back to top
Ana Sayfa Ekonomi Emek İşçiler Ölürken Üretim Devam Ediyor

İşçiler Ölürken Üretim Devam Ediyor

11–18 Ekim 2026 haftasında Türkiye’de iş cinayetleri fabrikalardan inşaatlara, bakım çalışmalarından tarım alanlarına kadar uzanan çalışma yaşamının güvenlik sorunlarını yeniden görünür kıldı. Sakarya’da 33 yaşındaki Erkan Kundo, çalıştığı lastik fabrikasında bir arızaya müdahale ederken makineye sıkışarak öldü. İstanbul’da 19 yaşındaki Mazlum Gürbüz, yağmur nedeniyle çalışmaların durdurulduğu şantiyede görevlendirildiği sırada elektrik akımına kapılarak yaşamını yitirdi. Aynı kentte Faik Şentürk, sel sularının dolduğu inşaat kuyusunda su tahliyesi yaparken hayatını kaybetti. Çocuk işçi ölümlerinde ise Antalya’da 15 yaşındaki Kadir Sevilgen ve Sakarya’da 13 yaşındaki Yusuf Kesen’in ölümleri haftanın basın gündeminde yer aldı. Eylül ayında en az 226, yılın ilk dokuz ayında ise en az 1.736 işçinin yaşamını yitirdiği Türkiye’de, işyerlerinde alınan önlemler kadar işçilerin tehlikeli koşullarda çalışmayı reddedebilme olanakları da tartışma konusu oldu.

Türkiye’de iş cinayetleri 11–18 Ekim haftasında da üretimin farklı alanlarında yaşandı. Bir işçi gece vardiyasında makinenin başında, bir başkası yağmur altında yüksek gerilim hattının yakınında, bir diğeri sel sularının dolduğu inşaat alanında çalışırken hayatını kaybetti. Ölüm nedenleri birbirinden farklı görünse de olaylar, çalışma yaşamında tehlikelerin nasıl değerlendirildiği, üretime ne zaman ara verildiği, arızalara hangi güvenlik önlemleriyle müdahale edildiği ve çalışanların tehlikeli görevler karşısında ne ölçüde söz sahibi olabildiği sorularını gündeme getirdi. Haberlerde çoğu zaman birkaç satıra sığan ölümler, geride yalnızca yarım kalmış yaşamlar değil, işyerlerinin çalışma düzenine ve denetimine ilişkin yanıt bekleyen sorular da bıraktı.

Bu haftanın haberleri, iş cinayetlerinin yalnızca ağır sanayi ve madencilik gibi yüksek riskli alanlarla sınırlı olmadığını gösterdi. Lastik fabrikasındaki mekanik arıza, inşaattaki elektrik hattı ve yağışın ardından suyla dolan kuyu, farklı koşullarda benzer bir sonuca yol açtı. Olayların her birinde işçinin hangi işi yapmakla görevlendirildiği ve tehlikeye karşı hangi önlemlerin alındığı ayrı ayrı araştırılmayı gerektiriyor. Çünkü bir ölümün ardından olayın nasıl gerçekleştiğini açıklamak, o ölümün önlenip önlenemeyeceği sorusunu kendiliğinden yanıtlamıyor. Bunun için çalışma talimatlarından risk değerlendirmelerine, koruyucu donanımlardan işverenin gözetim yükümlülüğüne kadar bütün sürecin incelenmesi gerekiyor.

Sakarya’da Gece Vardiyası, İstanbul’da Elektrik Akımı ve Sel Suları

Sakarya’nın Arifiye ilçesinde 14 Ekim günü saat 05.00 sıralarında bir lastik fabrikasında çalışan 33 yaşındaki Erkan Kundo, mekanik arızaya müdahale ettiği sırada başının makineye sıkışması sonucu hayatını kaybetti. Diğer işçilerin haber vermesi üzerine fabrikaya gelen sağlık ekipleri Kundo’nun yaşamını yitirdiğini belirledi. Olayın ardından üretime ara verildi, gece vardiyasında çalışan işçiler evlerine gönderildi ve sabah vardiyasının yapılmayacağı bildirildi. Fabrikada üretimin durdurulması ölümün ardından gerçekleşirken, arızaya müdahale sırasında makinenin hangi güvenlik koşullarında bulunduğu ve enerji kesme işlemlerinin uygulanıp uygulanmadığı, soruşturmayla açıklığa kavuşturulması gereken konular arasında yer aldı.

