11–18 Ekim 2026 haftasında Türkiye’nin farklı kentlerinde kadınlar birlikte yaşadıkları, evli oldukları ya da geçmişte ilişki kurdukları erkeklerin saldırısına uğradı. Antalya, Diyarbakır ve İzmir’de kadınlar öldürülürken, Kocaeli, Adana ve Bursa’da başka kadınlar ölümle sonuçlanabilecek saldırılardan kurtuldu. Eskişehir ve Gaziantep’te şüpheli kadın ölümleri soruşturma konusu olurken, önceki yıllarda işlenen kadın cinayetlerine ilişkin davalarda yeni kararlar açıklandı. Bir yanda kesinleşen ağırlaştırılmış müebbet cezaları, diğer yanda beraat kararları, yıllara yayılan soruşturmalar ve sonuçlanmayan adalet arayışları vardı. Haftanın olayları, kadınlara yönelik şiddetin yalnızca faillerin cezalandırılmasıyla değil, kadınların yaşamlarını sürdürebilecekleri güvenli toplumsal koşulların varlığıyla da ilgili olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
Türkiye’de 11–18 Ekim haftası boyunca kadınlara yönelik şiddet haberleri birbirinden uzak kentlerden geldi. Kimi kadın evinde, kimi sokakta, kimi çalıştığı ya da bulunduğu yerde saldırıya uğradı. Bazıları yaşamını yitirirken bazıları yaralı kurtuldu; bazı kadınların ölümlerinin nasıl gerçekleştiği ise henüz açıklığa kavuşmadı. Aynı günlerde adliyelerde geçmiş yıllarda öldürülen kadınların davaları görülüyor, aileler yıllardır bekledikleri kararları öğreniyor, avukatlar yeni delillerin araştırılmasını istiyordu. Kentler, tarihler ve olayların koşulları farklıydı ancak ortaya çıkan tablo, kadınların en yakın ilişkilerinden gündelik yaşamlarını sürdürdükleri kamusal alanlara kadar uzanan bir şiddet tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu gösteriyordu. Üstelik bu tehlike, cinayetin işlendiği anla sınırlı kalmıyor; öncesindeki tehditleri, ekonomik bağımlılıkları, korunma taleplerini ve sonrasında yıllarca sürebilen adalet arayışlarını da içine alıyordu.
Haftanın olayları değerlendirilirken yeni işlenen cinayetlerle daha önce gerçekleşmiş saldırılar sonucunda bu hafta hayatını kaybeden kadınları, şüpheli ölümleri ve devam eden yargılamaları birbirinden ayırmak gerekiyor. Çünkü her şüpheli ölümün cinayet olduğuna soruşturma tamamlanmadan karar verilemeyeceği gibi, bir kadının şiddetten kurtulmuş olması da maruz kaldığı tehlikenin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Bu ayrım, olayların ağırlığını azaltmıyor; tersine kadınlara yönelik şiddetin hangi koşullarda gerçekleştiğini ve kamu kurumlarının hangi aşamalarda sorumluluk üstlendiğini daha açık görmeye olanak sağlıyor.
Üç Kentte Üç Kadın Öldürüldü
Antalya’nın Kepez ilçesinde 49 yaşındaki Canan Yıldırım, 11 Ekim’de birlikte yaşadığı 27 yaşındaki Talha T. tarafından öldürüldü. Soruşturmaya yansıyan bilgilere göre Yıldırım’ı darbederek boğduğu belirtilen şüpheli, olayın ardından Konya’ya giderek polise teslim oldu. Cinayetten sonra kadının banka hesabından 17 bin liranın kendi hesabına aktarıldığı iddiası da soruşturmaya yansıdı. Olay, kadına yönelik şiddetin fiziksel saldırıyla sınırlı kalmadığını, kimi durumlarda ekonomik kaynaklar üzerinde kurulan denetimle de iç içe geçtiğini gösterdi. Şüphelinin kıskançlık nedeniyle cinayeti işlediği yönündeki beyanları ise soruşturmanın konusu oldu. Kadının yaşamı üzerinde söz sahibi olma iddiasıyla ortaya çıkan bu tür gerekçeler, öldürme eyleminin hukuki niteliğini değiştirmediği gibi şiddeti açıklamak için tek başına yeterli de değil.
