Bugün televizyon ekranlarında, köşe yazılarında, YouTube yayınlarında ve sosyal medya tartışmalarında aynı cümleleri farklı tonlarla duyuyoruz:
“Demokrasi bitiyor.”
“Yargı siyaseti dizayn ediyor.”
“Bu karar yalnızca CHP’ye değil, Türkiye’ye verilmiştir.”
Bu cümlelerin büyük kısmı doğru. Türkiye gerçekten uzun süredir yalnızca bir siyasal kriz değil, aynı zamanda bir rejim dönüşümü yaşıyor. Hukukun öngörülebilirliğinin zayıfladığı, kuvvetler ayrılığının giderek işlevsizleştiği, seçimlerin biçimsel olarak sürmesine rağmen siyasal alanın eşitsizleştiği bir dönemin içindeyiz. Siyasal iktidarın devlet aygıtları üzerindeki yoğun etkisi artık yalnızca muhalif çevrelerin değil, bir dönem bu dönüşümleri destekleyen kesimlerin de açıkça dile getirdiği bir gerçeklik haline geldi.
Ama bütün bu teşhislerde hâlâ büyük bir eksiklik var.
Çünkü bazı tarihsel yıkımlar yalnızca iktidarların saldırganlığıyla açıklanamaz. Bazı rejimler yalnızca zorla kurulmaz; onlara entelektüel meşruiyet sağlayan sessizliklerle, yarım itirazlarla, kariyer hesaplarıyla ve ideolojik konfor alanlarıyla büyür. Otoriterleşme çoğu zaman bir gecede gerçekleşmez. Uzun yıllar boyunca normalleştirilir, gerekçelendirilir, estetize edilir ve sonunda gündelik hayatın olağan parçası haline getirilir.
Türkiye’nin bugün geldiği yer biraz da budur:
Bir ülkenin yavaş yavaş çürümesini manşetlerden izleyip bunu “istikrar”, “vesayetle mücadele”, “demokratikleşme”, “sivilleşme” ya da “ileri demokrasi” kavramlarıyla pazarlayan tarihsel bir siyasal körlüğün sonucu.
Bugün birçok eski merkez medya figürü, bazı liberal kanaat önderleri, bir dönem iktidarın dönüşüm söylemine aktif destek veren yorumcular ve gazeteciler büyük bir hayal kırıklığı içinde konuşuyor. Yüzlerinde geç kalmış bir şaşkınlık var. Sanki yıllardır örülen duvar bir gecede ansızın ortaya çıkmış gibi davranıyorlar. Oysa o duvar örülürken oradaydılar.
Kimi doğrudan alkış tuttu.
Kimi “ama eski Türkiye daha mı iyiydi?” diyerek her eleştiriyi etkisizleştirdi.
Kimi otoriterleşmeyi demokratik reform diye sundu.
Kimi yalnızca sustu.
Kimi de gücün yanında durmanın sağladığı görünürlükten, kariyer olanaklarından ve siyasal yakınlıktan vazgeçmek istemedi.
Çünkü Türkiye’de uzun süre demokrasi gerçekten evrensel bir ilke olarak değil, iktidarın yeniden dağıtılmasının aracı olarak savunuldu. Adalet herkes için istenmedi; daha çok belirli siyasal kümelerin önünü açacak bir araç gibi düşünüldü. Bu nedenle hukukun siyasallaşması ilk ortaya çıktığında birçok kişi bunu bir rejim sorunu olarak değil, tarihsel bir “denge değişimi” olarak yorumladı.
Oysa hukuk bir kez araçsallaştırıldığında artık kimsenin güvencesi kalmaz.
Tam da bu nedenle bugün CHP’ye yönelik yargısal müdahaleler karşısında şaşkınlık yaşayanların önemli bir kısmı, geçmişte benzer süreçleri farklı siyasal aktörler söz konusu olduğunda ya destekledi ya da önemsizleştirdi. Bugün “yargı siyaseti dizayn ediyor” diyenlerin bir kısmı, dün aynı mekanizmalar başka toplumsal kesimlere yöneldiğinde bunu “vesayetle hesaplaşma” olarak tanımlıyordu.