İstanbul’un Eyüpsultan ilçesinde 13 Ekim’de kamuoyuna yansıyan olayda ise Van’dan çalışmak için İstanbul’a gelen çocukluk arkadaşları, 19 yaşındaki Mazlum Gürbüz ile 18 yaşındaki Levent Çelik, yağmur nedeniyle çalışmaların durdurulduğu bir şantiyede tabela montajı yapmak üzere görevlendirildi. Montaj sırasında taşıdıkları metal çıtanın yüksek gerilim hattına temas etmesi üzerine iki genç elektrik akımına kapıldı. Mazlum Gürbüz yaşamını yitirirken Levent Çelik yaralandı. Çelik’in olaydan sonra yaptığı açıklamalar, iş cinayetinin meydana geldiği çalışma koşullarına ilişkin önemli ayrıntıları ortaya çıkardı. Yağmurlu havada çalışmak istemediklerini, ancak işlerini kaybetmekten korktukları için verilen görevi yerine getirdiklerini anlattı. Ailenin avukatı da gençlerin ellerinde uygun koruyucu eldiven bulunmadığını belirterek güvenlik önlemlerinin araştırılmasını istedi.

Mazlum Gürbüz’ün ölümü, işyerindeki tehlikenin yalnızca teknik bir sorun olmadığını, işçinin işveren karşısındaki konumuyla da bağlantılı olduğunu gösteren olaylardan biri oldu. Çalışmanın yağmur nedeniyle durdurulduğu bir yerde iki genç işçinin yeniden görevlendirilmesi, yüksek gerilim hattına yakın bir alanda metal malzeme taşınması ve hayatta kalan işçinin işten çıkarılma korkusunu dile getirmesi, birlikte değerlendirilmesi gereken olgular olarak ortaya çıktı. İşçinin tehlikeli bir görevi reddetme hakkının bulunması ile bu hakkı işini kaybetmekten korkmadan kullanabilmesi arasındaki mesafe, olayın toplumsal boyutunu oluşturdu. Van’dan İstanbul’a çalışmak için gelen iki arkadaşın karşılaştığı koşullar, geçimini emeğiyle sağlayan gençlerin iş ilişkilerinde ne kadar sınırlı bir hareket alanına sahip olabildiklerini de gösterdi.

İstanbul’un Beykoz ilçesinde 15 Ekim’de meydana gelen başka bir iş cinayetinde ise Faik Şentürk yaşamını yitirdi. Paşamandıra Mahallesi Değirmendere Caddesi’ndeki okul inşaatında, bir önceki gün etkili olan selin ardından kuyuya dolan suyun tahliyesi için çalışan Şentürk, kuyuya düştü. Olay yerine gelen itfaiye, polis, sağlık ve kurtarma ekipleri tarafından ağır yaralı olarak çıkarılan işçi, kaldırıldığı Beykoz Devlet Hastanesi’nde hayatını kaybetti. Olayla ilgili soruşturma başlatılırken, su tahliyesinin hangi yöntemle yapıldığı, kuyunun çevresinde düşmeye karşı önlem bulunup bulunmadığı ve yağışın ardından çalışma alanının yeniden güvenli hâle getirilip getirilmediği soruları gündeme geldi.

Bu üç ölümün her biri farklı bir çalışma sürecinde gerçekleşti. Sakarya’da makinenin arızalanması, Eyüpsultan’da yağış ve elektrik hattı, Beykoz’da ise selin ardından oluşan tehlikeli çalışma ortamı belirleyici koşullar arasındaydı. Ancak iş kazası olarak tanımlanan olayların değerlendirilmesinde yalnızca son anda gerçekleşen fiziksel hareketi esas almak yeterli değil. Bir makinenin arızalanması, yağmurun başlaması ya da bir kuyunun suyla dolması çalışma yaşamında öngörülebilecek tehlikeler arasında bulunuyor. Bu tehlikeler ortaya çıktığında üretimin veya bakım faaliyetinin hangi koşullarda sürdürüleceği, işçi sağlığı ve güvenliğinin temel sorularından birini oluşturuyor.