Diyarbakır’ın kırsal Eskiköy Mahallesi’nde 11 Ekim akşamı Bebek ailesinin evine düzenlenen silahlı saldırıda 24 yaşındaki Canan Bebek yaşamını yitirdi. Genç kadının cenazesi ertesi gün toprağa verilirken, saldırıyı gerçekleştirenlerin kimliğinin ve olayın nedeninin belirlenmesine yönelik soruşturma başlatıldı. Canan Bebek’in doğrudan hedef alınıp alınmadığına ilişkin kesinleşmiş bilgi bulunmadığından saldırının nedeni henüz açıklığa kavuşmuş değil. Bununla birlikte bir evin silahlı saldırının hedefi olması ve o evde bulunan genç bir kadının hayatını kaybetmesi, şiddetin ailelerin gündelik yaşamlarını sürdürdükleri mekânlara kadar uzanan sonuçlarını ortaya koydu.
İzmir’in Çeşme ilçesine bağlı Alaçatı Mahallesi’nde 14 Ekim gecesi silahlı saldırıya uğrayan 28 yaşındaki Pınar Güneş de kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi. Olayın ardından kaçan Y.U. ve A.M. adlı iki erkek, Urla’da olayda kullanıldığı belirtilen silahla yakalandı. İlk haberlerde saldırının taraflar arasında yaşandığı öne sürülen bir anlaşmazlık sonrasında gerçekleştiği, Güneş’in cinsel birliktelik talebini reddettiği iddia edildi. Bu iddiaların ayrıntıları soruşturma kapsamında açıklığa kavuşturulmayı beklerken, olayın kesinleşmiş sonucu bir kadının silahla öldürülmesi oldu. Kadının mesleği, bulunduğu ortam ya da taraflar arasında yaşandığı ileri sürülen anlaşmazlığın niteliği, onun yaşam hakkını herhangi bir biçimde tartışmaya açmıyor.
İzmir’de daha önce eski birlikte olduğu erkek tarafından evinin kundaklandığı bildirilen E.S. de tedavi gördüğü hastanede 13 Ekim’de hayatını kaybetti. Böylece önceki günlerde gerçekleşen bir saldırının ölümle sonuçlanması, bu haftanın kadın ölümleri arasında yer aldı. Saldırının kadının yaşadığı eve yönelmesi, şiddetin yalnızca doğrudan bedene yönelik olmadığını, barınma ve güvenlik koşullarını da ortadan kaldırabildiğini gösterdi. Bir insanın kendisini güvende hissetmesi gereken konutun saldırının mekânına dönüşmesi, kadınların yaşamlarını sürdürebilmeleri için fiziksel güvenliğin yanı sıra etkili koruma önlemlerinin ne kadar önemli olduğunu da ortaya koydu.
Ayrılmak, Boşanmak ve Kendi Yaşamına Karar Vermek
Kocaeli’nin İzmit ilçesinde 13 Ekim’de bir kadın, boşanma aşamasında olduğu erkek tarafından fırında bıçaklandı. Yaralanan kadın hastaneye kaldırılırken olayla ilgili adli işlem başlatıldı. Adana’da ise 12 Ekim’de bir kadın, evli olduğu erkeğin sokak ortasında gerçekleştirdiği bıçaklı saldırıya uğradı. Her iki olayda da saldırıların kadınların gündelik yaşamlarını sürdürdükleri alanlarda gerçekleşmesi dikkat çekti. Kadınlardan birinin boşanma sürecinde olması, diğerinin evlilik ilişkisi içinde bulunması, şiddetin yalnızca ilişkinin sona ermesiyle değil, ilişkinin sürdürülme biçimiyle de bağlantılı olabildiğini gösterdi.
