı değil, hesabın içine yerleştirilmiş bir bedeldir.
Daha az denetim daha düşük gider, daha ucuz malzeme daha yüksek kazanç, daha uzun çalışma süresi daha fazla üretim olarak görülür. Güvenlik donanımı ertelenebilir, eğitim gereksiz sayılabilir, çalışan sayısı azaltılabilir. Fakat bütün bu hesapların sonunda eksilen yalnızca bir bütçe kalemi değildir. Bir evden baba, bir çocuktan anne, bir anneden evlat eksilir. İşletmenin bilançosunda görünmeyen bu kayıp, başka bir evin duvarlarına ömür boyu sürecek bir sessizlik olarak yerleşir.
Soma ile Kartalkaya arasındaki görünmez bağ da burada kurulmaktadır. Biri yerin yüzlerce metre altında, diğeri insanların dinlenmek ve hayata kısa bir ara vermek için gittiği bir dağın yamacında yaşandı. Mekânlar, koşullar ve insanlar farklıydı; fakat ölüme açılan kapının ardında aynı anlayış vardı: Güvenliğin ertelenebilir, insan hayatının ise kaybı karşılanabilir bir maliyet olarak görülmesi. Madende havalandırmadan, kaçış odasından ve denetimden kaçınan akıl ile otelde yangına karşı alınması gereken önlemleri kâğıt üzerinde bırakan akıl birbirinden ayrı değildir. İkisi de kazancı somut, insanı ise harcanabilir gören aynı soğuk terazinin ürünüdür.
Bu nedenle iş cinayetlerini, kadın cinayetlerini, çocuk işçilerin ölümlerini, depremlerde yıkılan binaları, sellerde sürüklenen evleri, yangınlarda kül olan hayatları ve sağlık sisteminin koridorlarında yitirilen insanları birbirinden kopararak düşünemeyiz. Bunların her biri başka bir acının adıdır; fakat hepsinin altında kamusal sorumluluğun gerilediği, denetimin içinin boşaltıldığı ve insanın piyasanın insafına bırakıldığı aynı düzen uzanmaktadır.
Bir çocuk okulda olması gereken yaşta tarlada, atölyede ya da inşaatta ölüyorsa, ölümünden yalnızca onu çalıştıran kişi sorumlu değildir. Onu yoksulluğa mahkûm eden, ailesini çocuğun getireceği birkaç kuruşa muhtaç bırakan koşullar da o ölümün içindedir. Bir kadın defalarca yardım istediği halde korunamıyorsa, onu öldüren el kadar o ele yol açan kayıtsızlık da sorgulanmalıdır. Bir işçi, çalışmazsa aç kalacağı için tehlikeli olduğunu bildiği bir alana girmek zorunda kalıyorsa, burada özgürce verilmiş bir karardan söz edilemez. Açlık ile ölüm arasında seçim yapmak, seçim değildir.
Ölümün politik ekonomisi tam da budur: Kimin tehlikeli işlerde çalışacağını, kimin güvensiz binalarda yaşayacağını, kimin korunacağını ve kimin ölümünün birkaç günlük üzüntünün ardından unutulacağını belirleyen görünmez bölüşüm düzeni. Risk herkese eşit dağıtılmaz. Yoksullar daha derine iner, daha yükseğe çıkar, daha uzun çalışır, daha dayanıksız evlerde yaşar ve felaket geldiğinde kaçabilecekleri daha az kapıya sahip olur. Servet yalnızca daha iyi bir yaşam satın almaz; çoğu zaman ölümden uzak durma olanağı da satın alır.
Bekletilen Yalnızca Adalet Değildir
Faciaların ardından geride kalanların acısına bir de adalet bekleyişi eklenir. Evlatlarını toprağa veren anneler, eşlerini kaybeden kadınlar, babalarının fotoğrafına bakarak büyüyen çocuklar, yıllarca mahkeme kapılarında dolaşır. Her duruşmada aynı yüzlere, aynı dosyalara ve aynı ertelenmiş sözlere bakarlar. Onlar için zaman ilerlemez; yalnızca duruşma tarihi değişir.
