back to top
Ana Sayfa Yorum NATO’nun Gölgesinde Bir Ülke, Bir Sol ve Bitmeyen Hesaplaşma

NATO’nun Gölgesinde Bir Ülke, Bir Sol ve Bitmeyen Hesaplaşma

Bazı tarihler yalnızca devletlerin değil, toplumların da kaderini değiştirir. Fakat ilginçtir; bu tarihler çoğu zaman savaşların başladığı günler değildir. Asıl kırılmalar, savaşların ardından kurulan yeni düzenlerde yaşanır. Çünkü savaşlar yalnızca şehirleri yıkmaz; dünyayı yeniden paylaşır. Yeni ittifaklar kurulur, yeni düşmanlar tanımlanır, yeni dostluklar ilan edilir ve ülkelerin geleceği çoğu zaman kendi halklarından çok büyük güçlerin masa başındaki hesaplarıyla belirlenir.

Türkiye’nin NATO hikâyesi de tam olarak böyle bir tarihin ürünüdür.

Bu hikâye yalnızca askeri bir ittifaka katılmanın hikâyesi değildir. Aynı zamanda bir ülkenin ekonomik tercihlerini, siyasal rejimini, güvenlik anlayışını, dış politikasını ve hatta düşünce dünyasını onlarca yıl boyunca şekillendiren büyük bir yönelişin adıdır. Bu nedenle Türkiye solunun NATO’ya yönelik eleştirisini yalnızca “anti-emperyalist refleks” diye okumak eksik kalır. Çünkü Türkiye’de NATO tartışması, aslında devletin hangi eksende kurulacağı, halkın mı yoksa jeopolitiğin mi esas alınacağı sorusunun farklı biçimlerde yeniden sorulmasından başka bir şey değildir.

İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde dünya yalnızca yıkıntılar içinde değildi. Aynı zamanda iki büyük güç arasında yeniden bölünüyordu. Bir tarafta ABD öncülüğünde kapitalist blok, diğer tarafta Sovyetler Birliği öncülüğünde sosyalist blok yükseliyordu. 1949 yılında kurulan NATO, resmi söyleminde Sovyet yayılmacılığına karşı kolektif savunma örgütü olarak tanımlandı. Ancak kısa süre içinde görüldü ki NATO yalnızca askeri bir savunma örgütü değildi; kapitalist dünyanın siyasal, ekonomik ve ideolojik güvenlik sisteminin de temel direklerinden biriydi.

Bu nedenle NATO’yu yalnızca tanklar, uçaklar ve füze sistemleri üzerinden okumak mümkün değildir. NATO aynı zamanda bir dünya tasavvurudur. Sermaye dolaşımının güvenliği, enerji yollarının korunması, Batı merkezli uluslararası düzenin sürdürülmesi ve gerektiğinde çevre ülkelerde rejimlerin yeniden biçimlendirilmesi de bu yapının görünmeyen işlevleri arasında yer aldı. Soğuk Savaş boyunca birçok ülkede yaşanan darbeler, kontrgerilla yapılanmaları ve gizli operasyonlar bu nedenle yalnızca ulusal siyasetlerin konusu değildir; küresel güç mücadelesinin de parçalarıdır.

Türkiye’nin NATO’ya girişi de bu büyük satranç tahtasının üzerinde gerçekleşti. Resmî üyelik 1952 yılında gerçekleşti; ancak bu üyeliğin kapısı Kore Savaşı’nda açıldı. Henüz kendi sınırlarını tehdit eden doğrudan bir saldırı yokken binlerce Türk askeri Kore’ye gönderildi. Resmî anlatı bunu özgür dünyanın savunulması olarak sundu. Oysa daha derinden bakıldığında bunun Türkiye’nin Batı ittifakına kabul edilmesinin bedeli olduğu görülür. Kore’de dökülen kan yalnızca Kore toprağına değil, Türkiye’nin sonraki yarım yüzyıllık dış politika yönelimine de yazıldı.