Bursa’nın Osmangazi ilçesinde 15 Ekim gecesi Hatice Ç., oğlu tarafından bıçakla rehin alındı. Saldırganın dikkatinin dağılmasından yararlanan kadın kendisini bir odaya kilitleyerek yardım istedi. Olay yerine gelen özel harekât polislerinin müdahalesiyle kurtarılan Hatice Ç.’nin sağlık durumunun iyi olduğu bildirildi. Şüpheli gözaltına alınırken, kadının yardım çağrısında bulunabilmesi ve kolluk güçlerinin müdahalesi olayın ölümle sonuçlanmasını önledi. Bu olay, kadınlara yönelik şiddetin yalnızca eşler ya da geçmişte birlikte yaşamış kişiler arasında değil, aile içindeki başka ilişkilerde de ortaya çıkabildiğini gösterdi.
Bu saldırıların ortak noktası, kadınların gündelik hayatlarını sürdürürken en yakınlarındaki erkeklerin şiddetine maruz kalmasıydı. Evlilik, boşanma, birlikte yaşama ya da aile bağı farklı hukuki ve toplumsal ilişkiler oluşturuyor; ancak bu ilişkilerin hiçbiri bir insanın diğeri üzerinde zor kullanma hakkı bulunduğu anlamına gelmiyor. Kadınların bir ilişkiden ayrılabilmesi, çalışabilmesi, yaşadığı yeri seçebilmesi ve kendi yaşamına ilişkin kararlar alabilmesi, yalnızca hukuken tanınmış hakların varlığına değil, bu hakların kullanılabildiği güvenli koşullara da bağlı bulunuyor.
Şüpheli Ölümler ve Yanıt Bekleyen Soruşturmalar
Eskişehir’in Tepebaşı ilçesinde 43 yaşındaki Yadigar Yılmaz, 17 Ekim’de komşusunun evinde yaşamını yitirdi. İlk bilgilere göre Yılmaz, aynı apartmanda yaşayan İ.G.’nin evinde bulunduğu sırada fenalaşarak yere yığıldı. Sağlık ekiplerinin ölümünü belirlemesinin ardından belediye tabibi ölümü şüpheli buldu ve soruşturma başlatıldı. Ev sahibi ifadesi alınmak üzere emniyete götürülürken, Yılmaz’ın cenazesi kesin ölüm nedeninin belirlenmesi amacıyla otopsiye gönderildi. Gaziantep’te aynı tarihte bir kadının evinde ölü bulunması üzerine de soruşturma başlatıldığı bildirildi. Her iki olayda ölüm nedenleri hakkında yeterli ve kesinleşmiş bilgi bulunmadığından bunların kadın cinayeti olarak kaydedilmesi mümkün değil.
Şüpheli kadın ölümlerinin ayrı değerlendirilmesi, soruşturmanın sonucunu önceden belirlemek anlamına gelmiyor. Aksine, ölümün gerçekleştiği koşulların, olay yerindeki bulguların, tanık ifadelerinin ve adli incelemelerin eksiksiz değerlendirilmesini gerektiriyor. Çünkü bir ölümün doğal nedenlerle mi, kazayla mı, intihar sonucu mu yoksa bir başkasının müdahalesiyle mi gerçekleştiği ancak bilimsel ve hukuki incelemelerle açıklığa kavuşturulabiliyor. Kadınların şüpheli ölümlerine ilişkin kamuoyunda oluşan kaygının giderilmesi de soruşturmaların sonuçlarının güvenilir biçimde ortaya konulmasına bağlı bulunuyor.
Van’da 2024 yılında kaybolduktan 18 gün sonra cansız bedeni bulunan üniversite öğrencisi Rojin Kabaiş’in ölümüne ilişkin soruşturmada da bu hafta yeni bir gelişme yaşandı. 15 Ekim’de dosyaya giren daraltılmış baz istasyonu raporuyla genç kadının kaybolduğu saatlerde bulunduğu yere yakın konumdaki altı kişinin telefon numarasının belirlendiği açıklandı. Dosya avukatı Abdurrahman Karabulut, bu kişilerin ifadelerinin alınacağını ve telefonlarının inceleneceğini bildirdi. Aynı süreçte sahile inen 11 beyaz aracın sürücülerinin de belirlendiği belirtildi. Adli Tıp raporunda ölüm nedeni suda boğulma olarak kaydedilmiş olmasına rağmen, ölümün gerçekleştiği koşullara ilişkin araştırmalar tamamlanmış değil. Aradan geçen iki yılın ardından ortaya çıkan yeni inceleme başlıkları, ailenin yanıt beklediği soruların hâlâ soruşturmanın merkezinde bulunduğunu gösteriyor.
