Türkiye’de sosyal yardımlar, uzun yıllardır iktidarın en önemli sosyal politika araçlarından biri olarak sunuluyor. Her bütçe döneminde sosyal yardımlar için ayrılan kaynağın arttığı vurgulanıyor, milyonlarca vatandaşa ulaşıldığı açıklanıyor ve bu tablo “güçlü sosyal devlet” anlayışının bir göstergesi olarak kamuoyuna aktarılıyor. Ancak aynı veriler farklı bir bakış açısıyla incelendiğinde bambaşka bir tablo ortaya çıkıyor. Çalışma ekonomisi uzmanı Prof. Dr. Aziz Çelik’in Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın faaliyet raporları ile TÜİK verilerinden yararlanarak hazırladığı iki kapsamlı çalışma, Türkiye’de sosyal yardım sisteminin büyümesine rağmen yoksulluğun neden azalmadığını ve sosyal devlet tartışmasının neden yeniden ele alınması gerektiğini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.
Aziz Çelik’in ilk çalışması, 2015 ile 2025 yılları arasındaki on yıllık dönemi karşılaştırıyor. İlk bakışta sosyal yardımlara ayrılan bütçede çok büyük bir artış göze çarpıyor. Ancak Çelik, yalnızca bütçedeki nominal artışa bakmanın yanıltıcı olduğunu, sosyal yardım politikalarının gerçek etkisinin ekonomi içindeki pay ve yardım alan kişi sayısıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Tam da bu nedenle hazırladığı grafiğe “Sosyal Yardım İllüzyonu” başlığını veriyor. Çünkü rakamlar büyüyor görünse de bu büyüme, yoksulluğu azaltan bir sosyal devletin değil, giderek daha fazla insanın yardıma ihtiyaç duyduğu bir ekonomik düzenin göstergesi olarak okunuyor.
Çelik’in paylaştığı verilere göre, 2015 yılında sosyal yardımlardan yararlanan hane sayısı 3 milyon 17 bin 969 iken, 2025 yılına gelindiğinde bu sayı 3 milyon 991 bin 766’ya yükseldi. Başka bir ifadeyle sosyal yardımlardan yararlanan hane sayısı on yılda yüzde 32,2 oranında arttı. Normal koşullarda ekonomik büyüme, üretim artışı ve istihdamdaki iyileşmenin sosyal yardıma ihtiyaç duyan nüfusu azaltması beklenir. Ancak Türkiye’de tam tersi bir tablo ortaya çıkıyor. Ekonomi büyüdüğü iddia edilirken, sosyal yardımla yaşamını sürdürmek zorunda kalan hanelerin sayısı da sürekli artıyor. Bu durum, sosyal yardım sisteminin yoksulluğu azaltmak yerine büyüyen yoksulluğu yönetmeye çalışan bir mekanizmaya dönüştüğü yönündeki eleştirileri güçlendiriyor.
İktidarın en sık dile getirdiği argümanlardan biri ise sosyal yardımlara ayrılan bütçenin yıllar içinde katlanarak artmış olması. Gerçekten de rakamlara bakıldığında 2015 yılında merkezi yönetim ve belediyeler dahil tüm kamu tarafından sosyal yardımlar için ayrılan kaynak 25,83 milyar lira iken, 2025 yılında bu tutarın 587,1 milyar liraya ulaştığı görülüyor. Yüzeysel bir değerlendirmeyle bu artış, sosyal devletin güçlendiği yönünde yorumlanabilir. Ancak Aziz Çelik’in dikkat çektiği temel nokta, bütçenin yalnızca nominal büyüklüğü değil, ülke ekonomisi içindeki ağırlığıdır.