NATO içinde Türkiye’ye biçilen rol ise hiçbir zaman Almanya, Fransa ya da İngiltere gibi merkez ülkelerin rolü olmadı. Türkiye daha çok Sovyetler Birliği’nin güney sınırını tutan ileri karakol, Ortadoğu’yu denetleyen stratejik üs, Boğazları kontrol eden jeopolitik eşik ve gerektiğinde bölgesel krizlerde kullanılabilecek askeri güç olarak değerlendirildi. Başka bir ifadeyle Türkiye, Batı’nın merkezinde değil; Batı’nın sınırında duran bir cephe ülkesi haline getirildi. Bu konumun ekonomik karşılığı ise sürekli güvenlik harcamaları, dış yardımlara bağımlılık ve siyasal tercihlerin büyük ölçüde Atlantik ekseni içinde belirlenmesi oldu.

Tam da burada Türkiye solunun NATO eleştirisi doğmaya başladı.

Türkiye solu, özellikle 1960’lı yıllardan itibaren NATO’yu yalnızca uluslararası bir askeri örgüt olarak görmedi. Onun Türkiye’deki sınıfsal ve siyasal sonuçlarına odaklandı. Çünkü mesele yalnızca dış politika değildi. NATO üyeliğinin içeride nasıl bir devlet biçimi ürettiği de önemliydi.

Sol bakış açısından devlet hiçbir zaman tarafsız değildir. Devlet, egemen sınıfların siyasal örgütlenme biçimidir. Eğer dünya kapitalist blok ile sosyalist blok arasında bölünmüşse NATO da yalnızca ülkelerin değil, aynı zamanda sermaye düzeninin güvenlik aygıtı olarak değerlendirilmeliydi. Bu nedenle Türkiye solu için NATO karşıtlığı, Batı düşmanlığı değil; emperyalist kapitalist sistem eleştirisinin doğal uzantısıydı.

1968 kuşağının yükselişi tam da bu zeminde gerçekleşti.

Üniversitelerde yankılanan “Tam Bağımsız Türkiye” sloganı yalnızca milliyetçi bir bağımsızlık çağrısı değildi. Aynı zamanda ekonomik bağımsızlığı, siyasal egemenliği ve kültürel özgürlüğü birlikte savunan bir söylemdi. ABD’nin 6. Filosu İstanbul’a geldiğinde on binlerce genç neden Dolmabahçe’de yürüdü? Çünkü onların gözünde o gemiler yalnızca birkaç savaş gemisi değildi. Emperyalizmin görünür hale gelmiş çelikten simgesiydi.

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının “NATO’ya Hayır” demesi yalnızca dış politikaya ilişkin bir tercih değildi. Onlar NATO ile Türkiye’deki sermaye düzeni, askerî vesayet, Amerikan üsleri ve ekonomik bağımlılık arasında organik bir ilişki kuruyorlardı. Bu nedenle onların anti-emperyalizmi yalnızca ulusal değil; aynı zamanda sınıfsal bir karakter taşıyordu.

Ne var ki Türkiye’de NATO tartışması hiçbir zaman yalnızca fikirler üzerinden yürütülmedi.

1960’ların sonundan itibaren yükselen sol hareketlere karşı geliştirilen kontrgerilla yapılanmaları, özel harp daireleri, paramiliter örgütlenmeler ve siyasal şiddet, Türkiye’de NATO tartışmasını daha da derinleştirdi. Sol çevreler, devlet içindeki kimi gizli yapıların NATO’nun “Gladio” örgütlenmesinin Türkiye uzantısı olduğunu ileri sürdüler. Bu iddiaların önemli bölümü yıllar boyunca resmî olarak kabul edilmedi; ancak daha sonra Avrupa’nın birçok ülkesinde benzer yapılanmaların varlığının açığa çıkması, bu tartışmaları bambaşka bir zemine taşıdı.