Adliye Koridorlarında Yıllara Yayılan Bekleyiş
11–18 Ekim haftasında kadın cinayeti davalarında birbirinden farklı kararlar ve gelişmeler yaşandı. Yalova’da 24 Ocak 2023’te evli olduğu Erdal Necip Sözer tarafından kayalıklardan itilerek öldürülen Semiha Sözer’in davasında verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, 13 Ekim’de Yargıtay tarafından oy birliğiyle onandı. İlk aşamada yüksekten düşme olarak değerlendirilen olayın yürütülen soruşturma sonucunda cinayet olduğunun belirlenmesi ve mahkûmiyet kararının kesinleşmesi, ölümün gerçekleşme biçiminin ayrıntılı araştırılmasının önemini ortaya koydu. Sanığın iyi hâl indirimi talebi kabul edilmezken, Yargıtay kararında kadına karşı işlenen öldürme suçunun hukuki niteliğine ilişkin düzenleme de yapıldı.
Edirne’de 2025 yılında öldürülen 16 yaşındaki Gülden Coni’nin dosyasında ise 14 Ekim’de cinayet sonrasındaki delillere ilişkin ayrı davada karar açıklandı. Gülden Coni’yi öldürmekten 19 yıl hapis cezasına çarptırılan E.A.’nın annesi, babası ve teyzesi, suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme suçundan beşer ay hapis cezası aldı. Mahkeme üç sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verdi. Cinayette kullanıldığı belirtilen bıçağın nehre atılması ve kanlı giysilerin temizlenmesi iddialarının ele alındığı davanın sonunda Gülden’in ailesi verilen karara tepki gösterdi. Cinayetin ardından delillerin korunması ve olayın bütün yönleriyle aydınlatılması, böylece yargılamanın ayrıca tartışılan bir boyutunu oluşturdu.
Diyarbakır’da 15 Nisan 2026’da uzun yıllardır ayrı yaşadığı Kerima Ateş’i silahla öldürmek ve kızını yaralamakla suçlanan Zübeyir Ateş hakkındaki davada, 14 Ekim’de ağırlaştırılmış müebbet ve 24 yıla kadar hapis cezası talep edildi. Mersin’de Hiranur Aygar’ın öldürülmesine ilişkin yeniden görülen davada da 13 Ekim’de savcılık bir sanık hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istedi. Her iki dosyada açıklananlar kesinleşmiş mahkeme kararları değil, devam eden yargılamalarda ileri sürülen ceza talepleriydi. Bu ayrım, kadın cinayetlerinin yargısal bilançosunu değerlendirirken yalnızca istenen cezaların değil, verilen kararların ve bu kararların kesinleşip kesinleşmediğinin de izlenmesini gerektiriyor.
İstanbul’da yaklaşık on yıl önce evinin önünde silahlı saldırıyla öldürülen, Mezdeke dans grubunun eski üyesi Aynur Kanbur’un cinayetine ilişkin davanın ilk duruşması ise 14 Ekim’de görüldü. Sanıklardan Bülent Gündüz cinayeti gerçekleştirdiğini anlatırken, kendisini kimsenin azmettirmediğini savundu. Diğer sanıklar suçlamaları kabul etmedi. Mahkeme tutuklu sanıkların tutukluluk hâlinin devamına karar vererek duruşmayı 22 Aralık’a erteledi. Cinayetin üzerinden yaklaşık on yıl geçtikten sonra başlayan yargılama, adaletin yalnızca verilecek hükmün niteliğiyle değil, o hükme ulaşmak için geçen zamanla da değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koydu. Öldürülen kadınların yakınları açısından yıllar boyunca süren dava süreçleri, kaybın ardından başlayan ve ne zaman sonuçlanacağı çoğu zaman öngörülemeyen başka bir bekleyişe dönüşüyor.