Aylarca hazırlanmayan iddianameler, yıllara yayılan davalar, birbirine gönderilen dosyalar, sorumluluğu aşağıya doğru aktaran bilirkişi raporları ve sonunda toplumsal vicdanı yaralayan kararlar, hukukun yalnızca yavaş işlediğini göstermez. Bunlar aynı zamanda hangi hayatın ne kadar önemli sayıldığını da anlatır. Çünkü adaletin hızı da tarafsız değildir. Güçlü olanın çıkarı söz konusu olduğunda hızla hareket eden düzen, hayatını kaybeden emekçinin, kadının, çocuğun ve sıradan yurttaşın dosyasında ağırlaşabiliyor.
Adalet geciktiğinde yalnızca suçlular korunmaz. Gelecekte benzer ihmalleri yapacak olanlara da sessiz bir güvence verilmiş olur. Cezasızlık, geçmişte işlenmiş bir suçun sonucu değil, gelecekte yaşanabilecek ölümlerin koşuludur. Bir işletme sahibi, bir kamu görevlisi ya da bir yönetici, alınmayan önlemlerin gerçek bir karşılığı olmayacağını gördüğünde, yeni bir facianın kapısı aralanır. Böylece mahkeme salonunda ertelenen yalnızca hüküm değil, bir sonraki insanın yaşama hakkıdır.
Üstelik bekleyiş yalnızca yakınlarını kaybedenlere bırakılmış değildir. Gazeteciler, öğrenciler, akademisyenler, siyasetçiler, seçilmiş yöneticiler ve sendikacılar da bitmeyen soruşturmalar, uzun tutukluluklar ve ne zaman sonuçlanacağı bilinmeyen dosyalar arasında aynı belirsizlik düzeninin içinde tutulmaktadır. Hukuk, hakikati ortaya çıkaran ve yarayı onaran bir kurum olmaktan uzaklaştıkça beklemeyi yöneten bir aygıta dönüşür. Bazıları adalet beklerken yaşlanır, bazıları özgürlüğünü, bazıları sağlığını kaybeder. Bazılarıysa karar verildiğinde artık hayatta değildir.
Bu nedenle hukukta geçen zaman, takvim yapraklarından ibaret değildir. Her ertelenen duruşma bir annenin yeniden yas tutması, bir çocuğun babasının neden dönmediğini bir kez daha sorması, bir eşin aynı acıyı baştan yaşamasıdır. Devletin masasındaki dosya, bir ailenin evinde kapanmayan yaradır.
Belki de en ağır yıkım bundan sonra başlar. Sürekli yinelenen felaketler yalnızca insanları öldürmez; yaşayanların duyarlılığını da yavaş yavaş aşındırır. Ölüm haberleri çoğaldıkça şaşkınlık azalır. Önce öfkelenir, sonra üzülür, ardından susarız. Bir süre sonra felaketin büyüklüğünü ölü sayısına göre tartmaya başlarız. Az sayıdaki ölüm haber bile olamaz; çok sayıdaki ölüm birkaç gün konuşulur. Böylece vicdan, acının ağırlığından değil, tekrarından yorulur.
Oysa alışmak, ölüm düzeninin en büyük başarısıdır. Çünkü insanlar her faciada “Yine mi?” demeye başladığında, iktidar sahipleri “Bu da geçer” diye düşünür. Unutmak, sorumluların en güvenli sığınağıdır. Her yeni yas, bir öncekinin üzerini örttüğünde toplumsal bellek bir mezarlığa dönüşür: Taşlar durur, ama isimler giderek silinir.
İnsan Ucuzladığında
Bugün tartışılması gereken yalnızca iş güvenliği, kadın cinayetleri, deprem, yangın ya da tek tek işletmelerin ihmali değildir. Bütün bunları mümkün kılan siyasal ve ekonomik akıl sorgulanmalıdır. Çünkü insanı üretimin, kazancın, bürokrasinin ve siyasal çıkarların arkasına iten anlayış değişmedikçe çıkarılan her yeni yönetmelik, yapılmayan denetimin üzerini örten yeni bir kâğıttan ibaret kalacaktır.