Türkiye toplumunun hafızası tam da bu yüzden ağırdır.
Çünkü bu ülke yalnızca baskıları değil, o baskıların nasıl meşrulaştırıldığını da hatırlıyor.
Ergenekon süreçlerini hatırlıyor.
Balyoz manşetlerini hatırlıyor.
Daha iddianameler bile tartışılmadan insanların suçlu ilan edildiği günleri hatırlıyor.
Sahte dijital deliller üzerine kurulan davalara rağmen medyanın önemli bölümünün bunu “demokratikleşme” olarak pazarlamasını hatırlıyor.
“Orduya kumpas mı olur?” diyerek hukuksuzluk iddialarını küçümseyen kibri hatırlıyor.
Yargının bağımsızlığı meselesinin yalnızca kendi siyasal çevresine dokununca önemsenmesini hatırlıyor.
Bu hafıza önemlidir. Çünkü otoriterleşme yalnızca devletin yukarıdan uyguladığı baskıyla ilerlemez; aynı zamanda toplumun belirli kesimlerinin rızasıyla, sessizliğiyle ve ideolojik desteğiyle derinleşir.
Burada özellikle liberal entelektüel çevrelerin tarihsel rolü anımsanmalı. 2000’li yılların önemli bölümünde Türkiye’deki birçok liberal yorumcu, devlet içindeki güç mücadelelerini gerçek bir demokratik dönüşüm olarak yorumladı. Oysa yaşanan şey büyük ölçüde devletin demokratikleşmesi değil, devlet aygıtı üzerindeki hâkimiyetin el değiştirmesiydi. Bürokratik vesayetin çözülmesi, yerine daha demokratik bir düzenin kurulacağı anlamına gelmiyordu. Fakat bu temel ayrım uzun süre bilinçli ya da bilinçsiz biçimde göz ardı edildi.
Çünkü o dönemde geniş bir kesim için temel mesele hukukun evrenselliği değil, eski iktidar blokunun geriletilmesiydi.
Böyle dönemlerde etik ilkeler kolayca araçsallaşır.
Adalet yalnızca “bizim mahalle” için talep edilir.
Özgürlük seçici hale gelir.
Hukuksuzluk siyasal fayda ürettiği sürece görmezden gelinir.
Ama araçsallaştırılmış adaletin ahlakı yoktur.
Sadece yönü vardır.
Ve yön değiştiğinde aynı mekanizma bu kez başka kesimlere yönelir.
Bugün yaşanan tam da budur.
CHP’ye ilişkin “mutlak butlan” tartışmaları ya da siyasal alanın yargısal yollarla yeniden dizayn edilme girişimleri aslında bir kopuş değil; uzun süredir büyüyen yapısal dönüşümün mantıklı sonucudur. Çünkü bir ülkede hukuk siyasal rakibi etkisizleştirmenin aracı haline getirildiğinde, o araç zamanla bütün toplumsal alanı belirlemeye başlar.
Bu nedenle bugün yaşanan krizi yalnızca güncel bir siyasal gerilim olarak okumak eksik olur. Mesele daha derindir. Türkiye uzun süredir geç kapitalizmin otoriterleşme biçimlerinden birini yaşıyor. Ekonomik eşitsizliklerin büyüdüğü, toplumsal güvencesizliğin arttığı, orta sınıfların çözülmeye başladığı, genç kuşakların geleceksizlik hissiyle yaşadığı bir dönemde siyasal iktidar giderek daha merkezi ve denetleyici bir yapıya dönüşüyor.
Böyle dönemlerde hukuk, demokratik denge mekanizması olmaktan çok yönetim tekniğine dönüşür.
Yargı yalnızca suç ve ceza ilişkisini düzenleyen kurum olmaktan çıkar; siyasal alanı biçimlendiren araçlardan biri haline gelir.
Geç faşizm dediğimiz şey tam da burada ortaya çıkar zaten.
Çünkü modern otoriter rejimler artık klasik diktatörlükler gibi yalnızca kaba zorla işlemez. Seçimleri tamamen kaldırmazlar. Parlamentoları bütünüyle kapatmazlar. Mahkemeleri tümüyle ortadan kaldırmazlar. Tam tersine, bütün bu kurumları koruyarak onların içeriğini boşaltırlar.