12 Mart ve özellikle 12 Eylül askeri darbeleri de Türkiye solunun hafızasında NATO’dan bağımsız olaylar olarak yer etmedi. Çünkü darbe sonrasında uygulanan ekonomik programın neoliberal dönüşümle iç içe geçmesi, sendikaların tasfiye edilmesi, solun ağır biçimde bastırılması ve Türkiye’nin küresel sermayeye daha açık hale getirilmesi birçok sol düşünür tarafından Atlantik düzeninin Türkiye ayağı olarak yorumlandı.

Burada ilginç olan şudur: Soğuk Savaş sona erdiğinde birçok kişi NATO’nun da dağılacağını düşündü. Çünkü NATO’nun kuruluş gerekçesi Sovyetler Birliği idi. Sovyetler çöktüğünde örgütün de tarihsel işlevini yitirmesi bekleniyordu. Fakat tam tersi oldu. NATO küçülmedi; genişledi. Doğu Avrupa’ya yayıldı, Balkanlar’da, Afganistan’da, Libya’da operasyonlar yürüttü ve kendisini küresel güvenlik örgütü olarak yeniden tanımladı.

Bu dönüşüm Türkiye solunun NATO eleştirisini de değiştirdi.

Eskiden temel vurgu Soğuk Savaş eksenindeyken, bugün daha çok küresel kapitalizmin askerî mimarisi üzerinde duruluyor. Irak’ın işgali, Yugoslavya’nın parçalanması, Libya müdahalesi ve Ortadoğu’daki vekâlet savaşları, NATO’nun yalnızca savunma örgütü olmadığı yönündeki eleştirileri yeniden güçlendirdi.

Bununla birlikte Türkiye solunun kendi içinde de önemli tartışmalar yaşandı. Özellikle Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden sonra klasik anti-emperyalist söylemin yeni dünya koşullarında nasıl yeniden üretileceği konusunda ortak bir çizgi oluşmadı. Avrupa Birliği’ne yaklaşım, insan hakları söylemi, küreselleşme ve uluslararası kurumlara bakış konusunda farklı sol gelenekler birbirinden ayrıştı. Ancak hemen bütün sol damarların ortaklaştığı temel nokta değişmedi: Türkiye’nin dış politikasının büyük güçlerin güvenlik stratejilerine göre değil, halkın çıkarlarına ve demokratik iradesine göre belirlenmesi gerektiği düşüncesi.

Bugün ise mesele yalnızca NATO’nun varlığı değildir.

Asıl soru şudur: Küresel güç mücadelelerinin yeniden sertleştiği, yeni bir Soğuk Savaş atmosferinin oluştuğu, enerji koridorlarının, yapay zekâ teknolojilerinin, siber savaşların ve bölgesel çatışmaların belirleyici hale geldiği bir dünyada Türkiye kendisini nasıl konumlandıracaktır? Bir kez daha yalnızca büyük güçlerin sınır karakolu mu olacaktır, yoksa kendi toplumunun ihtiyaçlarını merkeze alan bağımsız ve demokratik bir siyasal ufuk kurabilecek midir?

Belki de Türkiye solunun NATO karşıtlığının asıl anlamı burada gizlidir.

Çünkü mesele yalnızca bir askerî ittifaka karşı çıkmak değildir. Daha derindeki soru, bu ülkenin kaderini kimin belirleyeceğidir. Washington’daki strateji masaları mı? Moskova’nın güvenlik hesapları mı? Brüksel’in jeopolitik planları mı? Yoksa bu topraklarda yaşayan milyonlarca insanın ortak iradesi mi?

Bir ülke, yalnızca sınırlarını koruyarak bağımsız olmaz. Düşüncesini, ekonomisini, hukukunu ve siyasetini de özgürleştirebildiği ölçüde bağımsızdır. Türkiye solunun NATO ile hesaplaşması da en temelde bu sorunun etrafında şekillendi: Silahların kime ait olduğu değil, ülkenin geleceğine kimin karar vereceği…

Ve belki de bugün hâlâ cevap bekleyen soru tam olarak budur.