İşte tam da burada sosyal yardım sisteminin en dikkat çekici çelişkisi ortaya çıkıyor. 2015 yılında sosyal yardımların Gayrisafi Yurt İçi Hasıla içindeki payı yüzde 1,33 düzeyindeyken, 2025 yılında bu oran yüzde 0,94’e gerilemiş durumda. Bu, sosyal yardımlara ayrılan kaynağın ekonomi içindeki payının yaklaşık yüzde 29 oranında küçüldüğü anlamına geliyor. Başka bir ifadeyle Türkiye ekonomisi büyürken ve sosyal yardıma ihtiyaç duyan hane sayısı yaklaşık bir milyon artarken, sosyal yardımların milli gelirden aldığı pay küçülüyor. Çelik’in “yardım alanlar artıyor, kaynak azalıyor” ifadesi tam da bu çelişkiyi özetliyor.
Bu tablo, sosyal politika alanında uzun yıllardır dile getirilen önemli bir tartışmayı yeniden gündeme taşıyor. Çünkü sosyal devletin başarısı yalnızca kaç kişiye yardım yapıldığıyla değil, o yardıma ihtiyaç duyan insan sayısının azalmasıyla ölçülür. Eğer ekonomik büyümeye rağmen her yıl daha fazla insan sosyal yardım almak zorunda kalıyorsa, burada sorgulanması gereken sosyal yardım bütçesinin büyüklüğünden çok ekonomik modelin kendisidir. Gelir dağılımındaki bozulma, yüksek enflasyon, düşük ücret politikası, kayıt dışı çalışma, iş güvencesinin zayıflaması ve sosyal hakların daralması, milyonlarca insanı sosyal yardımlara bağımlı hale getirirken, yardım mekanizması da yapısal sorunları çözen değil, onların sonuçlarını yönetmeye çalışan bir araç niteliği kazanıyor.
Aziz Çelik’in ikinci çalışması ise sosyal yardımların kapsamından çok, yardım tutarlarındaki reel kayba dikkat çekiyor. 2026 yılının ikinci yarısı için açıklanan sosyal yardım artışlarının, aynı dönemde gerçekleşen altı aylık enflasyon oranının oldukça altında kaldığını gösteren çalışma, yardım alan vatandaşların satın alma gücünün korunamadığını ortaya koyuyor. Sosyal yardım kalemlerinin tamamına yaklaşık yüzde 13,52 oranında zam yapılırken, TÜİK tarafından açıklanan altı aylık enflasyon yüzde 17,76 olarak gerçekleşti. Böylece sosyal yardım ödemeleri enflasyon karşısında yaklaşık 4,24 puan geride kaldı.
Bu farkın günlük yaşam üzerindeki etkisi ise rakamlardan çok daha büyük. Koruyucu aile ödemesi 17 bin 632 liraya yükseltilirken, yalnızca enflasyon kadar artırılmış olsaydı 18 bin 290 lira olması gerekiyordu. Evde bakım yardımında yaklaşık 588 liralık, Sosyal ve Ekonomik Destek ödemesinde 412 liralık, yaşlı aylığında 271 liralık, engelli aylıklarında ise 216 ila 326 lira arasında değişen reel kayıplar oluştu. İlk bakışta birkaç yüz liralık farklar küçük gibi görünse de, geçimini büyük ölçüde bu yardımlarla sağlayan haneler açısından bu kayıplar temel ihtiyaçların karşılanması bakımından ciddi sonuçlar doğuruyor. Gıda fiyatlarının, kira giderlerinin ve enerji maliyetlerinin hızla arttığı bir dönemde sosyal yardım ödemelerinin enflasyonun altında artırılması, yardım alan kesimlerin yoksullaşmasını daha da derinleştiriyor.