Fatmanur Çelik ve Hifa İkra: Korunma Taleplerinden Beraat Kararına
Haftanın en çok tartışılan yargı gelişmelerinden biri, 14 Ekim’de İstanbul Anadolu 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yaşandı. Mart 2026’da İstanbul Zeytinburnu sahilinde annesi Fatmanur Çelik ile birlikte şüpheli şekilde ölü bulunan sekiz yaşındaki Hifa İkra Şengüler’e yönelik cinsel istismar suçlamasıyla yargılanan Ayhan Şengüler hakkında beraat kararı verildi. Mahkeme, delil yetersizliği gerekçesiyle sanığın beraatine hükmetti. Duruşmayı izlemek isteyen kadın örgütleri ve gazetecilerin salona alınmaması ise tepkilere neden oldu. Kadın örgütleri, karar öncesinde ve sonrasında yaptıkları açıklamalarda çocukların korunması, başvuruların değerlendirilmesi ve kamu kurumlarının sorumluluğu üzerinde durdu.
Fatmanur Çelik, hayattayken kızının cinsel istismara uğradığını ileri sürmüş ve adli makamlara başvurmuştu. Kendi güvenliğinden endişe ettiğini de kamuoyuna açıklayan Çelik’in kızıyla birlikte şüpheli şekilde ölmesinin ardından, istismar suçlamasına ilişkin dava ile anne ve kızının ölümüne ilişkin soruşturma ayrı hukuki süreçler olarak gündemde kaldı. Beraat kararı, istismar suçlamasına ilişkin ceza yargılamasında verilen hükmü ifade ederken, anne ve kızının hangi koşullarda öldüğüne ilişkin soruların ayrıca araştırılması gerekiyor. 18 Ekim’de dosyayı izleyen avukat Arzu Sena Topuz, davaya katılma talepleri reddedildiği için beraat kararına karşı istinaf başvurusunda bulunamadıklarını, buna karşılık başvurabilecekleri hukuki yolları değerlendirdiklerini açıkladı.
Bu dosyanın kamuoyunda yarattığı tartışma, yalnızca mahkemenin verdiği kararla sınırlı kalmadı. Hayattayken güvenliğine ilişkin endişelerini dile getiren bir annenin başvurularının nasıl değerlendirildiği, çocuk hakkında ileri sürülen iddiaların hangi yöntemlerle araştırıldığı ve koruma mekanizmalarının hangi aşamalarda devreye girdiği de tartışmanın parçası oldu. Yargılama sonucunda bir suçlamanın kanıtlanamamış olması ile bir insanın hayattayken bildirdiği tehlikelere karşı kamu kurumlarının sorumluluğu, birbirinden farklı hukuki ve idari değerlendirmeler gerektiriyor. Fatmanur Çelik ve Hifa İkra’nın ölümleri, bu iki sorumluluk alanının birbirinden koparılmadan ancak hukuki sınırları da gözetilerek ele alınmasının önemini gösteriyor.
Şiddetin Görünmeyen Yüzü: Geçim, Barınma ve Korunma
Hafta içinde yayımlanan ev içi şiddet verileri, basına yansıyan cinayetlerin ve ağır saldırıların ötesinde daha geniş bir soruna işaret etti. Yılın ilk dokuz ayında Ev İçi Şiddet Acil Yardım Hattı’na şiddete maruz kalan 2 bin 427 kadının başvurduğu, 108 kadının sığınma evi talebinde bulunduğu açıklandı. Başvurular arasında kız çocuklarından gelen yardım çağrıları da yer aldı. Bu veriler Türkiye’deki bütün şiddet olaylarını değil, söz konusu hatta ulaşabilen kişilerin bildirimlerini yansıtıyor. Dolayısıyla yardım isteyemeyen, başvuru yollarını bilmeyen ya da içinde bulunduğu koşullar nedeniyle şiddeti bildirmekten çekinen kadınların yaşadıkları bu sayıların dışında kalıyor.