Çocuk İşçiler: Okul Çağında Başlayan Çalışma, Ölümle Sonuçlanan Tehlikeler

Haftanın çocuk işçiliğine ilişkin haberlerinde Antalya’da yaşamını yitiren 15 yaşındaki Kadir Sevilgen ile Sakarya’da ölen 13 yaşındaki Yusuf Kesen’in dosyaları yeniden gündeme geldi. Her iki çocuk da 11–18 Ekim tarihleri arasında değil, daha önce hayatını kaybetmişti. Ancak bu hafta yayımlanan haberler ve çocuk işçiliğine ilişkin veriler, çalışma yaşamında çocukların karşı karşıya bırakıldığı tehlikelerin boyutunu yeniden ortaya koydu.

Antalya’nın Gazipaşa ilçesinde 6 Ekim’de hafriyat çalışması sırasında 15 yaşındaki Kadir Sevilgen, bir iş makinesinin bomu tarafından sıkıştırılarak ağır yaralandı. İş makinesinde yağcı olarak çalıştığı ileri sürülen çocuk, önce Gazipaşa Devlet Hastanesi’ne, ardından Alanya’daki hastaneye kaldırıldı. Kadir Sevilgen, üç gün süren tedavisinin ardından 9 Ekim’de yaşamını yitirdi. Olayla ilgili gözaltına alınan iş makinesinin sahibi R.Y. ile operatör M.K. tutuklandı. Henüz zorunlu eğitim çağında olan bir çocuğun ağır iş makinesinin yakınında hangi koşullarda çalıştırıldığı, kendisine hangi görevlerin verildiği ve çocuk işçiliğine ilişkin yasakların uygulanıp uygulanmadığı olayın araştırılması gereken yönleri arasında bulunuyor.

Sakarya’da ise 11 Ekim’de yeniden haberleştirilen 13 yaşındaki Yusuf Kesen’in ölümü, mevsimlik tarım işçiliğinin çocuklar açısından taşıdığı tehlikeleri gündeme getirdi. Mardin’in Kızıltepe ilçesinden ailesiyle birlikte fındık hasadı için Sakarya’nın Karasu ilçesine gelen Yusuf Kesen, 20 Ağustos’ta traktörden düşmesinin ardından başka bir aracın çarpmasıyla ağır yaralandı. Yaklaşık 12 gün süren tedavisinin ardından eylül ayının başında hayatını kaybetti. Yusuf’un ölümü, ailesinin geçimi için başka bir kente gitmek zorunda kalan çocukların eğitim, barınma, ulaşım ve çalışma koşullarının birbirinden ayrı değerlendirilemeyeceğini gösterdi.

Türkiye’de çocuk işçiliği yalnızca sanayi tesislerinde veya mesleki eğitim merkezlerinde ortaya çıkmıyor. Mevsimlik tarımda aileleriyle birlikte çalışan, küçük işletmelerde üretime katılan, atölyelerde makinelerin yanında bulunan ve inşaatlarda çeşitli işlerde görevlendirilen çocuklar da çalışma yaşamının parçası hâline geliyor. Ailelerin geçim sıkıntısı, tarımda mevsimlik göç, eğitim olanaklarına erişimde yaşanan güçlükler ve ucuz işgücüne duyulan talep, çocukların erken yaşlarda çalışmaya başlamasının toplumsal koşullarını oluşturuyor. Çalışmanın çocukların eğitimini aksatması ve onları fiziksel gelişimlerine uygun olmayan tehlikelerle karşı karşıya bırakması, bu sorunun yalnızca iş güvenliği önlemleriyle çözülemeyeceğini ortaya koyuyor.