Türkiye üzerine yapılan çok sayıda akademik çalışma da bu tabloyu destekleyen sonuçlar ortaya koyuyor. Sosyal politika alanında yapılan araştırmalarda son yıllarda sıkça kullanılan “yoksulluğun yönetimi” kavramı, devletlerin yoksulluğu ortadan kaldıracak yapısal politikalar üretmek yerine, sosyal yardımlar aracılığıyla yoksulluğun toplumsal etkilerini kontrol altında tutmaya çalıştığını ifade ediyor. Özellikle yüksek enflasyonun ücretleri aşındırdığı, güvenceli istihdamın daraldığı ve gelir dağılımının bozulduğu ekonomilerde sosyal yardımlar giderek kalıcı hale geliyor. Ancak bu durum, sosyal devletin güçlenmesi anlamına gelmiyor; tam tersine insanların kendi emek gelirleriyle yaşamlarını sürdüremediğinin göstergesi olarak değerlendiriliyor.
Uluslararası kuruluşların raporları da Türkiye’nin bu alandaki görünümünü destekliyor. OECD’nin gelir dağılımı göstergeleri Türkiye’nin eşitsizliğin en yüksek olduğu ülkeler arasında yer aldığını ortaya koyarken, Dünya Bankası ve Avrupa Birliği’nin sosyal içerme raporları yüksek enflasyonun özellikle düşük gelirli kesimleri daha ağır etkilediğine dikkat çekiyor. TÜİK’in yaşam koşulları araştırmaları da milyonlarca yurttaşın beklenmedik harcamaları karşılayamadığını, yeterli beslenemediğini ve temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığını gösteriyor. Bu veriler birlikte değerlendirildiğinde sosyal yardımlara olan ihtiyacın neden her geçen yıl arttığı daha net anlaşılıyor.
Sosyal devletin temel amacı, yurttaşların sürekli sosyal yardımlara bağımlı hale gelmesini sağlamak değil, onların insanca yaşayabilecekleri çalışma ve gelir koşullarını oluşturmaktır. Güvenceli istihdamın yaygınlaştırılması, ücretlerin yaşam maliyetine göre belirlenmesi, sendikal hakların güçlendirilmesi, kamusal eğitim ve sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi ile barınma hakkını güvence altına alacak politikalar, sosyal yardım ihtiyacını azaltacak kalıcı çözümler olarak öne çıkıyor. Bu alanlarda ilerleme sağlanmadığı sürece sosyal yardım bütçeleri büyüse bile yardım alan kişi sayısının azalmaması kaçınılmaz hale geliyor.
Prof. Dr. Aziz Çelik’in paylaştığı veriler tam da bu nedenle yalnızca sosyal yardım bütçelerine ilişkin teknik bir değerlendirme değil; Türkiye’nin sosyal politika anlayışına ilişkin kapsamlı bir uyarı niteliği taşıyor. Yardım alan hane sayısının sürekli artması, sosyal yardımların milli gelir içindeki payının gerilemesi ve yardım tutarlarının enflasyonun altında artırılması birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo, sosyal yardımların yoksulluğu ortadan kaldıran bir politika olmaktan çok, giderek derinleşen ekonomik sorunların etkisini hafifletmeye çalışan bir mekanizma haline geldiğini gösteriyor. Asıl tartışılması gereken soru ise değişmiyor: Türkiye daha fazla sosyal yardım dağıtan bir ülke mi olmak istiyor, yoksa yurttaşlarının sosyal yardıma ihtiyaç duymadan insanca yaşayabileceği bir ekonomik ve sosyal düzeni kurmayı mı hedefliyor? Aziz Çelik’in ortaya koyduğu veriler, bu sorunun artık ertelenemeyecek kadar önemli olduğunu açık biçimde gösteriyor.
- Sosyal Yardım Devleti mi, Yoksulluğun Yönetimi mi? - 11 Temmuz 2026
- Bir Yıllık İddianamesiz Tutukluluğa Mektup: “Bütün Gücünüzle Bekleyin” - 10 Temmuz 2026
- Ahmet Telli’nin Ardından: Şiir Sustu Sanılacak, Oysa Hafıza Konuşmaya Devam Edecek - 10 Temmuz 2026



