Sorun birkaç kötü yönetici, birkaç ihmalkâr işletmeci ya da görevini yapmayan birkaç memur değildir. Sorun, insan hayatını vazgeçilmez bir değer olarak değil, yönetilebilir bir maliyet olarak gören anlayışın kurumsallaşmasıdır. Bu düzende ölüm, yalnızca yaşanmış trajik bir sonuç değil; önceden bilinen, hesaplanan ve sessizce göze alınan bir bedeldir. Kâr büyürken güvenlik küçülüyor, gösterişli yatırımlar yükselirken kamusal koruma çöküyor, yardım kampanyaları çoğalırken yurttaşın hakkı unutuluyorsa, mesele kaynakların yetersizliği değil, kaynakların kimler için kullanıldığıdır.
Bütçeler yalnızca para dağıtmaz; bir ülkenin vicdanını da ele verir. Hangi yapının korunduğu, hangi zararın hızla karşılandığı, kimin borcunun silindiği ve kimin ölümünün yakınlarının omzuna bırakıldığı, devletin ahlaki önceliklerini gösterir. Ekonomik kayıplar için anında harekete geçenlerin insan hayatı söz konusu olduğunda ağır davranması, aslında hangi değerin daha üstün görüldüğünü anlatmaktadır.
Bu yüzden sorulması gereken en yalın ve en ağır soru şudur: Bir ülke gerçekte kimi korur?
Eğer en hızlı refleksler sermayenin kaybını önlemek için gösteriliyor, en büyük yatırımlar kazancı büyütmek üzere yapılıyor, buna karşılık en ağır bedeller emekçilere, kadınlara, çocuklara ve sıradan yurttaşlara yükleniyorsa, orada yalnızca para değil, yaşam hakkı da eşitsiz bölüştürülüyor demektir. Birileri güvenli evlerde, korunan işyerlerinde ve ulaşılabilir sağlık hizmetleri içinde yaşarken başkaları her sabah hayatını kazanmak için hayatını tehlikeye atıyorsa, ölüm kader değil, toplumsal bir dağılımdır.
Bir ülkede en ucuz şey insan hayatı olduğunda yalnızca insanlar ölmez. Hukuk aşınır, kamusal güven çözülür, yurttaşlık duygusu zayıflar. İnsanlar devlete güvenmek yerine kendi kaçış yollarını aramaya, birbirlerini korumaya, yardım kampanyalarıyla yaralarını sarmaya çalışır. Dayanışma büyür; ama onu zorunlu kılan adaletsizlik de büyümeye devam eder. Merhamet, hakkın yerini aldığında insanlar yurttaş olmaktan çıkar, yardıma muhtaç hayatlara dönüşür.
Ve her ölümden sonra geriye aynı eksiklik kalır: Akşam açılmayan bir kapı, sofrada boş duran bir sandalye, telefonda silinmeye kıyılamayan bir numara, dolapta sahibinin kokusunu taşıyan bir gömlek… İstatistiklerin göstermediği asıl maliyet budur. Ölen yalnızca bir işçi, bir kadın, bir çocuk ya da bir yolcu değildir. Onunla birlikte bir evin sesi, bir çocuğun güven duygusu, bir annenin geleceği ve bir ailenin yarını da eksilir.
Belki uygarlığın gerçek ölçüsü, tam burada aranmalıdır: Bir insanın ölümünden sonra kaç taziye iletisi yayımlandığında değil, onun ölmemesi için önceden ne yapıldığında…
Çünkü bir ülkeyi ayakta tutan yalnızca ekonomik büyüklüğü, köprüleri, kuleleri ya da askerî gücü değildir. Bir ülkeyi ayakta tutan, her insanın eve sağ salim dönmesini kamusal bir sorumluluk sayan ortak vicdandır. Eğer o vicdan kaybolursa geriye yalnızca ölümlere alışmış bir kalabalık kalır. Ve bir toplum ölüm haberlerine alıştığı ölçüde, farkına varmadan yaşamın değerinden de vazgeçmeye başlar.
Asıl korkulması gereken, yalnızca insanların ölmesi değildir. Bir gün, onların neden öldüğünü artık sormayan bir toplum haline gelmemizdir.
- İnsan Hayatının Maliyeti, Türkiye’de Ölümün Politik Ekonomisi - 18 Temmuz 2026
- Ece Temelkuran EL PAÍS’e Konuştu: “Yakında Ev Kavramını Yeniden Tanımlamak Zorunda Kalacağız” - 15 Temmuz 2026
- Haluk Levent, AHBAP ve Merhametin Görünmez Kıldığı Düzen - 15 Temmuz 2026