Mesleki Eğitim Merkezleri kapsamında işletmelere yerleştirilen öğrencilerin durumu da çocuk işçiliği tartışmasının önemli başlıklarından biri olmaya devam ediyor. Mesleki eğitim ile üretime fiilen katılma arasındaki sınırın nasıl çizildiği, öğrencilerin hangi işlerde çalıştırıldığı, ne kadar süre işyerinde kaldığı ve denetimin kimler tarafından yapıldığı, çocukların korunması açısından belirleyici sorular arasında bulunuyor. Bu haftaya ilişkin taramada 11–18 Ekim tarihleri arasında yaşamını yitirdiği ayrıca doğrulanabilen yeni bir MESEM öğrencisi dosyasına ulaşılamadı. Bununla birlikte önceki aylarda yaşanan ölümler ve devam eden davalar, çocukların işyerlerinde karşılaştıkları tehlikelerin gündemdeki yerini koruduğunu gösteriyor.

Dokuz Ayda En Az 1.736 İşçi, 66 Çocuk

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin 7 Ekim’de açıkladığı verilere göre, Türkiye’de eylül ayında en az 226 işçi çalışırken hayatını kaybetti. Böylece 2026 yılının ilk dokuz ayında iş cinayetlerinde ölenlerin sayısı en az 1.736’ya ulaştı. Rapora göre mayıs, haziran, temmuz, ağustos ve eylül aylarında işçi ölümleri art arda 200’ün üzerinde gerçekleşti. İş cinayetlerine ilişkin düzenli veri tutulmaya başlanan 2013 yılından bu yana ilk kez beş ay üst üste bu düzeyde ölüm kaydedildi.

Eylül ayında en fazla ölümün yaşandığı işkolları arasında inşaat, tarım ve taşımacılık öne çıktı. İnşaat ve yol işkolunda 50, tarım ve ormanda 45, taşımacılıkta 28 işçi ve emekçi hayatını kaybetti. Belediye ve genel işler, gemi ve tersane, metal, petro-kimya, tekstil ve gıda işkollarında da ölümler kaydedildi. Bu dağılım, iş cinayetlerinin yalnızca belli bir mesleğin ya da üretim teknolojisinin sorunu olmadığını, çalışma yaşamının farklı alanlarında ortaya çıkan güvenlik eksikliklerinin sonuçlarıyla ilgili olduğunu gösteriyor.

Çocuk işçilerin durumu ise verilerin en ağır başlıklarından birini oluşturdu. Eylül ayında en az sekiz çocuk işçi çalışırken yaşamını yitirdi. Bunların beşi 14 yaş ve altında, üçü ise 15–17 yaş aralığındaydı. Çocukların üçü tarımda; diğerleri gıda, tekstil, metal, inşaat ve konaklama sektörlerinde çalışıyordu. Böylece 2026 yılının ilk dokuz ayında yaşamını yitiren çocuk işçi sayısı en az 66’ya ulaştı. Daha sonra yayımlanan bilgilerde yılın ilk günlerinden 11 Ekim’e kadar en az 67 çocuk işçinin öldüğü belirtilse de bu rakamın hangi yeni dosyalarla güncellendiği ayrı bir inceleme gerektiriyor.

2025–2026 eğitim öğretim yılına ilişkin açıklanan veriler de çocuk işçiliğinin eğitim sistemiyle ilişkisini görünür kıldı. Bir eğitim yılı boyunca en az 95 çocuk işçi hayatını kaybetti. Yaşamını yitirenlerin 28’i 5–14, 67’si 15–17 yaş aralığındaydı; 14’ü göçmen veya mülteci çocuklardı. Bu sayılar, çocukların çalışırken karşılaştıkları tehlikelerin yalnızca belirli bir yaş grubunda ya da tek bir sektörde yoğunlaşmadığını gösteriyor. Henüz öğrenim çağında olan çocukların üretim sürecinde hayatlarını kaybetmeleri, eğitime erişim hakkı ile ailelerin geçim koşulları arasındaki ilişkinin de yeniden değerlendirilmesini gerektiriyor.