Eylül ayına ilişkin açıklanan kadın cinayetleri verilerinde ise 28 kadının erkekler tarafından öldürüldüğü, 19 kadının şüpheli şekilde ölü bulunduğu kaydedilmişti. Bu rakamlar 11–18 Ekim haftasının toplamını oluşturmuyor; ancak haftanın olaylarının daha geniş bir süreklilik içinde değerlendirilmesine olanak veriyor. Kadınların önemli bir bölümünün evli oldukları, birlikte yaşadıkları ya da geçmişte ilişki kurdukları erkekler tarafından öldürülmesi, şiddetin yalnızca kamusal güvenlik sorunu olmadığını, ev içindeki güç ilişkileriyle de bağlantılı olduğunu gösteriyor.
Kadınların şiddetten korunması açısından ekonomik ve toplumsal koşullar da belirleyici bir yer tutuyor. Düzenli geliri bulunmayan, barınacak başka bir yeri olmayan, çocuklarının bakım sorumluluğunu tek başına üstlenen ya da aile çevresinden destek göremeyen kadınlar için şiddet uygulayan kişiden uzaklaşmak, yalnızca kişisel bir karara bağlı olmayabiliyor. Ayrılma kararı kimi zaman yeni bir konut bulmayı, iş aramayı, çocukların bakımını düzenlemeyi ve uzun süreli bir geçim güvencesi oluşturmayı gerektiriyor. Sosyal destek mekanizmalarının yetersiz kaldığı koşullarda kadınların hukuken sahip oldukları haklarla bu hakları kullanabilme olanakları arasında ciddi bir mesafe ortaya çıkabiliyor.
Bu nedenle kadınlara yönelik şiddetin önlenmesinde koruma kararları, kolluk müdahalesi ve ceza yargılamalarının yanında ekonomik destek, erişilebilir sığınma evleri, ücretsiz hukuki yardım, çocuk bakım hizmetleri ve güvenli çalışma koşulları da önem taşıyor. Şiddete uğrayan bir kadının başvurusunun alınması ilk aşamayı oluştururken, bu başvurunun ardından yaşamını sürdürebileceği koşulların sağlanması korumanın devamlılığı açısından belirleyici oluyor. Özellikle ayrılma ve boşanma süreçlerinde ortaya çıkan tehditlerin izlenmesi, koruma kararlarının uygulanması ve risk değerlendirmelerinin gecikmeden yapılması, tehlikenin ölümle sonuçlanmadan önlenebilmesi bakımından önem taşıyor.
11–18 Ekim haftası geride kalırken bazı kadınların yaşamını yitirmesine ilişkin soruşturmalar devam ediyor, bazı dosyalarda mahkûmiyet kararları kesinleşiyor, bazı aileler ise yıllardır süren yargılamaların sonuçlanmasını bekliyordu. Öldürülen kadınların adları farklı tarihlerde haberlerde yeniden yer alırken, şiddetten kurtulanların sonraki yaşamlarını hangi koşullarda sürdürdükleri çoğu zaman kamuoyunun bilgisi dışında kalıyordu. Oysa kadınlara yönelik şiddetin gerçek toplumsal bilançosu yalnızca ölümlerin ve yaralanmaların sayısında değil, güvenlik arayışında, terk edilmek istenen ilişkilerde, karşılanamayan barınma ihtiyaçlarında ve sonuç bekleyen başvurularda da bulunuyor. Her cinayetin ardından adaletin sağlanıp sağlanmadığını sorgulamak kadar, henüz hayatta olan ve korunmak için yardım isteyen kadınların hangi koşullarla karşılaştığını bilmek de önem taşıyor. Çünkü bu haftanın olaylarının bıraktığı asıl soru, öldürülen kadınlar için ne yapıldığı kadar, öldürülmeden önce korunmak isteyen kadınlar için nelerin yapılabildiği.
- NHA / Anadolu Ajansı, ANKA Haber Ajansı, Demirören Haber Ajansı, İhlas Haber Ajansı, Mezopotamya Ajansı, JINNEWS, Evrensel, bianet, Ekmek ve Gül, Sözcü, Habertürk, Agos, BBC News Türkçe, Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu.





