Hukuk vardır ama öngörülebilir değildir.
Seçim vardır ama eşit koşullarda değildir.
Parlamento vardır ama etkisizdir.
Basın vardır ama büyük ölçüde bağımlıdır.
Ve tam da bu nedenle otoriterleşme daha görünmez hale gelir.
Çünkü insanlar bir süre sonra “demek ki sistem hâlâ işliyor” diye düşünmeye devam ederler…
Oysa geç faşizmin en büyük başarısı, baskıyı olağanlık görüntüsü altında sürdürebilmesidir.
Bu süreçte medyanın rolü belirleyicidir. Çünkü modern otoriter rejimler yalnızca polis gücüyle değil, algı yönetimiyle de ayakta kalır. Hangi hukuksuzluğun görünür olacağına, hangisinin gündemden düşeceğine, hangi mağduriyetin meşru sayılacağına medya mekanizmaları büyük ölçüde karar verir.
Türkiye’de uzun yıllar boyunca medya yalnızca haber aktaran bir alan olmadı; aynı zamanda rejim dönüşümünün ideolojik taşıyıcısı oldu.
Bazı gazeteciler iktidarın dilini yeniden üretti.
Bazıları eleştirel mesafeyi kaybetti.
Bazıları ise doğrudan siyasal operasyonların medya ayağına dönüştü.
Bugün aynı isimlerin demokrasi adına kaygı duyması elbette önemlidir. Geç kalmış olsa da otoriterleşmenin fark edilmesi küçümsenemez. Ancak toplumun önemli bir kısmı bu dönüşümü yıllardır yaşadığı için, şimdi gelen uyarılar aynı inandırıcılığı taşımıyor.
Çünkü toplum bazen yanılmayı affeder.
Ama hafızasının küçümsenmesini affetmez.
Ve belki trajedinin en ağır yanı da burada ortaya çıkıyor:
Bugün söyledikleri birçok şey doğru olsa bile, seslerinde eski bir samimiyet bulunmuyor.
Çünkü insanlar şunu görüyor:
Demokrasi gerçekten elden giderken birçok kişi çoktan başka tarafa bakıyordu.
Kimi kariyerini koruyordu.
Kimi iktidara yakın durmanın sağladığı ayrıcalıklardan vazgeçmek istemiyordu.
Kimi ise “önce eski düzen tasfiye edilsin, sonrası konuşulur” diyordu.
Ama tarih bize şunu tekrar tekrar gösteriyor:
Hukuk bir kez siyasal sadakate göre işlemeye başladığında artık hiçbir toplumsal kesim bütünüyle güvende kalamaz.
Bugün yaşanan şaşkınlığın temel nedeni biraz da budur:
Bir zamanlar yalnızca rakipleri hedef aldığı düşünülen mekanizmanın artık bütün sistemi belirleyen kalıcı bir yapıya dönüşmesi.
Türkiye’nin hikâyesi bu yüzden yalnızca baskının hikâyesi değildir.
Aynı zamanda geç fark edilen hakikatlerin hikâyesidir.
Burada insanlar çoğu zaman yalnızca devlet şiddetiyle değil, büyük hayal kırıklıklarıyla yaşlanır.
Bir zamanlar “demokratikleşme” diye sunulan sürecin aslında devlet gücünün yeniden paylaşımı olduğunu geç fark etmenin ağırlığı dolaşıyor bugün toplumun üzerinde.
Ve belki bugün en acı gerçek gerçekten şudur:
Şimdi “demokrasi elden gidiyor” diye konuşanların önemli bir kısmı, demokrasi gerçekten elden giderken sustu.
Şimdi ülke, onların sustuğu yerden çöküyor.
- Önce Sustular, Şimdi Yas Tutuyorlar - 22 Mayıs 2026
- CHP’nin Kapısını Üyeler Açar, Mahkemeler Değil - 20 Mayıs 2026
- Amazon, Algoritmanın Kırbacı - 20 Mayıs 2026



