İşçinin Güvenliği ile İşini Kaybetme Korkusu Arasında

Haftanın olayları arasında Mazlum Gürbüz’ün ölümü, çalışma yaşamındaki önemli bir sorunu doğrudan işçinin anlatımıyla ortaya koydu. Yaralı kurtulan Levent Çelik’in, yağmurlu havada çalışmak istemediklerini ancak işten çıkarılma korkusuyla görevi yerine getirdiklerini söylemesi, işçinin çalışma koşulları üzerindeki söz hakkının ekonomik bağımlılıkla nasıl sınırlandırılabildiğini gösterdi. Tehlikeli bir işin yapılmamasını istemek, işçi açısından yalnızca güvenlik değerlendirmesi değil, aynı zamanda işini, ücretini ve geçim olanağını kaybetme korkusuyla karşı karşıya kalmak anlamına gelebiliyor.

Benzer biçimde gece vardiyasında makine arızasına müdahale edilmesi ya da sel sularıyla dolan bir kuyuda çalışma yapılması, riskli işlerin hangi koşullarda sürdürüldüğünü gündeme getiriyor. İş güvenliği mevzuatı, işverenlere tehlikeleri önleme, riskleri değerlendirme, gerekli koruyucu önlemleri alma ve çalışanları bilgilendirme yükümlülükleri getiriyor. Ancak bu yükümlülüklerin varlığı ile işyerlerinde eksiksiz uygulanması aynı şey değil. Bir ölümün ardından başlatılan soruşturmanın yalnızca işçinin son hareketini değil, işin planlanmasını, verilen talimatları, denetim kayıtlarını ve çalışma alanındaki güvenlik önlemlerini de kapsaması gerekiyor.

Çocuk işçilerin durumu bu ilişkileri daha da ağırlaştırıyor. Yetişkin bir işçinin bile işini kaybetme korkusuyla tehlikeli koşullarda çalışabildiği bir ortamda, eğitim çağındaki bir çocuğun çalışma düzenine itiraz edebilme olanağı çok daha sınırlı kalabiliyor. Çocukların işyerlerinde karşılaştıkları tehlikeleri değerlendirmek, yalnızca onlara koruyucu donanım verilip verilmediğini araştırmakla sınırlanamaz. Öncelikle o yaşta ve o işte bulunmalarının hukuken mümkün olup olmadığı, eğitimlerinin nasıl sürdürüldüğü ve ailelerini çocuk emeğine ihtiyaç duyar hâle getiren ekonomik koşulların nasıl değiştirilebileceği de araştırılmalı.

11–18 Ekim haftasına ilişkin ulaşılabilen haberler, Erkan Kundo, Mazlum Gürbüz ve Faik Şentürk’ün ölümlerini doğrularken, çocuk işçiliği alanında önceki haftalarda yaşanmış ölümlerin yeniden gündeme geldiğini gösterdi. Bu derleme Türkiye genelinde o hafta yaşanan bütün iş cinayetlerinin kesin sayısını oluşturmuyor; basına ve ulaşılabilen kayıtlara yansıyan olaylarla sınırlı bulunuyor. Ancak kayıtlardaki eksiklik, görünür olan ölümlerin ortaya çıkardığı soruları azaltmıyor. Bir fabrikada makine durduğunda, bir inşaatta yağmur başladığında ya da bir çocuk ailesinin geçimine katkıda bulunmak için okuldan çalışma alanına yöneldiğinde hangi kararların verildiği, yaşam hakkının korunmasında belirleyici hâle geliyor. Üretimin ne zaman duracağına karar verebilenlerle çalışmayı reddettiğinde geçimini kaybetmekten korkanlar arasındaki bu mesafe kapanmadıkça, her yeni ölümün ardından yürütülen soruşturmalar aynı soruyla karşı karşıya kalıyor: Bir işçinin yaşamını kaybetmesinden sonra işyerinde üretimi durdurabilen bir düzen, aynı kararı o işçi henüz hayattayken neden alamıyor?


  • NHA / Demirören Haber Ajansı, Cumhuriyet, Halk TV, Evrensel, bianet, BirGün, JINNEWS, ETHA, Söz Sakarya, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, Elektrik Mühendisleri Odası.